Persisting in Sin
Dinimizin yasakladığı, yapılmamasını emrettiği hususlara ‘Haramlar’ denilmektedir. Dinimiz bu hususların yapılmasını yasaklarken bir defaya mahsus bir yasaklamadan bahsetmemektedir. Bu yasaklar hayatın her anında yapılmaması gereken İlahi düsturlardır. Bunları bir kere de olsa, birkaç kere de olsa yapmak haram olduğu gibi; bazılarını çok miktarda bazılarını az miktarda da olsa yapmak haramdır. Yani haram olan bir şeyin azı da çoğu da haramdır. [1] Bunun yanında bunları devamlı surette yapmamakta dinimizin bir emridir.
Dinimiz haram ve helallerin açık bir şekilde belli olduğunu ortaya koymuştur. “Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler de bellidir. Bu ikisinin arasında halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır. Şüpheli konulardan her kim sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise, git gide harama dalar. Tıpkı sürüsünü, başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu araziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın, girilmesi yasak bir arazisi vardır. Unutmayın ki, Allah'ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur; o et parçası bozulursa bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.” [2]
Bu şekilde haramlar ve helaller açıkça ortaya konulduktan sonra bunlara dikkat etmemizi dinimiz müminlerden istemektedir. Hadisi şeriften birinci olarak haramların belli olduğunu ve bunları yapmamamız gerektiğini; ikinci olarak, haramlar ile helaller arasında şüpheli diye ifade edilen hususlardan kaçınmamız gerektiğini öğrenmekteyiz. Çünkü bu şüpheli şeyler yapıldıkça zamanla insanda bağımlılık oluşturuyor ve git gide haramlara dalmasına sebep oluyor.
Bunlarda ısrar etmemek gerekmektedir. Israr edildiği takdirde haramlara ısrar edilmektedir. Bu ise yavaş yavaş kalbi öldürür. Sonra Hz. Ömer (r.a.)’in; ‘İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız’ ifadesinde işlenilen haramlara meşru kılıflar bulunur ve yaşanılan hayat savunulmaya başlanır. Haramda ısrar edildiği müddetçe şeytan ve nefis haramları tatlılaştırır, ısrar edilmesi için olmadık yollar, bahaneler ürettirir.
Günah işlemeye yönelmek, az işlese bile, ısrar etmek olur. Kasd etmek, niyet etmekle, irade etmekle ve karar vermekle olur. Karar verip bir kere yaparsa, ısrar olur. Hiç yapmazsa, devamlı yapmaya kastetmesi, karar vermesi ısrar olmaz. Devamlı yapmaya karar verip ve işleyip de pişman olur, terk ederse ısrar olmaz. Bir günde birçok kere yapıp, her birinden sonra tevbe etmek ısrar olmaz. Tevbe ederken günah işlediğine pişman olup üzülmek ve günahtan hemen vazgeçmek ve bir daha yapmamaya karar vermek şarttır. Bu üç şartı yerine getirmeden yalnızca dil ile söylemek, yalancılık olur. Küçük günahlara ısrar etmek büyük günah olur. Tevbe edince büyük günah da afv olur. Küçük günahı küçük ve önemsiz görmek de büyük günahtır. Küçük günahı işlediğini övünerek söylemek de büyük günahtır. Küçük günah işleyeni âlim ve salih sanmak da büyük günah olur. Küçük günah işleyince de Allah (c.c.)’tan bağış ve af dilemek ve azabından korkmak gerekir. İnsan Allah (c.c.)’tan utanmaz ve azap yapılacağını düşünmezse bu da büyük günah olur. [3]
Abdülkâdir Geylânî (k.s.) haram yemek ve onda ısrar etmekle ilgili olarak şunları nakletmektedir: ‘Ey oğul! Haram yemek ve haram yemekte ısrar etmek kalbini öldürür. Helâl yemek ise onu ihya eder. Lokma vardır nurlandırır. Lokma vardır onu karartır. Lokma vardır seni dünya ile meşgul olur hale getirir. Lokma vardır ahiretle meşgul eder. Lokma vardır sana dünyayı da âhireti de terk ettirir. Seni dünya ile âhiretin yaratanına rağbet ettirir.
Haram yemekte ısrar, seni sırf dünya ile iştigale sürükler ve sana günahları hoş gösterir. Mübah yiyecekler seni âhiret ile meşguliyete sevk eder ve sana taatleri sevdirir. Helâl yiyecekler ise senin kalbini Allah (c.c.)'a yaklaştırır. Bu yiyecekler, ancak marifetullah ile yani Allah (c.c.)'ı tanımakla bilinir. Marifetullah Hak'dan gelir, O'nun mahlûkatından gelmez. Allah Teâlâ’yı tanımalı. Yani Marifetullah Allah (c.c.)’ın ahkâmı ile amel edildikten sonra hâsıl olur. Allah (c.c.)'ın ahkâmını tasdik edip sıdk ile tatbik ettikten sonra hâsıl olur. Allah (c.c.)'ı tevhidden ve yalnız ona güvenip dayandıktan sonra hâsıl olur. Yaratılanların sevgisinden ve onlara dayanıp güvenmekten bütünüyle sıyrıldıktan sonra olur.’ [4] Haramlarda ısrar edildikçe günahlar hoş gelmeye başlar ve dünyanın malı, mülkü için haramlar su gibi işlenmeye başlanır.
Resûlullah Efendimizin bazı hadislerinde bu konu şöyle ifade edilmektedir: “Allah Teala haramdan oluşan veya haramla beslenen her bedene cenneti haram kılmıştır.” Haram mal yiyen ve tevbe etmeden yemekte ısrar edenlere cennet haram kılınmıştır. Mümin hata olarak, unutarak veya bilerek haram yese dahi (kesinlikle zorda kalmadıkça zaruri bir durum olmadıkça böyle yapmamalı) hemen tevbe etmeli ve bir daha yememekte sebat etmelidir. “İnsanlar üzerine bir zaman gelecektir ki, bir kimse helalden mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermeyerek alacak. Bir zaman gelecek ki insanlardan faiz yemeyen kalmayacak, faiz yemese dahi onun tozu toprağı ona isabet edecek.”
O zamanın, bu zaman olduğuna dair pek çok işaret bulunmaktadır. Satın alınan, tüketilen, ticaret malı olarak elden ele değiş-tokuş yapılan malların helal olup olmadığını, haram ise onu kullanmada ısrar etmemekte titiz davranılmalıdır. “Haram mal kazanıp da onunla sıla-i rahim veya tasadduk veya Allah uğrunda infak eden kimsenin, bütün bu yaptıklarını Allah Teala bir araya toplar ve kendisini ateşe atar. Helal kazanç uğrunda yorgun olarak akşamlayan kimse, günahları bağışlanmış olduğu halde, yatar, Allah kendisinden razı olduğu halde yatar, Allah kendisinden razı olduğu halde sabahlar.”
Haramlarda ısrar etmek insanı en alçak seviyeye düşürmektedir. En alçakta olanların durumu; cehennemin en alçağında en acı azaplara uğramaktır. “Allah'ın senin üzerine farz kıldığı şeyleri edâ et ki, insanların en çok ve en iyi ibâdet edenlerinden olasın. Allah'ın sana haram kıldığı şeylerden uzaklaş ki, insanların en yüksek takvâ sâhiplerinden olasın. Allah'ın senin için takdîr ettiği kısmetine, rızka razı ve kani' ol ki, insanların en zenginlerinden olasın.” [5]
Hadis-i şerîfte haramlardan uzaklaşmak, haramlarda ısrar etmemek emrediliyor. Demek haramlarda ısrar, haramları işlemek şöyle dursun, ona yaklaşmak bile câiz görülmüyor demektir.
Haram’da ısrar etmekten kurtuluş yolu, haramları terk etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisine yöneltilen ‘Hangi hicret daha üstündür?’ sorusuna da aynı cevabı verecekti: “En üstün hicret, Allah'ın sana haram kıldıklarını terk etmendir.”
Hadisimiz, hicretin asıl ve temel manasını dikkatlere sunmakta, başta şirk olmak üzere, Allah Teala'nın ‘kerih gördüğü’, ‘haram kıldığı’ ya da ‘nehyettiği’ şeyleri terk eden, yasaklardan uzak kalan, iyiye, güzele, en güzele yönelen herkesin gerçek bir hicreti yaşadığını vurgulamaktadır. İşte bu Peygamber tespiti, hicreti çağların cihadı haline getirmektedir.
Belki birçok Müslümana ‘haramları terk etmenin gerçek hicret olması’, tarihi hicret olayı karşısında biraz zor anlaşılır bir değerlendirme gibi gelebilir. Ama haramları terk etmenin, haramlarda ısrar etmemenin memleketi, çoluk-çocuğu, her şeyi terk etmek kadar zor olduğuna da herkesin hayatında şu veya bu bahanelerle ve fakat yoğun şekilde yaşayan haramlar şahittir. Günümüzde giderek artan ve ağırlığını hissettiren haramlar, onları terk edebilmenin gerçekten bir hicret, bunu yapabilen babayiğitlerin de gerçek ‘muhacir’ olduklarını göstermiyor mu? Özellikle kurumsallaşmış haramlardan uzak kalmak kaç Müslüman’a nasip olan bahtiyarlıktır?
Haramlardan uzak yaşayabilenlerin toplum tarafından algılanış şekli de, muhacirlerin, müşrikler tarafından değerlendirilmesine ne kadar benzemektedir?
Bu sebeple hadisimizdeki tespit, hakikatin ta kendisidir: “Gerçek muhacir, Allah'ın nehyettiklerini terk edebilendir.”
Günümüzde ticari hayat, ekonomik dolaşım genelde ikili ilişkiler şeklinde ve kapalı devrede seyretmekte, hukuki müeyyidelerin nüfuz alanı ise oldukça sınırlı tutulmaktadır. Bu durum karnı tok ama gözü aç olan kimseleri, haksız yollardan kazanç temin etmeye sevk etmektedir. Meşru kazanç, ancak helal ve haram ölçülerini bilip bu ölçüleri aşmamakla ve ölçülerde ısrar etmemekle elde edilebilir. Aksi halde kazancında dürüst ve duyarlı olmayan, başkalarının hakkını düzenbazca gasp eden, insanları hak ettikleri şeylerden yoksun bırakan zalim kişi ve kadroların, çağdaş soygunları sürüp gider.
Dini bildirimler, edinilen tecrübeler ve yaşanan gerçekler, hak ve adalet sınırını ihlal edip haram lokma ile beslenenlerin ibadet ve faaliyetlerinin faydasız, gayr-i meşru yollarla sağlanan kazanç ve kârının da bereketsiz olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Öyleyse meşru kazanç, huzurlu hayat ve temiz toplum için sağlam bir zeminin oluşturulması şarttır. Bunu da ancak ahlâki olgunluğa eren, hak ve haram yemekten sakınan, bunlarda ısrar etmeyen, kendine, çevresindekilere ve Yaratanına karşı sorumluluk duygusuna sahip olan dürüst insanlar gerçekleştirebilir. “O halde Allah'ın rızk olarak size bağışladığı meşru nimetlerden yararlanın ve iman ettiğiniz Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.” (6)
İmam-ı Rabbani buyurur:
Haramlardan kaçınmak iki türlüdür. Birinci kısmı, yalnız Allah Teala'nın hakkı olan, O'nun yasakladığı günahlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, insanların, mahlûkların hakları bulunan günahlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı daha mühimdir. Allah Teala hiç bir şeye muhtaç değildir ve çok merhametlidir. Kullar ise pek çok şeye muhtaç oldukları için cimridirler. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Üzerinde kul hakkı olan, insanların malına, ırzına dokunan ölmeden önce helalleşsin, ödesin? Zira ahiret günü, altının, malın bir değeri olmaz. O gün hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınacak, sevapları olmaz ise, hak sahibinin günahları buna yüklenecektir.” [7]
Haramlardan kaçınma gayretinde midemize inen bir lokma haram, bütün azalarımızı harekete geçirmeli ve ses alarm vermelidir. Bilirsiniz onları; şüpheli bulduğu yiyeceği midesinden çıkarmaya çalışır. Mide bulanır, kasılır, acır ve onu dışarıya atar. Çünkü kan olup damarlarda dolaşan haram lokma göze, hep ‘harama bak’ der. Haram besin ile dönen dil haram şeyler söyler ve alışkanlık haline gelirse hep haram yer. Bir gün gelir haram makinesinin bütün sigortaları atar. Çünkü bu titreşimi çekemez. Harama karışan kan, elimiz harama uzandığında yüksünmezse bundan, yanmaz makinenin ışığı. Doğru sözü tanıyamayan bir makine ile karşı karşıyayızdır artık. Zira ağızdan çıkan bütün sözler yalandır. Haramlar ve onlarda ısrar nefsi azdırır. Nefis azınca da insan azar. Azan insan da okuyamaz. Hem haram yiyenin karnı ekmeğe hiç doymaz. Yedikçe midesi işkembe gibi gerilir. Gerildikçe de kendisini aç hisseder. Hem harama esir olan bir daha kendisini kurtaramaz. Aç gözlü olur, çıkar. Ancak bir avuç toprak doyurur onun gözünü...
Sen asla harama yönelmeyeceksin.
[1] Mecelle-i Ahkâm-i Adliye, Ahmet Cevdet Paşa.
[2] Buhârî, Îmân 39, Büyû, 2; Müslim, Müsâkât, 107,
[3] İslâm Ahlâkı, M. Hadimi.
[4] Meclis-u Fethu'r-Rabbani, Abdulkadir Geylani, s. 144.
[5] Beyhakî.
[6] Nahl sûresi, 16/114.
[7] Mektubat-ı Rabbani, İmam Rabbani.