Nobility / Generosity
Kerem; iyilik, bağış, üstünlük, şerefli ve cömert olmak demektir.
Müslümanlarda bulunması gereken en güzel huylardan biridir.
Kerâmet de aynı kökten gelmektedir.
Kerem, ikram, kerim, keramet, kiram, ekrem, mükerrem’ gibi kavramlar aynı kökten türemişlerdir ve aralarında anlam bağı vardır. İkram; birisine veya misafire bir şey vermek, iyilik etmek demektir. Allah (c.c.) Celal (yücelik) ve en geniş ‘ikram’ sahibidir.( Rahman sûresi, 55/27-78.)
‘Kerim’, değerli ve şerefli olmak, iyilik sever olmak, çok cömert anlamlarına gelir. Kur’an mü’minlere verilecek mükafatlara ‘kerim bir rızık’ (Nur sûresi, 26-34.) demektedir.
‘Ekrem’ en cömert, en şerefli ve yüce, en değerli demektir. Kur’an bu sıfatı bir ayette Allah (c.c.) hakkında kullanmaktadır. (Alak sûresi, 96/3.) İnsanlar Allah’ın kulları olmaları yönünden eşittirler. Bu açıdan birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. İnsanların en ekremi en üstünü ve en şereflisi Allah’a karşı sorumluluk bilincini en iyi duyandır, yani takva sahibi olandır. (Hucurât sûresi, 49/13. )
Peygamberimiz (s.a.v.) insanların en ekremi (en üstünü) kimdir? Sorusuna aynı cevabı vermiştir. (Buhari, Enbiya,s.Tefsiri 4/179.) ‘Mükerrem’ ise ikrama ve hürmete layık kişi manasındadır. Kuran’ı Kerimde kerem kelimesi geçmemekte ama diğer türevleri farklı yerlerde, benzer anlamlarda geçmektedir. Kerem, söz ve davranışla, maddi yardım ve ikramla insanlara iyi davranmayı ifade eden çok geniş kapsamlı bir ahlâk kuralıdır. Güzel huylardan sayılan, bağışlamak, iyi davranış, ihsan etmek, cömertlik yapmak, güler yüzlü olmak gibi davranışlar ‘Kerem’ sahibi olmak diye anlatılmıştır.
Kerem daha çok cömert olmak, şerefli ve asalet sahibi olmak, saygın kimse anlamlarında kullanılmıştır.
Kerim insan, cömert, iyi huylu, insanlar arasında şeref ve itibarı olan insan demektir. Bu anlamda Hz. Muhammed (s.a.v.) kerim-şerefli, değerli ve yüce’ bir elçidir. (Tekvir sûresi, 81/19.)
Kerim, aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. O, çok ikram sahibidir, cömerttir, insanlara bağışı ve affı bol olan demektir. (Neml sûresi, 27/40.)
Peygamberimiz ‘Mekarimu’l ahlâkı’, yani ahlakın en güzelini en keremlisini tamamlamak için gönderilmiştir. Onun hayatının her anında bu güzel ahlakın örneklerini görmekteyiz. Nitekim Mekke fethedildiği gün, Mekkelilere, ‘Size ne yapacağımı sanıyorsunuz?’ diye sorduğu zaman onlar, sen kerim kardeşsin, kerem sahibi bir dostsun (senin bize intikam duygusuyla davranmayacağını biliyoruz)’ diyerek buna tanıklık etmişlerdi.
Kur’an-ı kerim Hz. İbrahim’in kerem sıfatını övmektedir. Çünkü O çok ikram eden, şerefli bir insandı. (Zariyyat sûresi, 51/24-27)
Müslümanlar ‘mükremûn’durlar, yani kendilerine çok cömert davranılan, bol bol ikram edilen, Cennetlerde ağırlanan, değer şerefli kimselerdir. (Saffat sûresi, 37/42.)
Kur’an, ‘Kerim’ bir kitaptır, çünkü Onun şerefi yücedir, kıymetlidir, mü’minlere bağışı çoktur.(Vakıa Sûresi, 56/77.)
Kerem sahibi olmak, müslümanların en inemli özelliklerindendir. Onların peşinden gittikleri Hz Muhammed (s.a.v.), insanların en keremi idi. O, Rasûlü ekrem- en keremli Peygamber- idi.
Peygamberimiz buyurmuştur ki: “Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa konuğuna ikram etsin; kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa akrabasını ziyaret etsin; kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa hayır söylesin veya sussun.” (Buhari ve Müslim.)
Peygamberimizin misafiri hiç eksik olmazdı. Uzaktan yakından pek çok misafiri gelirdi. Bazı devlet ve kabilelerden özel ve resmi heyetler gelir, günlerce kalırlardı. Peygamberimiz bu misafirlerle bizzat ilgilenir, ağırlar ve onların hizmetlerini görürdü.
Habeşistan’dan gelen heyete bizzat Peygamberimiz hizmet etti. Sahabîler, “Siz bırakın, yâ Resûlallah, hizmeti biz görürüz” dediler.
Peygamberimiz, “Onlar daha önce bizim arkadaşlarımıza ikram etmişlerdi. Şimdi ben de bu hizmetlerinin karşılığını vermekten zevk duyuyorum” buyurdu.
Taif’ten gelen Sakif heyetini, mescitte misafir etti, ağırladı. Yine hizmetlerini kendisi gördü. Daha sonra onlar hep beraber Müslüman olarak yurtlarına döndüler.
Peygamberimizin kendi evi misafir ağırlamaya uygun olmadığı zamanlar, Ensardan Remle ile Ümmü Şerik’in evi misafirhane olarak kullanılıyordu. Bu kadınlar iyiliksever, cömert kimselerdi. Bazen gelen misafirler o kadar çok olurdu ki, hizmetlerini rahatça görmek için böyle misafir evlerine taksim edilirdi.
Peygamberimiz misafir konusunda din ayrımı yapmazdı. Herkese aynı yakınlık ve iyiliği yapar, aynı nezaket ve anlayışı gösterirdi.
Ebû Basra Peygamberimizin bu yönünü şöyle anlatır: “Ben Müslüman değildim. Resûlullaha misafir oldum. Geceleyin kalktım, bütün keçileri sağdım, sütlerini içtim. Böylece Resûlullahı ve ailesini aç bıraktım. Fakat Resûl-i Ekrem bana hiçbir şey demedi.”
Yine Ebû Hüreyre’nin anlattığına göre, bir gün Peygamberimize bir müşrik misafir oldu. Peygamberimiz süt ikram etti, içti. Bir daha ikram etti, onu da içti. Resûllullahın bu ikramı karşısında duygulanan bu müşrik sabahleyin Müslüman oldu.
Fakat Peygamberimizin devamlı misafirleri, mescidin yan tarafında ikamet eden, evi barkı, çoluk çocuğu olmayan fakir Sahabîlerin oluşturduğu Suffe Ashabı idi. Peygamberimiz onları kendi aile fertleri gibi görürdü. Onların eğitim ve öğretimlerini üzerine aldığı gibi, geçimlerini de kendisi karşılardı.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in ancak dört kişinin taşıyabileceği büyüklükte biz kazanı vardı. Öğle vakti olunca bu kazan getirilir, yemek yapılır, Suffe Ashabı onun etrafına dizilir, Peygamberimizle birlikte ondan yerlerdi. Bazen o kadar kalabalık olurdu ki, Peygamberimiz oturmaya yer bulamaz, çömelirdi.
Peygamberimiz bazen Suffe Ashabını kendi evinde de ağırlardı. Bunların sayıları, yüz ile dört yüz arasında değişirdi.
Bir gün Suffe’de bulunan Sahabîleri Hz. Âişe’nin evine götürdü. Hz. Âişe (r.a.) validemize evde ne varsa getirmesini söyledi. Yemek yenildikten sonra, varsa bir miktar daha getirmesini söyledi. Hurma ve süt geldi. Onları da yediler. Böylece Peygamberimiz onları bizzat kendisi ağırladı.
Peygamberimizin arkadaşları (sahabiler) ve onları örnek alan atalarımız, misafirlerini candan aziz bilmişler, misafire ikram etmeyi en sevimli bir meziyet saymışlar ve bir karşılık için değil, bunu sırf Allah rızası için yapmışlardır.
Ebu Hureyre’nin anlattığına göre, Allah’ın elçisine bir adam geldi, darda kaldığını söyledi. Allah’ın elçisi: “Bunu gece kim misafir eder?” diye sordu. Sahabi’den biri: “Ben ederim, Ya Resûlallah” dedi. Ardından adamı alıp evine götürdü. Evinde ancak bir kişiye yetecek kadar yemek vardı. Hanımına gizlice çocukları oyalayıp yatırmasını, konuk sofraya oturunca lambayı söndürmesini, konuk yemek yerken kendilerinin de yermiş gibi davranmasını söyledi. Böyle yaptılar, konuk yemeğini yedi, kendileri ve çocukları aç kaldılar. Sabah olunca Allah’ın elçisi o arkadaşlarına:
“Allah sizin, konuğunuza yaptığınız ikramı çok beğendi.” buyurdu.
Ev sahibinin konuğa ikramı nasıl iyi ahlâk gereği ise konuğun da ev sahibini rahatsız etmemesi, misafirliği üç günden fazla uzatmaması, umduğunu değil bulduğunu yemesi ve ev sahibinin gizli yönlerini araştırmaması da iyi ahlâk gereğidir. Peygamberimiz, üç gün misafiri ağırlamanın ev sahibi için bir görev olduğunu, bundan fazlasının ise bir sadaka olacağını buyurmuştur.