In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / Exemplary Figures / Necip Fazil Kisakurek
Exemplary Figures

Necip Fazil Kisakurek

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

NECİP FAZIL KISAKÜREK

26 Mayıs 1904’te İstanbul’da doğdu. Kayıtlı bir şecereyle, Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dülkadiroğullarına bağlı ‘Kısakürekler’ soyuna mensuptur.

Necip Fazıl, ilk dinî talim ve terbiyesini, Mehmet Hilmi Efendi’den aldı. Okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarında O’ndan öğrendi. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden ‘yakıcı bir hayal kuvveti, marazî bir hassasiyet, dehşetli bir korku’ seklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, büyükbabasına ait Çemberlitaş’taki konak’ta geçirdi.

Bahriye Mektebi’ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere’de Emin Efendi’nin mahalle mektebinden başlayarak çeşitli okullara devam etti. İlk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi’nde bitirdi.

1916’da, ‘Ne oldumsa bu mektepte oldum’ dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği ‘Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne’ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle O’na, kendisini gösteren bir ayna, parlak bir zemin oldu. İlk metafizik arayıcılıkları ve zabitlerin bile benimsedikleri ‘Şair’ lakabı ile ilk aruz talimleri orada başladı.

17 yaşında, o günkü adiyle ‘İstanbul Darül-Fünûn-u Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girdi.

O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat âlemini, Ziya Gökalp’in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı ‘Yeni Mecmua’, ‘Dergâh’, ‘Anadolu Mecmuası’, ‘Milli Mecmua’ ve ‘Hayat Mecmuası’ teşkil etmekteydi. Bu âlem içinde ilk şiirlerini ‘Yeni Mecmua’da yayınladı.

Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra, 20 yaşında, Maarif Vekâletinin Avrupa’ya tahsile gönderilecek ilk talebe grubu için açtığı imtihandaki başarısıyla üniversitedeki sömestrlerini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris’e gönderildi. Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümüne girdi. Paris hayatı, kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefs cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizdi.

1928-29 Senelerinde ‘Bab-ı Âlî’ adlı otobiyografik eserini yazdı.

Henüz 24 yasındayken, ‘Kaldırımlar’ isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü 1928 yılı, O’nun şiir kabiliyetinin herkesçe beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak oldu. Bütün eser mevcudu 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken, hakkında yazılıp çizilenler bunu kat kat geçmişti.

Askerliği bittikten sonra Ankara’ya döndü. Üçüncü şiir kitabı ‘Ben ve Ötesi’nin çıkışından sonra artık şöhretinin zirvesindeydi.

1934’de nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaz içindeki evine dönmek için bindiği ‘Şirket-i Hayriye’ vapurunda karşısına oturan ve gözlerini O’ndan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremeyeceği Hızır tavırlı bir adam, O’na, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin adresini verdi.

Sıcak bir ilkbahar günü, Eyüp sırtlarına çıktı. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kaldı ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat’ın eteklerine yapıştı.

Hikâyesi ‘O ve Ben’de yer alan, korkunç bir fikir buhranına, büyük ruh ıstırabına çattığı 34 yılı, bu yüzüyle ise, hayatının en sıkıntılı senesi oldu.

Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevî tesiriyle açılan kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri ‘Tohum’u yazdı.

1936’da çıkardığı ve 16 sayı sürdürdüğü ‘Ağaç’ mecmuası, dönemin önde gelen kültürlü kesimini çatısı altında topladı.

Uzun süredir üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı ‘Bir Adam Yaratmak’ piyesini Zonguldak’ta bitirdi. Eser ilk defa 1937-38 kışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda temsil edildi ve büyük bir alaka gördü. 1938 senesinin başlarında Ulus Gazetesi yeni bir Milli Marş için yarışma açtı. Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi umumileştirmekten yani ‘müsabaka’dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü üzerine benimsedi ve sonunda ‘Büyük Doğu Marşı’ olarak kalan şiiri yazdı.

Zamanın Maarif Vekili tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına Hoca olarak tayin edildi. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondüktörlüğe döndüğünü ileri sürerek bakanlıktan İstanbul’da bir görev istedi. Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari kısmına atandı.

1939’da, ileride başköşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yasadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile) verdi.

1941 senesinde, ‘Babanzâde’lerden, Recai Bey’in kızı, Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlendi. Bu evliliğinden beş çocuğu oldu.

1942 Kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum’a askere gönderildi. Askerken yazdığı siyasî bir yazı sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis cezasını Sultanahmet cezaevinde tattı.

1943 Yılı, sanatkârın fildişi kulesinden meydana indiği ve hedefin tam olarak belirdiği yıldır. İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kapladı ki, artık bir işte çalışamaz oldu ve mücadelesini bir ömür boyu hükümetiyle, partisiyle, basınıyla, hocasıyla, gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği ‘Büyük Doğu Mecmuası’nın ilk sayısını çıkardı.

Sonraki dönemlerine bir hazırlık kademesi olan derginin bu ilk devresi, 30’uncu sayıda “Allaha itaat etmeyene itaat edilmez” Mealindeki bir Hadis-i şerif yazıldığı için, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasıyla 1944 Mayıs ayında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.

Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocalığından hemen kovuldu ve ikinci askerliğine ikinci defa sevk edilerek Eğridir’e sürüldü.

Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945’ten başlayarak 5 Haziran 1978’e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve aralıklarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren ‘Büyük Doğu’yu cilt cilt eser faaliyetinin yani sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzladı; çalışmalarıyla büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurdu.

2 Kasım 1945’de ‘Büyük Doğu’ yeniden çıkmaya başlayınca, onu, birdenbire; ‘eski İktisat Vekili Fuat Sirmen’e nesir yoluyla hakaret, Dini tezyif, memleket dâhilinde teşekkül etmiş iktisadî, hukukî, siyasî, idarî rejimleri devirmek yolunda propaganda’ gibi birçok adlî takibat ve muhakemeyle yüz yüze bıraktı.

1946 senesinin sonlarına doğru, 13 Aralık tarihli sayısında; kapak yaptığı soyut bir kulak resminin altındaki ‘Başımızda kulak istiyoruz!’ yazısı İnönü’nün kulaklarının duymuyor olması hakikatiyle birleşince Sıkıyönetim tarafından tekrar kapatıldı.

Birkaç gün sonra Ankara’ya çağırıldı. Sadece ‘biraz ölçülü’ davranması ve fazla aleyhte yazmaması karşılığı 100.000 lira teklifi, kabul etmediği takdirde ise açık açık zindana atılma tehdidiyle karşılaştı.

O günler için bir servet demek olan bu para destesi ‘söz’ olmaktan çıkmış, üstündeki ‘TCMB’ bandajıyla birlikte önündeki masaya bırakılmıştı.

Çok geçmeden; kapatılan dergide tefrika edilmeye başlamış olan ‘Sır’ isimli piyesinden dolayı ‘Milleti kanlı ihtilale teşvik’ suçlamasıyla mahkemeye çıkarıldı.

Üstad artık büyük mücadele yolundaydı. 1947 Baharında ‘Büyük Doğu’yu yeniden ve üçüncü defa çıkardı. Birkaç ay sonra ‘Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdat’ başlıklı Rıza Tevfik’e ait bir şiirin yayınlanması sebebiyle ‘Büyük Doğu’ mahkeme kararıyla tekrar kapatılırken kendisi de tutuklanarak hapse atıldı. ‘Türklüğe Hakaret’ten yargılandı, 1 ay 3 gün tutuklu kaldı ve sonunda beraat etti.

1947 Yılı içinde; bütün bunlar olup biterken ve arada bir sürü tutuksuz muhakeme, üzerine saçma taneleri halinde gelirken, ‘Sabır Taşı’ piyesiyle ‘C.H.P. Sanat Mükâfatı’nı kazandı. Ancak jürinin verdiği karar Parti Genel İdare Kurulu tarafından iptal edildi.

Yine aynı yıl, Büyük Doğu’nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisi ‘Borazan’ı çıkardı. 1948’de, Temyiz Mahkemesi, hakkındaki ilk ve meşhur beraat kararını, dünya adalet tarihinde görülmemiş tertiplerle bozdu. Bütün bir yıl geçimini, evinde ne varsa son iskemleye kadar satarak temin etti.

1949 Senesini; hanımı, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle beraber küçük bir otel odasında karşıladı. Ağır Ceza Mahkemesi hakkında verdiği beraat kararında ısrar ederken, ‘Büyük Doğu’ da sürekli kapanıp açılarak; fakat her defasında kaldığı yerden yoluna devam ediyordu.

Bu yılın Ramazan ayında ‘Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu. Şubat 1950’de Cemiyetin bir numaralı şubesi ‘Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti’ açılır açılmaz Halk Partisinin duyduğu dehşet son haddine vardı. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul’a dönüsünde bir yazı bahanesiyle tutuklandı, Türklüğe hakaret davasında verilmiş beraat kararı Temyize ‘tekrar ve topyekûn’ bozdurulur bozdurulmaz da hapse atıldı.

500 Yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl’ın hayatındaki, ‘Türklüğe Hakaret Davası’nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye layık görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç geçitlerden geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir.

1949 Yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının ve bu takip ve gözetimin bir neticesi halinde çok geçmeden başına ‘Kumarhane Baskını’ diye akseden siyasi komplo tertiplendi. Bu komplo üzerine Büyük Doğu’nun derhal toplatılan meşhur 54. sayısını çıkardı. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine atıldı. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti’ni tasfiye etti.

1952’de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarının Malatya’da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasıyla büyütüldü, genişledi ve nihayet O’nu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çekti.

11 Aralık 1952’de, bu hadise üzerine yayınladığı, ‘Müdafaalarım’ adlı eserinde yer alan ‘Maskenizi Yırtıyorum’ isimli ünlü broşürle, 1943’ten beri başına gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yaptı.

12 Aralık 1952’de, yani Malatya hâdisesinden hemen sonra, daha önceki bir mahkûmiyetin infazı bahanesiyle atıldığı hapisten ‘taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek’ isnatlarıyla yargılandıktan sonra, 16 Aralık 1953’te Malatya Davasındaki suçsuzluğu anlaşılmış olarak çıktı.

1951, 1952 ve 1956’da Büyük Doğu’yu günlük gazete olarak çıkardı. Büyük Doğu’nun tesiri o kadar büyük oluyordu ki, 1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden çeşitli nüshalar alarak; ‘İşte Menderes, bu yobazlık abidesine yardım eden adamdır. O’nu ve partisini seçmeyin!’ diye propaganda yaptı. 1957’de de 8 ay 4 gün hapis yattı.

Büyük Doğu’ların kapsamlı ve etkili hücum devresi 1959’da, aleyhine o kadar dava açılmıştı ki, bu davaların yarısı mahkûmiyetle neticelense 101 sene hapis yatması gerekecekti.

Mahkûmiyet kararlarının hızla kesinleşmeye başladığı ve Başbakan’ın emriyle Niğde Cezaevinde kendisine tek kişilik konforlu bir hücre hazırlandığı sırada 27 Mayıs 1960 askerî ihtilali oldu. İhtilalin ilk radyo duyurularından birinde, zaten çıkmayan Büyük Doğu’nun kapatıldığı ilan edildi.

6 Haziran günü gece yarısı evinden alındı. 4,5 Ay müddetle Balmumcu garnizonunda ‘gerekçesiz’ tutulduktan ve yüzbaşılara varıncaya dek en ağır hakaretlere maruz bırakıldıktan sonra, Genel Affa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhinde istisna tutulduğu için, ‘toplu tahliye’ sebebiyle bayram yerine dönmüş Garnizon kapısına yanaşan; katilleri, ırz düşmanlarını taşımaya mahsus camsız, kırmızı renkte bir cezaevi arabasıyla Toptaşı Hapishanesine nakledildi. 15 Ekim 1960’de başlayan bu hapis dönemi de 1,5 yıl sürdü.

18 Aralık 1961’de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını gördü; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek yahut her şeye topyekûn el uzatmak... Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de salıverildiği günlerden farklı değildi.

1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan ‘konferans çığırı’ üzerinde evvela Salihli, İzmir; bir müddet sonra Erzurum, Van; daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’ta konferanslar verdi.

1964’te Büyük Doğu’nun 11’inci devresini açtı. Adnan Menderes’in aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin 1’inci sayısında neşrettiği ‘Zeybeğin Ölümü’ şiirinden dolayı takibata uğradı.

1965’te ‘b.d. Fikir Kulübü’nü kurdu. Mart ayından başlayarak sırasıyla Adıyaman, Maraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale ve Eskişehir’de konferanslar serisini sürdürürken, günlük çerçevelerine ve bazı eserlerinin tefrikasına da bir gazetede devam etti.

‘b.d. Fikir Kulübü’ adına Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde verdiği bir konferans üzerine açılan davada, ‘Din esasına bağlı cemiyet kurmak’ iddiasıyla yargılandı.

Büyük Doğu’ların 1965 ve 1967 devrelerinde birçok defa ‘Hükümetin Manevi Şahsiyetini Tahkir’ suçlamasıyla takibata uğradı. Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti ve Milli Birlik Komitesi dönemlerinin ardından, Adalet Partisi iktidarında da takip konusu olmaktan kurtulamadı.

27.12.1967 tarihli Büyük Doğu Dergisinde dönemin Başbakanı’nın (Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınladı.

‘İdeolocya Örgüsü’ isimli eseri, ‘Mümin/Kâfir’ diyalogları ve siyasî içerikli yazıları sebebiyle devamlı olarak suçlandı, sorgulandı, yargılandı. Büyük Doğu gazetesinin nüshaları bugün birçok okurunun evinde ciltlenmiş olarak muhafaza edilmektedir.

1968’de ‘Vahidüddin’ adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskısını yaptıktan sonra takibata uğradı ve kitap toplatıldı. Eserde suç unsuru bulunmadığına dair bilirkişi raporu doğrultusunda Mahkeme, beraat kararı verdi.

‘Vahidüddin’ eseri 2’nci baskısında hiçbir takibata uğramayıp ‘zaman aşımı’na gireceği halde, 1976’daki 3’üncü baskısından sonra tekrar takibata uğrayacak ve en aşırı fikir düşmanlarının imzasını taşıyan bütün bilirkişi raporlarına rağmen hukuk anlayışı bakımından tarihte eşi az görülmüş bir mantık üzerine oturtulmuş 25 sahifelik bir kararla 1,5 yıl mahkûmiyetine sebep olacaktı.

1969 yılı içinde Erzincan, Antalya ve Alanya’da konferanslar verdi.

Çeşitli tarihlerde muhtelif gazetelerde, başmakalelerine, fıkralarına ve bazı eserlerinin tefrikasına devam etti; tam sahife Ramazan yazıları kaleme aldı.

Fas’tan, evine kadar gelen, ömrünün kalan kısmını bütün aile fertleriyle birlikte Fas’ta geçirmesi, yani bundan böyle Fas’ta yaşaması teklifini; gözlerini pencereden dışarıya, alakasız bir noktaya dikerek, küçük, çok küçük göz tikleri içinde sabırla dinledi. İlgisiz bir mevzu açarak cevap verdi.

1983 yılında vefat etti.