Knowing Muslims as Friends and Enemies as Enemies
MÜSLÜMANLARI DOST, DÜŞMANLARI DÜŞMAN BİLMEK
Karşılaşma ve savaşa hazırlanmanın ilk adımı, dostu dost, düşmanı düşman bilmektir. İslâm düşmanlarının her zaman ve her yerde Müslümanların aleyhine olduklarını gördük. Bu itibarla her şeyden önce Müslümanların bir araya gelmeleri ve birbirlerini dost edinmeleri, ikinci olarak da Müslümanlarla İslâm düşmanları arasında dostluk olmaması gerekir. Müslümanların birbirinin dostu olması hususunda Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar.” [72]
“Onlar ki, inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar ve onlar ki (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler; işte onlar birbirlerinin velisi (dostu, koruyucusu)’durlar.” [73]
İslâm’a karşı koymayı ve O’na savaş açmayı esas alan bir topluluğa karşılık Müslümanların bir araya gelmeleri ve böylece bir güç oluşturmaları gayet tabiî bir şeydir. Şüphesiz böyle bir gücün oluşmasına karşı çıkmak, imanda bir gedik ve telafisi gereken bir eksiklik sayılır. Buna karşı çıkmaktan kastımız; Müslümanlarla yardımlaşma davetine icabet etmektir. Ama bu karşı tavır, kâfirlerle dostluk kurmak derecesine kadar varırsa, o zaman bu İslâm şeriatına karşı çıkmak veya bizzat İslâm’dan dönmek demek olur. Şu ayete kulak verelim:
“Müminler, inananları bırakıp kâfirleri dost edinmesin! Kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek bir tehlikeden) korunmanız başka, (şerlerinden korunmak için dost gözükebilirsiniz.) Allah sizi kendisin (in emirlerine karşı gelmek)den sakındırır. (Sakın hükümlerine aykırı davranarak, düşmanlarını dost tutarak onun gazabına uğramayın! Çünkü) dönüş onadır.” [74]
“Ey iman edenler, Yahudiler ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost tutarsa, o onlardandır. Şüphesiz Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.” [75]
“Ey inananlar! Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları veli (dost) tanırsa işte zalimler onlardır.” [76]
“Allah’a ve âhiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa, Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin…” [77]
“Ey inananlar! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin…” [78]
İslâm’ın parlak devirlerinde Müslümanlar, bu talimatların ışığında yürüyerek dinle ve Müslümanlarla olan dostluklarıyla çatıştığında nesep ve akrabalık bağlarını hiçe sayıyorlardı. Hatta bir kısmı bu uğurda ailesi ve yakın akrabasıyla savaşıyordu. Çünkü onlar için din, her türlü akrabalık bağından daha kuvvetli ve her türlü nesepten daha yüce idi. Nitekim Bedir savaşında Ebu Ubeyde b. Cerrâh (r.a.) Müslümanların tarafında savaşırken; babası müşrik Kureyş ordusunda bulunuyordu. Babası defalarca oğluna vurmaya çalışıyor, oğlu ise vurmaktan kaçınıyor ve çekiniyordu. Fakat saflar karışıp, savaş iyice kızışınca Ebu Ubeyde (r.a.) iki şeyden birini tercih etmek durumunda olduğunu gördü; ya babasına vuracak veya imanına saygısı kalmamış olacaktı. O birinci şıkkı tercih etti, kılıcı babasına salladı ve onu öldürdü. Bu esnada gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Babasına üzüldüğünden dolayı değil, onun küfür üzerine ölmesine acıdığından ağlıyordu.
Yine bu savaşın sonunda Hz. Ömer (r.a.), esirlerin öldürülmesinden yana idi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e seslenerek şöyle dedi:
“Ailemden olanları bana ver; onları ben öldüreyim. Abbas’ı, kardeşi Hamza’ya teslim et; onu o öldürsün!”
Eğer Hz. Peygamber (s.a.v.) fazla merhamet göstermeseydi sonunda Hz. Ömer (r.a.)’in istediği olacaktı. [79]
[72] Tevbe sûresi, 9/71.
[73] Enfâl sûresi, 8/72.
[74] Âl-i İmrân sûresi, 3/25.
[75] Mâide sûresi, 5/51.
[76] Tevbe sûresi, 9/23.
[77] Mücâdele sûresi, 58/22.
[78] Mümtehine sûresi, 60/1.
[79] Ahmet Çelebi, el-Müctema’u’l-İslâmî, s. 118.