In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Misguidance
Bad Character

Misguidance

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

‘Dalalet’, sözlükte yolunu şaşırma, kaybolma, azma, sapkınlık ve batıla yönelme demektir. Ayrıca helak olmak, batıl şey ve unutmak manalarına geldiği gibi bilerek veya bilmeyerek, az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir. Nitekim ‘dâll’ ve ‘dalal’ hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır: “(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf’la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız apaçık bir hata (delal) içindedir” [1] ayette görüldüğü gibi, hata kelimesi “dalal” ile ifade edilmiştir.

Duhâ sûresinde de peygamberlere hitaben “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?” [2] buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’an’da “dall”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir.

Dilimizde dalalete sapmak, sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar. Bu münasebetle dalâl, gaflet, şaşkınlık, kaybolma ve helak olma manalarında da kullanılır.

Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî sapma anlamlarında da kullanılmıştır. Biz de dalalet ve sapkınlığı batıla düşmeyi sadece dinde; dalal ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dall kelimesinin çoğulu olan 'dâllîn', tam manasıyla, sapkınlar demektir.

“Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur” [3]

“Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür” [4]

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o işlerinde (başka bir hükmü) seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” [5]

Yukarıdaki ayetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah (c.c.)’ın ve Resûlü (s.a.v.)’nün emir ve teklifleri karşısında inat edip O’ndan deliller ve olağanüstü şeyler istemek suretiyle Peygamber (s.a.v.)’i zor durumda bırakmaya çalışmalarının onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini ihtar etmektedir.

“İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum demiştir” [6]

Halbuki Hz. İbrahim (a.s.) Kur'an-ı Kerim deyimiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz huylu ve hâlim birisidir. Fakat akîde (inanç) söz konusu olunca, ne babalık ne de evlatlık dikkate alınmıyor. Dalaleti seçenlere karşı tavır budur. [7]

Bazı insanların hidayet üzere iken sonradan sapıtmalarında, dalalete düşmelerinde yetiştiği çevre, aldığı eğitim, kendisine örnek edindiği insan gibi sebepler etkilidir. Ancak Müslümanların dalalete düşmelerinde, dinde daha sonra ortaya çıkan bidatlerin [8] rolü büyüktür. Çünkü bu durum (Bid’at-ı Seyyie) dinde olmayan bir hüküm olduğu için zamanla dini algılayışı dahi değiştirmekte ve insanları sapıttırmaktadır. Bunun yanında Din’de tefrika, ayrılık çıkarmak da dalaletin bir başka sebebidir. Kur’an-ı Kerim’de bu durum geçmiş milletlerin hatası ile açıklanmaktadır: “Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.” [9]

“... Allah müminlere lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” [10]

Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayat anlayışlarında, gaye ve düşünüşlerde, âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalalet; sosyal ve ahlâki yaşayışta da sapıklık içindeydiler. Allah (c.c.) lütufta bulunarak onları, sapıklıktan doğru yola çıkarmıştır.

“Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağutun önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekte emr olunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” [11]

İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca, tağutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.

Dalalet kelimesinden geçişli olarak türetilen 'idlâl' da saptırmak anlamlarına gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar vermezler.” [12]

Rivayete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış, bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahudinin evine gizlemişti.

Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, Müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahudi’yi sorguya çektiler. O’da, ‘bunu Ta’me verdi’ dedi. Bazı Yahudiler de şahitlik ettiler.

Zaferoğulları Resûlüllah (s.a.v.)’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini söylediler. Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki ayet indi.

Dalaletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki ayet buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen ayet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlarda biri yanılırsa diğeri düzeltsin.” [13]

Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen kelime Kuran’da ‘dalalet’ ‘ten türeyen, ‘dallet’ sözcüğüdür.

Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalalet olarak geçtiğini görmek mümkündür. Şu hadis-i şerif buna örnektir: “Sonradan uydurulan şeylerden sakınırız. Çünkü sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalalet) tır.” [14]

Allah (c.c.)’ın hidayetine uymak insanın fıtratına (doğasına), yaratılışına daha uygunken, dalaleti tercih edenler akl-ı selimi değil de sapıklığı yayanlar şüphesiz zalim, fasık kimselerdir. Onları Allah Teala şöyle ifade etmektedir: "Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar, sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.” [15]

Dalalete, sapıklığa götüren Şeytan, bunu yardımcıları ile birlikte yaparak insanları helâka da götürmektedir. “Çünkü zikir (Kur'an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmaktadır.” [16]

“Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın." [17]

Bu noktada şeytanın dostları arasında Kur’an-ı Kerim’de ismi çokça zikredilen Firavun, yeryüzünde azmanın, sapmanın, kibirlenmenin, kendi heva ve hevesini ilahlaştıran, dalaletin ve zulmün en açık örneğidir. Şeytanın dostu olan bu zalim insan, sadece kendisini değil aynı zamanda etrafındaki insanları da dalalete sürükleyerek helak olmalarına sebep olmuştur. [18]

Hz. Musa (a.s.)’nın kavminden olan ve kendisine anahtarlarını güçlü insanların taşımakta zorlandığı kadar hazine verilen Karun da azgınlıkta ve dalalette en açık örneklerden birisidir. “Karun, Musa'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez. Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet, ama dünyadan da nasibini unutma! Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” [19]

Lider konumunda olan bu insanların sapıtması, dalalette olmaları kendilerine itaat eden toplumların da sapıtmasına sebep olmaktadır. Bu toplumlar, bazen bu liderlerin peşinden hiç sorgulamadan kayıtsız şartsız giderler. Yukarıda örneklerini verdiğimiz insanların hem kendileri sapıtmış, hem de kendilerine uyanları sapıttırmışlardır. Bu durumun kayıtsız şartsız itaat eden insanları kurtarmayacağını ayette şöyle görmekteyiz: “(Onlar) orada ebedî kalırlar ve ne bir dost bulabilirler, ne de bir yardımcı. O gün yüzleri ateş içinde çeviriliyken: ‘Ah keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!’ derler. Yine derler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara azabın iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” [20]

Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).” [21]

Allah Teala bu önderlerin kıyamet günü kendilerine uyanların da günahlarını yükleneceğini ayette şu şekilde aktarmaktadır: “Bunu söylemelerinin sebebi şu: Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklendikten başka, bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür!” [22]

Dalalet Hastalığından Kurtuluş Yolu

Bu hastalıktan kurtuluş yolunu Peygamber Efendimizin şu hadisinde ifade buyurduğu gibi O’nun (s.a.v.) güzel ahlâkında bulmaktayız. ‘Bir grup sahabe geldiler, Resûl-i Ekrem Efendimize, ailelerinden ayrılmaya, vakitlerini dünyadan kesilerek namaz oruç gibi ibadetlerle geçirmeye kararlı olduklarını söylediler, bunlara cevaben Efendimiz (s.a.v.): “Benim ahlâkıma ve benim yoluma uygun az amel, benim yoluma uymayan çok bir amelden daha hayırlıdır. Benim ahlâkıma ve yoluma uymayan her bir hareket dalalettir, sapıklıktır. Her dalalet de cehennemde olur.”

“İhsan, ihsanlık vasfını korudukça kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. (Maalesef) bunu terk etmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terketmekten sizi alıkoyan şey korku ve fakirliktir. Haberiniz olsun, iman çarkı (ilelebed) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Allah'ın kitabına uygun olarak dönderin. Haberiniz olsun sultan ve kitap birbirinden ayrılacaktır. Sakın sakın siz Kitap'tan ayrılmayın. Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emîr) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz, sizi öldürürler.” Cemaatten bazıları sordu. ‘Ey Allah'ın Resûlü! Pekâla ne yapalım?’ Hz. Peygamber (s.a.v.): "Hz. İsa'nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır.” [23]

Yukarıda dalalet’in sebeplerini açıklarken önder edindikleri liderlerin hem kendilerinin hem de kendilerine uyanların günahını yüklendiklerini ifade etmiştik. Burada insanın iradesini düşünmemiz gerekmektedir. O, dilediği yolu ve inancı seçme hakkını elinde barındırmaktadır. Bu yüzden Allah Resûlü dalalete düşmekten, sapıklığa uğramaktan ziyade Allah yolunda mücadele ederek gerektiğinde ise ölmeyi bize tavsiye etmektedir.

"Hakikat biz insanı biri biriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu, imtihan etmek için işitici ve görücü yaptık.” [24]

Allah Teala, insanı zahirî ve batınî organlarla donattıktan sonra, ona, hidayet ve dalalet, hayır ve şer yollarını, necat ve helak sebeplerini beyan etmek için peygamberleri vasıtasıyla kitaplar göndererek imtihanın varlığını ve sınırlarını gösterdi. Bundan sonra iş insana kalıyor. İster şükredici olsun, isterse nankör olsun.

Dünya küfür sistemi ve onun uluslararası güdücüleri ne kadar zorlarsa zorlasın, insanlık iki sınıftır ve iki cephe halindedir. Nur ile zulmetin birbirine zıtlığı, hak ile batılın tam karşıt oluşu gibi, hakkın yahut batılların taraflısı olmak, dalalet veya hakk yolda olmak üzere insanlık da iki sınıftır. Bir tarafta tevhid ehli olarak müminler, öbür tarafta da bin bir çeşit yanlışın bağlıları ve köleleri olarak dalalet ehli vardır. İlahî kelam, bu karşılıklı zıtlıkları çok anlamlı ve hikmetli bir şekilde sergiler. Örneğin, ‘iyi’ olan, övgüye ve müjdeye layık bir şeyden sonra hemen kötü olan karşıtını zikreder. Mümine bir müjde verilirse kâfire bir inzar (korkutma) gönderilir. Cennetten sonra cehennem hatırlatılır. Böylece hak ile batıl, hidayetle dalalet, hayır ile şer, doğru ile yanlış, maruf ile münker... ve bunların taraftarları, karşılıklı olarak mukayese edilmek suretiyle durumları ve değerleri doğru bir hükme bağlanır.

Bu sınama içerisinde Allah Teala insanların dalalete, sapıklığa düşmemesi için dinler, peygamberler göndermiştir. Peygamber Efendimiz, Veda Hutbesi’nde şöyle vasiyette bulunmaktadır: “Haberiniz olsun ki, ben önceden gidip Havuz başında bekleyeceğim. Başka ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim. Sakın günah işleyip yüzümü kara çıkarmayın. Sakın benden sonra dalaletlere (sapıklığa) dönerek birbirinizin boynunu vurmayın! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki, bildirilen kimse, buradaki işitenden daha iyi anlar ve muhafaza etmiş olur.”

Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi’nde buyurduğu dalalete düşmeme yolu; Allah Teala’ya kulluğu öğretecek ve Resûlullah (s.a.v)’ın Sünnet’ini bildirecek ilmin öğrenilmesidir. Ancak bu hususta çok dikkatli olunmalıdır. Çünkü insanların sapıtmalarında en büyük etkenlerden birisinin de âlimler olduğunu Peygamber Efendimiz şu hadisinde ifade etmektedirler: “Allah Teala ilmi, kullarının kalplerinden silmek suretiyle değil, âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alacaktır. Sonuçta hiç âlim kalmayınca insanlar cahil bir takım kimseleri kendilerine başkan edinirler, bunlara bir takım şeyler sorulur. Onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler de hem kendileri dalalete düşerler hem halkı dalalete düşürürler." [25]

Bu sebeple farkına varmadan dalalete düşmüş ilim ve fikir adamlarından pek ziyade korkmak ve onlardan kaçmak gerekir. Arkalarından gidenler de aynı uçuruma yuvarlanmaya mahkûmdurlar. Dalalete düşenlerden bazıları kemale ermiş kimselere pek çok benzedikleri için insan kolayca aldanır.

“O küfredenler ve Allah'ın yolundan sapanlar, saptıranlar muhakkak ki hidayetten pek uzak bir dalalete düşmüşlerdir.” [26]

O fasıklara gelince onların varacakları yer ateştir. Onlar oradan her çıkmak istedikçe oraya döndürülürler ve kendilerine: 'Yalanlamakta olduğunuz bu ateşin azabını tadın bakalım' denilir”,”Onlar sadece kendilerini aldatırlar, fakat bunun farkına varmazlar.” [27]

Yani onlar, yalnız kendilerini aldatırlar ama gaflet ve dalalete saplandıklarından bunu hissedemezler. Allah (c.c.)'ı ve müminleri aldatmaya çalışmalarının vebali ve zararı o kadar açık bir şekilde bu münafıklara dönecektir ki, bunu ancak duyma özelliği azalan körelmiş kimseler anlayamazlar.

Dalaletin sonucunda insanların kalpleri katılaşır ve bu insanlara bir şeyleri anlatmak zorlaşır. “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.” [28]

Bu insanların hidayeti bırakıp dalaleti seçtikleri için ahiretteki cezası ebedi cehennemdir. “Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır. Onlara, ‘Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?’ denilir. Ve arkasından hep onlar (putlar ve azgınlar) o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar. Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki: ‘Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz." [29] Bunun içindir ki, Allah (c.c.)’ın davetine kulak asmayıp, O’nun dinini inkâr edenler, kendi hür iradeleriyle sonu ebedi azabın olduğu bir hayatı seçmiş olmaktadırlar. İnsanları Allah (c.c.)’ın yolundan uzaklaştıracak, sapıtmasına sebep olan insan, fikir veya araçlardan uzak durulmalıdır.

[1] Yusuf sûresi, 12/8.

[2] Duhâ sûresi, 93/7.

[3] Bakara sûresi, 2/108.

[4] Nisa sûresi, 4/116.

[5] Ahzab sûresi, 33/36.

[6] En’am sûresi, 6/74.

[7] Şamil İA, Dalalet md.

[8] Bkz. ‘Bid’at’ maddesi.

[9] En’am sûresi, 6/159.

[10] Ali İmran sûresi, 3/164.

[11] Nisa sûresi, 4/60.

[12] Nisa sûresi, 4/113

[13] Bakara sûresi, 2/282.

[14] Ebu Davud, Es- Sünne, 5.

[15] Nisa sûresi, 4/44.

[16] Furkan sûresi, 25/29.

[17] Araf sûresi, 7/16–17.

[18] Şuara sûresi, 26/11–68.

[19] Kasas, sûresi, 28/76–80.

[20] Ahzap sûresi, 33/65–68.

[21] Darimi, Rikak, 39.

[22] Nahl sûresi, 17/25.

[23] Ebu Davud, Harac, 17.

[24] İnsan sûresi, 76/2.

[25] Sahih-i Buhari, Kitabu’l-İlm, 86.

[26] Nisa sûresi, 4/168.

[27] Bakara sûresi, 2/9.

[28] Araf sûresi, 7/179.

[29] Şuara sûresi, 26/91–97.