Optimism / Good Omen
TEFE’UL
‘Tefe’ul’, bir şeyi uğur saymak, bir olayı bir hayrın ve başarının başlangıcı görmektir. [1]
Bu güzel bir zan işi olduğundan iyidir. Bunun karşıtı ‘Teşe'üm ve Tatayyür’dür. Bu da bir şeyi uğursuz görmek, nefsin nefret duyduğu bir işi uğursuzluğa bir alâmet saymak demektir. Bir kuşun ötüşünü veya bir tarafa uçuşunu uğursuzluğa yormak gibi... Bu ise, kötü bir zan ve kuruntu eseri olduğundan caiz değildir.
Herhangi bir olaydan uğursuzluk hükmü çıkararak ümitsizliğe ve kuruntuya saplanmak doğru değildir. Bazı günlere ve zamanlara uğursuzluk yorumunda bulunmak da uygun değildir. İnsan hayırlı söz söylemeli, fena ve uğursuz sözlerden dilini korumalıdır.
Daha açık bir ifadeyle uğursuz saymak sûretiyle birbirini etkileme, tesir altında bırakma anlamlarına gelmektedir. Etkileme olumlu ve olumsuz olmak üzere iki çeşittir. Olumlu etkileme, etkilenen şahsın davranışlarında istenen yönde değişiklik meydana getirirken; olumsuz etkileme istenmeyen biçimde davranışların ortaya çımasına sebep olmaktadır. Başka bir ifadelendirmeyle, olumlu etkileme eğitim ve ıslah, olumsuz etkileme ise ifsattır.
Dinimizin bizlere vermiş olduğu görevlerden birisi de iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamaktır. Bu, Müslüman’a verilmiş olan olumlu etkileme görevidir. Ancak olumlu etkileme görevini hakkıyla yerine getirenler iki alemde de mutlu olabileceklerdir. Böylece iyilik yaygınlaştırılacak, kötülük azaltılacak ve toplumda önemli bir etkilenmişlik durumu ortaya çıkacaktır.
Müslüman’ın tebliğ görevini en iyi biçimde yerine getirebilmesi, onun etkileme sanatını mümkün olanın en yüksek derecesiyle kullanabilmesine bağlıdır. Bunun da iki boyutu vardır. Birincisi söz ikincisi davranış. Sözle etkileme konusunda yüce yaratıcımız bizlere gerekli yöntemi öğretmektedir. “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”
Sözlü etkileme meselesinde birbirinden farklı üç durum vardır. Her insanın etkilendiği alan ve yöntem farklıdır. Ayette belirtildiği üzere, kimisi için sözün etkili olması ancak içerisinde hikmeti barındırmasıyladır. Kimisi hikmeti anlayacak durumda değildir. Böyle bir anlayış seviyesinden olan insanlar için hikmetli sözün hiçbir etki değeri yoktur. Bunlar ancak hikmet seviyesinin altında kalmak üzere sade anlatım ve öğütten nasiplenebilecek insanlardır. Onlar için etkili söz bu niteliklere sahip olan sözdür. Bir grup daha vardır ki; onlar ne hikmet ehli ne de öğüt ehlidirler. Onlar için ne hikmetli söz ne de öğüt anlamlıdır. Bu karakterdeki insanlar için etkili olan, cedel, tartışma veya münazara içerikli sözlerdir. Bu yapıdaki insanları etkilemenin yolu da tartışmacı bir üslupla ama kırmadan, dökmeden, en güzel biçimi kullanarak yaklaşmaktır. “Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.” [2]
Allah Teâlâ Resûlünün sözlerinin güzel ve etkili olması için dikkatli davranmasını istemekte ve önceki ayette ayrıntılarıyla üzerinde durulan söz mevzuuna genel bir vurgu yapılmaktadır.
Fiilî alanda etkileme ise ancak örneklikle mümkün olabilecektir. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz insanları ve inananları etkileyen vazgeçilmez güzel ahlâk örneği olarak sünnetiyle asırlardır var olmaktadır ve var olmaya devam edecektir. “Andolsun, Allah'ın Resülünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” [3]
Davranış alanında etkilenilecek, örnek alınacak şahıs olarak, Yüce Rabbimiz bizlere sevgili peygamberini göstermektedir. Sevgisi, hoş görüsü, anlayışı, yumuşak huyluluğu, güler yüzlülüğü, kararlılığı, cesareti ve sabrıyla Hz Muhammed (s.a.v.) inananlar bakımından etkilenilecek, örnek alınacak en üstün insandır. Fakat mesele Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yaşayışının yeni nesillere doğru biçimde aktarılması, başarının ancak O’nu örnek almakla mümkün olacağının zihinlere işlenmesidir. Her insan kendine bir örnek arayışı içerisindedir. Bu arayış kimisini yanlış sonuçlara götürebilir, zarar ve ziyana götüren insan davranışları alınmaya çalışılabilir. İşte tam bu merhalede, örnek arayışı içerisinde olan insanlara en doğru örnek olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) sunulmalı, içerisinde bulunulan boşluktan en güzel sonuçla kurtulma imkanı sağlanmalıdır.
İfade edilen sunumun gerçekleştirilmesi bakımından muhtemel iki yöntem vardır. Birincisi, rahmet peygamberinin hayatının en güzel içerik ve üslupla anlatılması ikincisi de inananların O’nun yaşayış biçimini örnek alarak yaşamaları, onun istediği gibi hayatlarını sürdürmeleri ve bu şekilde çevreye Hz Muhammed (s.a.v.)’in ahlâkını yansıtmaları. Arayış içerisinde olanlar, peygamber ahlâkıyla ahlâklanmış insanları görünce kendilerini o yaşayış biçimine sevk etmekten alamayacaklar, onlar da peygamber ahlakıyla ahlaklanmak isteyeceklerdir.
İnsanlar zekânın ve dehânın değil; ahlâk ve fazîletin ardına düşerler, bu nitelikleri taşıyan insanları takip ederler. Ahlâk ve faziletin zirvesi Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğundan mutlak manada örnek alınmaya peşinden gidilmeye layık olan odur. Ancak insanlar günlük hayatın akışı içerisinde de bazı insanlardan etkilenirler veya bazılarını etkilerler. Bu etkileme ve etkilenme süreçlerinde birçok yöntem söz konusu olabilmektedir. Bunların başında ayette de ifadesi bulduğu üzere malla, maddi imkan artırımıyla etkileme yöntemi vardır.
“(Elçilerin sözcüsü) Süleyman'ın huzuruna gelince, Süleyman ona şöyle dedi: ‘Siz beni mal ile desteklemek (ve böylece etkilemek) mi istiyorsunuz? Oysa Allah'ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır. Fakat hediyenizle ancak siz sevinirsiniz.”
Saba melikesi, Hz Süleyman (a.s.) karşısında kendisini güvende hissetmek için ona bir kısım hediyeler göndermiş ve bu yolla etki değeri yakalamak istemişti. Fakat Hz Süleyman (a.s.) onlara iltifat etmedi, karşılık veya mükafat verici olarak Allah (c.c.)’a yöneldi.
Maddi imkanları kullanmak sûretiyle etkileme yöntemi her devirde kullanılmıştır ve halen de kullanılmaktadır. Kimi din mensupları, dinlerine yaygınlık kazandırabilmek için manevi boşluk içerisinde olan veya maddi yokluk yaşayan gençlere para verebilmekte, bu yöntemle mensuplarının sayısını artırmaya çalışmaktadırlar. Halbuki dinin özünde tüm çıkarlardan sıyrılarak gönülden bağlılığın olması esası vardır. Din gönüllere hitap eder ve insanlar ancak gönülden benimsemekle bir dine mensup olabilirler. Bu sebeple gönüllere talip olmayıp, insanların muhtaç oluşlarını fırsat bilerek maddi güçle bireyleri bir din dahilinde göstermeye çalışmak, samimi olarak dini gayelerle çalışılmadığını, bir art niyetin bulunduğunu göstermektedir. İslâm’da var olan müellefe-i kulûb (kalpleri İslâm’a ısındırılacaklar) uygulamasını burada yerini bulan yöntemle karıştırmamak gerekir. Müellefe-i kulûb uygulamasında, kalbinde İslâm’a karşı ülfet, muhabbet sevgi ve yakınlık besleyen insanların, içlerinde taşıdıklarını bu olumlu duyguların pekiştirilmesi gayesi vardır. Sonuçta talip olunan gönüllerdir, art niyetle, sömürgeci bir mantıkla, bu bölgelerdeki gidişata pençelerimizi atabilmemiz için bizden olan veya bizim gibi görünen insanlara ihtiyacımız var şeklinde düşünülerek hareket edilmemiş, ekonomik bakımdan zor durumda olan insanların bu durumlarından istifade edilme, bu hallerini istismar etme gayesi güdülmemiştir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken, ortaya çıkan sonuçlardır. Niyetleri ne olursa olsun, bazı din mensupları ülkemizde, şehit kanlarıyla sulanmış memleketimizde doğmuş, büyümüş en ileri derecede eğitim almış gençlerimizin kendi dinlerine yönelmelerine sebep olmaktadırlar. Bu durum bir daha göstermektedirki; Müslümanlar ekonomik baskılara boyun eğmemek, maddi yönden ileri seviyede olmak için helalinden kazanmanın yolunu aramalı, çalışmalı, memleketinin pırıl pırıl gençlerini art niyetleri misyoner ruhlu, sinsi insanlara kaptırmamalıdır.
Karşılıklı etkileşim anlamına gelen tefâul meselesinde toplu ibadetlerin etki alanları ve bu kapsamda taşıdıkları değer üzerinde de durmak gerekecektir. Dinimizde birçok toplumsal ibadet vardır. Bunların başında namazlarımız gelir. Vakit namazlarında ve özellikle de Cuma namazlarında bir araya gelen müminler bir bir dertlerini dinlemekte, kardeşliklerini pekiştirmektedirler. Bu vesileyle güçlü bir etkileşim ortamı oluşmakta, Müslümanlar birbirlerinden güç almaktadırlar. Hac ibadetinde de burada ifade edilen durumların daha geniş mahiyette ve dünya genelinde tezahürü söz konusu olmaktadır.
Toplumsal boyut taşıyan ibadetlerimizden birisi de oruçtur. Oruç etkileme gücü yüksek bir ibadettir. Bu yolla inananlar yiyecek bir dilim ekmeği olmayan kardeşlerinin durumlarını daha iyi anlarlar ve onlara yardım etmek için daha gayretli olurlar. Zekat aynı şekilde etkileme gücü yüksek bir ibadettir. Zekatını vererek bir fakirin hayatını devam ettirecek nitelikte bir iş yeri açmasına vesile olan inançlı insan bunu büyük mutluluğunu ve etkilenmişliğini yaşayacak, bu durumu gören diğer insanlar için ortaya çıkan manzara son derece etkileyici olacaktır. Aynı şekilde verilen zekatlarla eğitimini tamamlayan bir gencin etkilenmişlik durumunu, dine bakışını ve bunun topluma yansımasını dikkate alan bir insan da görecektir ki; karşılıklı etkileme süreçlerinin işleyişinde ibadetlerin inkar edilemez büyük bir yeri vardır.
Dolayısıyla ulaşılacak sonuç, etkileme etkilenme süreçlerinde manevi değerlerimizin, dinimize ait unsurların yoğunlaştırılması, diğer kültür ve inanış biçimlerine ilişkin etkenlerin bertaraf edilmesi gerekliliğidir. İnsan, dörtte üçü su olduğu için, nasıl ki; su girdiği kabın şeklini alıyorsa, insanda bu yapısının zorunlu sonucu olarak girdiği ortamın şeklini almakta, çevresindeki insanların tesirine girmektedir. Hal böyle olunca, dinimizin bizlere verdiği görevi, Allah (c.c.)’ın kelamını yayma vazifesini yapmış olduğumuzu iddia edebilmemiz için yapılması gereken, âlemdeki dinimize ilişkin işaretleri, izleri, ortamları mümkün oldukça çoğaltmak, dîni ortamlar çevreler oluşturmaktır. Su girdiği kabın şeklini aldığına göre, insan da girdiği dini ortamlarla dînin istediği şekli alacaktır.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Nîsâ sûresi, 4/63.
[3] Ahzâb sûresi, 33/21.