In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / Exemplary Figures / Omar Mukhtar
Exemplary Figures

Omar Mukhtar

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

BEDİUZZAMAN SAİD NURSÎ

Bediuzzaman Said Nursî, 1873’te Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı ‘Nurs’ köyünde dünyaya gelmiştir. Köyünün adına nisbetle Said Nursî denmiştir. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye’dir. Genç yaşta edindiği dinî ve pozitif bilimlerdeki derin bilgisi, devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan itibaren dikkati çeken keskin zekâsı, kuvvetli hafızası ve üstün kabiliyetleri dolayısıyla ‘Çağının eşsiz güzelliği’ anlamına gelen ‘Bediuzzaman’ sıfatıyla anılmaya başlanmıştır.

Bediuzzaman Said Nursî, Doğu’nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği ve ‘Medresetü’z-Zehra’ ismini verdiği bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907’de İstanbul’a gelmiştir. Derin bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.

Dönemin hükümeti, Said Nursî’nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul’daki ilim adamlarının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin O’na olan ilgisinden rahatsız olmuş, Bediuzzaman’ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye gönderilmesini sağlamıştır.

Said Nursî’nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve bu dönemde Bediuzzaman, meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatmak için İstanbul’da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu’daki aşiret reislerine Bediuzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, 1909’da çıkan 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat etmiştir.

Bediuzzaman eski Said devresinde Van’da Horhor Medresesinde bir yandan talebelerine ulum-i diniye ve imaniyeyi talim ederken, diğer taraftan onları cihada teşvik ederek maddî cihadın levazımatı olan harp sanatını da onlara talim etmiş ve harbe hazırlamıştır. Bediuzzaman, bu devrede kendisi ve talebeleri Ermenilerle savaşmışlardır. Bu konu ‘Tarihçe-i Hayat’ adlı eserinde şöyle ifade edilmektedir:

‘O eski zamanda, eski Said’in talebeleri üstadlarıyla şiddet-i alakaları, fedailik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedaileri çok faaliyette bulunmasıyla eski Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kışlası gibi silahlar, kitaplarla beraber bulunduğu vakit, bir asker feriki geldi, gördü dedi: ‘Bu medrese değil, kışladır.’ Bitlis hadisesi münasebetiyle evhama düştü, emretti: ‘Onun silahlarını alınız.’ Bizden ellerine geçen on beş mavzerimizi aldılar. Bir-iki ay sonra harb-i umumî patladı. Ben tüfeklerimi geri aldım. Her ne ise…

‘Bu haller münasebetiyle benden sordular ki: ‘Dehşetli fedaileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; siz Van’da Erek Dağı’na çıktığınız zaman, fedailer sizden çekinip dağılıyorlar, başka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?’

‘Ben de cevaben diyordum: ‘Madem fani dünya hayatı, küçücük ve menfi milliyetin muvakkat menfaati ve selameti için bu harika fedakârlığı yapan Ermeni fedaileri karşımızda görünürler. Elbette hayat-ı bakiyeye ve pek büyük İslâm milliyet-i kudsiyesinin müspet menfaatlerine çalışan ve ‘Ecel birdir’ itikad eden talebeler, o fedailerden geri kalmazlar. Lüzum olsa o kati ecelini ve zahiri birkaç sene mevhum ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selametine ve menfaatine tereddütsüz, müftehirane feda ederler.’ [80]

Yine Bediüzzaman 500 talebesiyle Rus Harbine katılmış, o gün Hıristiyan olan Ruslarla savaşmış ve o savaşta talebelerinin çoğunu şehid vermiş, kendisi de Rus’a esir düşmüştür. Bu konu ‘Tarihçe-i Hayat’ adlı eserde şöyle ifade edilmektedir:

‘Bediüzzaman Kafkas cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi. Van’ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van kalesinde şehid oluncaya kadar müdafaaya kati karar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Beyin ısrarıyla, Vatan kasabasına çekildi. Vali, kaymakam, ahali ve asker Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti. Molla Said, Van’dan kaçan ahalinin mal ve çoluk çocuklarının düşman eline geçmemesi için, otuz-kırk kadar kaçamamış asker ve bir kısım talebeleriyle o Kazaklara karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır. Hatta hücum eden Kazaklara dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzında çıkıyor; güya büyük bir imdat kuvveti gelmiş zannettirerek Kazakları oyalayıp ilerletmiyordu. Böylelikle, Vastan’ın Rus istilasından kurtulmasına sebep olmuştur.

O muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit, kıymetdar talebesi Molla Habib ile ‘İşaratü’l-İ’caz’ namındaki tefsirini telif ediyordu. Bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen de sipere girdikleri zaman, kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu. İşaratü’l-İcaz’ın büyük bir kısmı bu vaziyette telif edilmiştir.

O muharebede, yirmi talebe kadar kıymetli ve İşaratü’l-İcaz tefsirinin kâtibi olan Molla Habib, İran cephesinde kumandan Halil Paşa ile mühim bir muharebe vazifesini temin ettikten sonra Vastan’da şehid düşer.

Bir müddet sonra, Ruslar Van ve Muş tarafını istila edip, üç fırka ile Bitlis’e hücum ettiği sırada, Bitlis Valisi Memduh Bey ile Kel Ali, Bediüzzaman’a, ‘Elimizde bir tabur asker ve iki bin kadar gönüllünüz var; biz geri çekilmeye mecburuz’ dediler. Bediüzzaman onlara, ‘Etraftan kaçıp gelen ahalinin ve hem de Bitlis halkının malları, çoluk ve çocukları düşman eline düşecek. Biz mahvoluncaya kadar dört-beş gün mukavemete mecburuz’ demesi üzerine, onlar, ‘Muş’un sukut etmesi dolayısıyla otuz topumuzu askerler bu tarafa kaçırmaya çalışıyorlar. Eğer sen, o otuz topu gönüllülerinle ele geçirebilirsen, birkaç gün toplarla mukabele ederiz ve ahali de kurtulur’ dediler.

Bediüzzaman, ‘Öyleyse ben ya ölürüm veya o topları getiririm’ diyerek üç yüz gönüllünün başına geçti. Geceleyin, Nurşin tarafına, topların getirildiği cihete gitti. Topları takip eden bir alay Rus Kazağına, kendi muhbirleri, ‘Bitlis’i müdafaa eden gönüllü kumandanı üç bin adamla ve dağdaki meşhur Musa Bey bin kişiyle topları kurtarmaya geliyorlar’ diyerek pek ziyade mübalağa ile ihbar etmeleri üzerine, Kazak kumandanı korkmuş, ilerleyememişti. Bediüzzaman da, beraberindeki üç yüz gönüllüyü ele geçirdikleri toplara birer ikişer taksim edip Bitlis’e gönderir; kendisi ise ilerleyerek topları birer birer kurtarıp, en son topu da üç arkadaşıyla birlikte ele geçirir. Bu şekilde, otuz topun Bitlis’e gelmesini temin eder. O toplarla üç-dört gün asker ve gönüllüler düşmana mukabele edip, bütün ahali ve cihazat ve mallar kurtulur.

Bediüzzaman, o harpte gönüllü askerlere cesaret vermek için sipere girmeyerek avcı hattında dolaşırdı. Avcı hattında en ilerinde atını sağa sola koştururken, birden hatırına gelir ve ruhuna ilişir ki; ‘Şu anda şehid olsam, bu vaziyetim, yani en ileride göze çarpan şu halim, sakın mertebe-i şehadetin bir esası olan ihlasıma zarar vermesin, bir kendini pazarlama manası olmasın’ diyerek, birden atını döndürür ve arkadaşlarının yanına gelir.

Avcı hattında dolaşırken vücuduna dört gülle isabet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve gönüllülerin cesareti kırılmaması için sipere dahi girmemiştir. Hatta bunu işiten Vali Memduh Bey ve kumandan Kel Ali, Aman geri çekilsin!’ diye haber gönderdikleri zaman, demiş ki: ‘Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek!’ Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği halde, biri hançerini, diğeri tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar vermemiştir.

Geceleyin vali ve kumandan Kel Ali ve ahali kurtulduktan, gönüllüler ve askerler çekildikten sonra, bir kısım fedakâr talebeleriyle Bitlis’te kalan bir kısım biçareler için kendilerini feda etmek düşüncesiyle kaçmazlar. Sabahleyin düşmanın bir taburuyla müsademe ederler; arkadaşlarının çoğu şehid olur. Hatta yeğeni ve fedakâr bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehid düştükten sonra, düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek ilginç bir surette, su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralı, hem ayağı kırık bir halde, otuz üç saat su ve çamur içinde kalır. Tüfek ellerinde, o vaziyet-i müdhişe içinde, üst kattaki odada düşman askeri ve zabitleri bulunduğu halde, kemal-i istirahat-i kalple ve ahalinin kurtulmasının sevinciyle sürür içinde, beraberindeki arkadaşlarına teselli vererek der:‘Karşımıza ne vakit çoklukla düşman askerleri gelirse, o vakit silahlarımızı kullanacağız. Kendimizi ucuza satmayacağız, bir iki düşmana kursun atmayacağız.’

Latif bir inayet-i İlâhiyedir ki, otuz üç saat onlar Rus askerlerini gördükleri ve Ruslar da onları aradıkları halde bulamadılar. Bu esnada Bediüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedailere hitaben, ‘Arkadaşlar! Durmayınız. Sizlere hakkımı helal ettim; beni bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışınız’ demesi üzerine, fedakâr ve kahraman talebeler: ‘Sizi bu halde bırakıp gidemeyiz. Şehid olursak, yine hizmetinizde olsun’ deyip kalırlar. Sonra Ruslar esir edip, Van, Culfa, Tiflis, Kiloğrif, Kosturma’ya sevk ederler.

Ermeni fedaileri meşhurdur. Hatta, öyle rivayet ederler ki: ‘Fedailerin yüzleri, kızarmış kömür üstüne tutulup gözleri patlama derecesine gelse dahi yine sır vermezler.’ İşte Ruslar o zaman diyorlardı ki: ‘Bediüzzaman’ın gönüllüleri, Ermeni fedailerinin fevkindedir. Bunun içindir ki, bizim Kazaklarımızı imha etmekte fazla muvaffak olmuşlardır.’

Bediüzzaman’ı esirler kampına götürürler. Burada şu şekilde şayan-ı takdir bir hadise cereyan eder. Şöyle ki:

Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır, diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla der: ‘Beni herhalde tanımadılar?’ Bediüzzaman: ‘Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.’

Kumandan: ‘Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus çarına hakaret ediyorlar.’ Bediüzzaman, ‘Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem’ der.

Bunun üzerine Bediüzzaman Divan-ı Harbe verilir. Birkaç zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler. Fakat Bediüzzaman, ‘Bunların idam kararı, benim ebedi âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir’ deyip kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.

Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; vazife-i diniyesini ifadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman’dan özür dileyip, ‘O hareketinizin, mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz’ diyerek verilen idam hükmünü geri aldırır.

Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarında esarette kalır. Bütün hayatını, fisebilillah Kur’an’a, İslâmiyyet’e, Sünnet-i Seniye’nin ihyasına hasr ve vakfeden bu fedakâr-ı İslâm, buralarda da katiyyen boş durmaz. İçerisinde bulunduğu muhiti tenvir ve irşad için çalışır. Bu müddet içinde kendisiyle beraber esarette bulunan zabitlere dersler veriyordu. Bir gün, doksan zabit arkadaşına ders verdiği sırada, bir Rus kumandanı gelir, ‘Siyasi ders veriyor’ diye dersine mani olursa da, faaliyetinin dini, ilmi, ictimaî olduğunu öğrenince serbest bıraktırır.

Nihayet esaretten firar ile kurtulup Petersburg ve Varşova’ya gelmeye muvaffak olur. Bilahare, Viyana tarikiyle H. 1334 senesinde İstanbul’a gelir.’ [81]

İstanbul’da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan Bediuzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslâmiye (İslâm Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırarak parasız dağıtmaya başlamıştır. Said Nursî daha sonra İstanbul’un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini ortaya koyan ‘Hutuvat-ı Sitte’ (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep olmuştur.

İstanbul’da İngilizler desiseleriyle Şeyhul-İslâm’ı ve diğer bazı ulemayı lehlerine çevirmeğe çalışmalarına mukabil, Bediüzzaman ‘Hutuvat-ı Sitte’ adlı eseri ve İstanbul’daki faaliyeti ile; İngilizlerin âlem-i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihi düşmanlığını etrafa neşrederek Anadolu’daki Milli Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu hususta en büyük amillerden birisi olmuştu.

Bu hizmetine dair kendi ifadesinden bir parça:

‘Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrip ve İstanbul’u istila ettiği hengâmda; o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiye’den dini altı sual soruldu. Ben de o zaman Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyyenin azası idim. Bana dediler: ‘Bir cevap ver. Onlar altı suallerine, altı yüz kelime ile cevap istiyorlar.’ Ben dedim: ‘Altı yüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hatta bir kelime ile de değil; belki bir tükürük ile cevap veriyorum! Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lazım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!..’ demiştim.’ [82]

Gizli bir şer örgütü namına çalışan ve Sultan İkinci Abdulhamid’in tahttan indirilmesine sebep olan İstanbul Hahambaşısı Yahudi Karasso, Bediüzzaman Said Nursî’yi ziyaret ederek bu mücahid önderi kendi fikrine çevirmek ve kötü gayesine alet etmek istemiş. Ancak aşağıda nakledeceğimiz üzere, o zat-ı mücahid asla onun fikrine yanaşmamış, davasından taviz vermemiş ve Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Yahudi ve Hıristiyanları İslâm’a davet ettiği gibi, onu doğrudan doğruya İslâm’a davet etmiştir. Şöyle ki:

İstanbul Hahambaşısı Yahudi Karasso ile Bediüzzaman arasında Selanik’te cereyan eden bir konuşma sırasında, Karasso konuşmayı yarıda bırakarak dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına, ‘Eğer yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecek idi’ diyerek mağlubiyetini hayret ve telaşla izhar etmiştir. Karasso ki, Osmanlı imparatorluğunu parçalamak için sinsi ve tertipli bir şekilde çalışan gizli bir teşkilata mensup olup, ortada fevkalade bir rol oynuyordu. Karasso’nun Bediüzzaman’ı ziyaret etmekten maksadı, O’nu kendi fikrine çevirmek ve kötü gayesine alet etmek idi. Fakat, heyhat…” [83]

Şunu da unutmayalım ki; Üstad Bediüzzaman’ı yirmi sekiz sene hapis ve zindanlara mahkûm eden o gizli örgüt olduğu gibi; Üstad hazretlerinin vefatından sonra Risale-i Nur’u tahrifata uğratan ve fasid tevillerle tevil ettiren de yine o şerli örgüttür. Üstad Bediüzzaman o gizli örgütün bu faaliyetinden şöyle bahseder:

‘Otuz sene evvel Darü’l-Hikmet azası iken, bir gün arkadaşlarımızdan ve Darü’l-Hikmet azasından Seyyid Sa’deddin Paşa dedi ki: ‘Kati bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki, ‘Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız’ diye Sen’in idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et.’ Ben de, ‘Tevekkeltü alallah, ecel birdir, teğayyür etmez’ dedim.

İşte bu komite, otuz sene belki kırk seneden beri hem tevessü’ etti, hem benimle mücadelede her bir desiseyi istimal etti. İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi on dokuz defa oldu.) En son dehşetli planları, sabık dâhiliye vekilini ve Afyon’un sabık valisini, Emirdağı’nın sabık kaymakam vekilini aleyhime sevk etmeleriyle, resmi hükümetin nüfuzunu bütün şiddetiyle aleyhimde istimal etmeleridir. Benim gibi zaif, ihtiyar, merdümgiriz, fakir, garip, hizmete çok muhtaç bir biçareye o üç resmi memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki; bir memur bana selâm etse, haber aldıkları vakitte değiştirdikleri için, casusluktan başka hiçbir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm halde; inayet ve hıfz-ı İlâhi bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsalsiz bu işkence, bu tazyik, beni onlara dehalete mecbur etmedi.’ [84]

Bediuzzaman, Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri Anadolu’da kurulan Millet Meclisi’nin tasvibini kazanmış ve Ankara’ya davet edilmiştir. 1922’de Ankara’ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan Bediuzzaman, kendisine yapılan Şark Umumî Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.

Said Nursî 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde, isim benzerliğinden dolayı Van’da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak Burdur’a, oradan da Isparta’nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür. Bediuzzaman Risale-i Nur Külliyatı’nın büyük bir kısmını burada yazmıştır.

Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören bazı çevreler, 1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursî’nin Isparta’nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursî’nin oturduğu evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediuzzaman emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursî ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış, Bediuzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.

Bediuzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararla, Said Nursî’ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu’da mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.

Polis gözetimi altında mecburî ikamet için Kastamonu’ya getirilen Said Nursî, 1943’te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara’ya oradan da trenle Isparta’ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli’deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli’ye sevk edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediuzzaman, Risale-i Nur’un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944’te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said Nursî’nin Afyon’un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskâna tabi tutulmasını emretmiştir.

Bediuzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediuzzaman’ı etkisiz hale getiremeyen muhalifleri O’nu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.

Bu zulümler yaşanırken Bediuzzaman’ın talebeleri tarafından Risale-i Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kur’an tebliğinin geniş kitlelere yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.

1944’te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediuzzaman serbest bırakılmıştır. Ancak Risale-i Nurlar’ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948’de Said Nursî ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen Bediuzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.

Aralık 1948’de Said Nursî hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediuzzaman lehine bozulmuştur. Ancak Yargıtay’ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursî, Eylül 1949’da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara’dan gelen bir emirle bu sefer de Afyon’da mecburî iskâna tabi tutulmuş ve Emirdağ’a ancak Aralık ayında dönebilmiştir.

Bediuzzaman’a 1951’de Emirdağ’da, bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul’da, ‘Gençlik Rehberi’ adlı kitabı nedeniyle birer dava daha açılmıştır. İstanbul’da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek davayı sonuca bağlamıştır.

Ocak 1960’ta Ankara’ya girmesi polis tarafından engellenen Bediuzzaman buradan Isparta’ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki Said Nursî, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa’ya gitmiştir. Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursî’nin yerleştiği otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediuzzaman’ı Isparta’ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursî bu baskılar sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Yusuf Medresesi’nde Eğitim

Tarih boyunca birçok Müslüman, Allah yolunda yaptıkları faydalı çalışmaların, Allah (c.c.)’ın tek ilah olduğunu anlatmalarının karşılığında inkârcı kesimler, zalimler tarafından hapisle cezalandırılmıştır. Ama onların hapiste bulunmalarının nedeni bir suç işlemeleri, kötülük yapmaları, kanunlara karşı gelmeleri değildir. Müslümanların güzel ahlâkı insanlar arasında hâkim kılmasından ve dolayısıyla kendi kötülüklerinin ortaya çıkacağından, zulüm ve kötülüklerden elde ettikleri çıkar ve menfaatlerin yok olacağından korkanlar, Müslümanlara hep iftiralar atmışlar, halkı ve resmî makamları onlara karşı kışkırtmışlardır. Zamanla bunların niyetleri anlaşılmakla birlikte birçok insan zulüm altında bir ömür sürmektedir.

Benzer olaylar Bediuzzaman’ın hayatı boyunca da sık sık tekrarlanmıştır. Kendisi ve talebeleri iman hakikatlerini ve Kur’an ahlâkını anlatmak için samimi bir çaba yürüten, mevki ve makam hırsı olmayan, siyasetten özellikle uzak duran, imansızlık akımlarına karşı insanları Kur’an’ın sunduğu barış ve huzur ortamına davet eden, devletin bütünlüğüne ve milli ve manevi değerlerine zarar verenlere karşı mücadele eden kimseler olmalarına rağmen hep asılsız ve çirkin iftiralarla itham edilmişlerdir. Bunun sonucunda ise haklarında soruşturmalar başlatılmış ve yıllarca haksız yere hapiste tutulmuşlardır. Her defasında ise aklanmışlar ve hiçbir suçlarının olmadığı görülmüştür. Ancak bu esnada tutuldukları hapishaneler onlar için birer Yusuf Medresesi (Medrese-i Yusufiye) olmuş, manevî dereceleri, samimiyetleri, kararlılıkları, birbirlerine olan bağlılıkları, ihlâsları pekişmiş, güçlenmiştir.

Bediuzzaman’ın maruz kaldığı uygulamalar, kendisine atılan iftiralar Kur’an ayetlerinin birer tecellisidir. Hayatı kısaca gözden geçirildiğinde dahi Kur’an’da aktarılan ve geçmiş ümmetlerden salih müminlerin karşılaştıkları olayların çok benzerlerini yaşadığı ve bu olaylara karşı Kur’an’da haberleri verilen güzel ahlâklı müminler gibi davrandığı açıkça görülebilir. Bu nedenle Bediuzzaman’ın hayatına kısaca bakmak, bugüne örnek olması açısından da faydalı olacaktır.

Bediuzzaman’ın Yusuf Medresesi’ndeki Hayatı

Bediuzzaman’ın hayatının büyük bir bölümünün hapishanelerde, sürgünde, gözaltında geçmesi O’nun ve talebelerinin inançlarında ne kadar kararlı ve sabırlı olduklarını göstermiştir. Devletin ve milletin çıkarları için hizmet etmeye kendilerini adamış olmalarına rağmen, bazı çevrelerce hep devlete zarar vermeye çalışmakla suçlanmışlardır. Bu çevreler iftiraları ile daima devletin ve milletin yararını düşünen bu insanları, halkın gözünde zararlı insanlar olarak göstermeyi ve onları küçük düşürmeyi amaçlamışlardır. Örneğin, bu çevreler sahip oldukları yayın organları ve benzeri vasıtalarla, Said Nursî ve talebelerini gizli ve dine dayalı cemiyet kurmak, rejime karşı çıkmak ve Cumhuriyet’in temel ölçülerini yıkmaya davranmakla suçlamışlardır. Bunun üzerine tevkif edilerek Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmak üzere Said Nursî ile birlikte 120 Nur talebesi, o dönemin bazı yazarlarının anlattığına göre, ‘sanki ihtilal çıkarmışlar gibi kamyonlarla elleri kelepçeli olarak’ Eskişehir’e götürülmüşlerdir.

Bu arada belirtmekte fayda bulunmaktadır ki, tüm bu olaylar esnasında Türk polisi ve Türk askeri daima vicdanlı davranmış, Bediuzzaman’a ve Nur talebelerine karşı samimi ve anlayışlı bir tavır göstermişlerdir. Bazı dinsiz çevrelerin kışkırtmaları ve çıkardıkları infial nedeniyle onlar görevlerini yerine getirmek zorunda kalmışlar, ama hakkın yanında olduklarını ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Örneğin Bediuzzaman ve 120 talebesini Eskişehir’e götürmekle görevli askeri müfrezenin kumandanı kelepçelerini çözerek ibadetlerini rahatça yerine getirmeleri için onlara imkân tanımıştır.

İslâm mütefekkiri Necip Fazıl Kısakürek, ‘Son Devrin Din Mazlumları’ isimli kitabında Bediuzzaman’ın ve Nur talebelerinin gözaltına alınmaları ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir:

Baskında Bediuzzaman ve talebelerine ait her şey ele geçtiği halde, ortada itham kaynağı olabilecek hiçbir şey yoktur. Böyleyken kendisini beraat ettirmiyorlar da idamlık bir ithamın teselli mükâfatı halinde, 15 talebesiyle beraber hapse mahkûm kılıyorlar. 105 talebe de beraat kararı alıyor.’ [85]

Eskişehir Mahkemesi Bediuzzaman’a, Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetleri tefsir ettiği için 11 ay hapis cezası vermiştir. Eskişehir hapsi sırasında Bediuzzaman oldukça zor günler geçirmiştir. O’nu ayrı bir hücrede tecrit etmişler ve türlü zorluklar yaşatmışlardır. Bu hapis sırasında Bediuzzaman’a uygulanan muamelelerden bazı örnekler çeşitli kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:

120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan Said Nursî tam bir tecrid içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine çeşitli zulüm ve işkenceler yapılıyor. Talebelerinden Zübeyir Gündüzalp’in anlattığına göre 12 gün yemek verilmiyor.’ [86]

Zaten bize idam mahkûmu gözüyle bakıyorlardı. Hiçbir ziyaretçi bırakmıyorlardı. ‘Siz de idam olacaksınız bunlarla konuşursanız’ diyorlardı. Geceleri pislikten, tahtakurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi.

Eskişehir Hapishanesi’nden tahliye olan Bediuzzaman Kastamonu’da karakol karşısında bir evde oda hapsine alınmıştır. Bundan sekiz sene sonra gelen Denizli mahkemesi 20 ay hapis cezası vermiş, daha sonra Bediuzzaman Emirdağ’a mecburî ikamete yollanmıştır.

[80] Tarihçe-i Hayat, 578-579.

[81] Tarihçe-i Hayat, 102-110.

[82] Tarihçe-i Hayat, 129-130.

[83] Tarihçe-i Hayat, 56.

[84] Emirdağ Lahikası, 177-178.

[85] Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, s.23.

[86] Bilinmeyen Taraflarıyla Bediuzzaman Said Nursî, Necmettin Şahiner, s. 298.