In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / What Jihad Gives to Society / Jihad Is a Means to Authority on Earth
What Jihad Gives to Society

Jihad Is a Means to Authority on Earth

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

CİHAD YERYÜZÜ HÂKİMİYETİNİN VESİLESİDİR

Müminin elinde olan, daima doğru yolu gösteren, izzet ve şeref kaynağı ilâhî bir kitap; önünde de kendisine tam olarak uyulacak bir rehber olan Hz. Muhammed (s.a.v.) vardır. O, bu ikisiyle yeryüzünün en talihli insanıdır. Dolayısıyla yeryüzü hâkimiyetinin tek adayı O’dur. Kur’an-ı Kerim mümine bunu öğretir, bunu talim eder. Ve Cenâb-ı Hak müminden hep bu neticeyi bekler.

Zaten Mümin, ‘Allah Rabbim, Hz. Muhammed (s.a.v.) rehberim, Kur’an düsturum, anayasam, cihat yolum; bu uğurda ölmek ise, en tatlı arzu ve idealimdir’ diyen insandır. Onun kafasında, sabit bir fikir halinde daima şu düşünceler vardır: ‘Ben, kendi milletimi yeryüzündeki bütün milletler arasında bir denge unsuru haline getirme zorundayım. Şayet yeryüzünde, insanlar arasında verilecek kararlar içinde benim görüşüm esas olmazsa, yeryüzünde nice zulümler işlenecek, azizler zelil, zelil olması gerekenler de aziz olacaktır. Onun için, hükmü ben vermeliyim ve denge unsuru ben olmalıyım. Devletler bir araya geldiklerinde benim parmağıma bakmalı, söz söylendiğinde benim sözüme öncelik vermelidirler. Ve benim görüşüm alınmadan, kimse rey kullanmamalıdır.’ Mümin işte bu seviyede bir anlayış, duyuş ve şuur seviyesini yakaladığı zaman, hiçbir süper güç Müslümanları sömüremeyecek, zulüm edemeyecek ve onlara ambargo uygulayamayacaktır. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediği de böyle bir yeryüzü hâkimiyetidir:

“Kasem olsun, Biz, Zikir’den sonra Zebur’da da şunu yazdık: Yeryüzüne Benim salih kullarım varis olacaktır.” [12]

Zikir, hatırlatma, öğüt ve nasihat demektir. Burada ise ya Tevrat, ya da daha geniş kapsamlı bir ifade ile ‘Levh-i Mahfuz’ anlamına gelir. Bu takdirde, ayete şöyle bir açıklama getirmek mümkündür: ‘Biz Levh-i Mahfuz’a yazdıktan sonra, Davud’a gönderdiğimiz Zebur’da da, Levh-i Mahfuz’dan nüsha yolu ile şöyle yazdık ki, yeryüzüne ancak Ben’im salih kullarım varis olacaktır.’

Yeryüzünün gerçek ve uzun süreli denge unsuru, sadece ‘salih kullar’dır. Bunların denge unsuru olmalarına karşılık, diğerlerinin hâkimiyeti bir şimşeğin çakıp sönmesi gibi geçicidir ve görecelidir. Gözleri kamaştırsa, gözlerinin ferini alıp götürse bile, bu böyledir. Yeryüzünde, sürekli bir yenilenme ile hâkimiyeti devam edenler, ancak salih kullar tarafından temsil edilme durumuna gelebilmiş salih milletler ve salih topluluklar olacaktır. Levh-i Mahfuz’da bu bir kanun olarak tespit edilmiş, sonra da, oradan alınarak Zebur’a kaydedilmiştir. Hz. Davud (a.s.)’un eline verilen orijinal (tahrif edilmemiş) Zebur’da böyle ilahî bir kanun vardır.

Her devirde, hangi topluluk salih amel işler veya diğerlerine göre daha fazla salih amelde bulunursa, yeryüzünde denge unsuru olma, söz söyleme yetkisi o toplumun hakkıdır. Ancak bu konuda şu hususa dikkat edilmelidir: Salih amel, sadece ibadetten ibaret olmayıp, temelde Nebi ahlâkıyla ahlâklanma demektir. Bu ahlâkta eşya ve hadiseleri anlama, insan ve kâinat arasındaki münasebeti kavrama da vardır. Yine bu ahlâkta, iç derinliği ile dış tefekkürü aynı ritimde koruma kabiliyet ve meziyeti mevcuttur. Böylece sonsuzu yakalayabilen insan, hakiki anlamda salâhı yakalamış olur.

Yeryüzünde anarşi çıkaranlar, ölüme ölümle karşılık verenler, siyasî meselelerle halkın karşısına çıkıp onu iğfal edenler, kamuoyunu kendi istikametlerine meylettirebilmek için durmadan slogan üretenler ve bir ateş böceği hüviyetindeki akıllarına güvenerek burunları doğrultusunda gidenler, asla hakikî anlamda hâkimiyet kuramayacaklardır. Bir gün hakikat güneşinin doğması, onların nasıl bir zifiri karanlık içinde yol almaya çalıştıklarını gözler önüne serecek ve onlara da hatalarını itiraf ettirecektir. Bu sebeple diyoruz ki, iyileşme kazanmadan ulaşılacak neticeye hiç kimse bel bağlamamalıdır. Çünkü bu, ilâhî kanuna karşı tavır almak anlamına gelir. Halbuki Allah (c.c.) “Bir kavim kendini değiştirmedikçe, Allah da onları değiştirmeyecektir’ [13] buyurmaktadır. Dolayısıyla, bir millet aziz iken, Allah (c.c.) onları zelil etmez. Bir millet, başlara taç iken, Allah (c.c.) onları ayaklar altına aldırmaz. Ama bir millet kendini değiştirirse, Allah (c.c.) da onları değiştirir. Bu müspet anlamda da, menfî anlamda da böyledir. Öyle ise, evvelâ ‘Nefsinizi koruyun!’, yani, nefsinizde derinleşin. İçinizi fethetmeye çalışın. Eğer fatih olmak istiyorsanız, önce işe nefis kalesini fethetmekle başlayın. Derinlikleriniz, iç âleminizde gelişsin, genişlesin ve derinleşsin. Her tarafınızda Allah (c.c.) mütecelli olsun.

Rusların Deli Petro’su, gerçekten bir delidir. Ama çizdiği plan, Rus insanı için hep üzerinde durulmuş ideal bir plandır. Bu planın bir bölümünü şu ifadelerle özetleyebiliriz: ‘Balkanları aşacaksınız. Osmanlı’nın gelişmesine ve yaşamasına imkân vermeyeceksiniz. İçlerine nifak sokacaksınız. Sıcak denizlere inecek, Afrika ve Basra Körfezi memleketlerini hâkimiyetiniz altında bulunduracak; yer yer Avrupa ile anlaşmaya gitseniz bile, hiçbir zaman Avrupa’nın İslâm dünyasını sizin aleyhinizde kullanmasına fırsat vermeyeceksiniz.’ Deli Petro’nun meşhur vasiyeti, hemen hemen bütünüyle bu yönde sarf edilmiş bir kısım sözlerden ibarettir ve daha düne kadar bu Rusya için hep bir ideal olagelmiş; hatta komünist Rusya bile bu idealden vazgeçmemiştir.

Müminler için de Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’den kalma bir vasiyet vardır. Evet O da ümmetine büyük bir dava ve bir yüce gayeyi emanet ölçüsünde vasiyet etmiştir. Bu emanet, dünya ve ukba saadetinin teminatı olan İslâmî ahlâkın hayata hâkim olmasıdır. Bu mukaddes emaneti dünyanın ufuklarında temsil görevi, bugün bir borç olarak bize düşmektedir. Mümin, hayatı boyunca hep bu idealle yaşayacak ve yine bu ideal uğruna sıcak denize de, soğuk denize de açılacak... Sibirya buzullarında, Güney ve Kuzey Amerika’ya kadar her yerde, kendine ait değerleri, geçmişten tevarüs ettiği güzellikleri hissettirecektir. Zira Allah (c.c), müminin, kâfirlerin hâkimiyeti altında yaşamasına razı değildir. Bir mümin, kâfirin emri altında yaşamaya razı olmuşsa, o, İslâm’a ve imâna ait her şeyi kaybetmiş demektir ve böyle birinin yaşamaya hakkı da yoktur. Zaten yaşaması da bir zillettir.. Ahireti de mezellet olacaktır. Bu itibarla bir müminin, bin bir ihtimamla yaşatacağı en mukaddes duygu ve düşünce, cihana hâkim olma duygu ve düşüncesi olmalıdır.

Bir zamanlar biz, bütün dünyaya hâkim olmuştuk. Bu hâkimiyet dün gerçekleştiği gibi bugün de gerçekleşebilir. Elverir ki azmedip, dişimizi sıkalım; hiç olmazsa, bu konuda düşünce üretip azimli ve kararlı insanları harekete geçirelim.

a) Hz. Musa (a.s.)’da Hâkimiyet ve Öncesi

Hz. Musa (a.s.) da terbiye etmekle sorumlu olduğu cemaatine bu hedefi göstermişti ama o cemaat buna layık değildi. Tur dağında Rabbinin tecellileriyle dopdolu hale gelmiş bir Rabbanî ve yüce ruhta yoğunlaşan ve sonra da O’ndan yayılan hakikatlere karşı onların gözleri kör, kulakları da sağır idi. Kur’an-ı Kerim onların bu hallerini;

“Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız.” [14] Şeklinde hikâye eder.

Bu söz bir peygambere karşı söyleniyordu. İsrail oğulları senelerce arz-ı mev’ude (vaad edilmiş topraklar) girme ideal ve düşüncesiyle yaşamışlardı. Halbuki şimdi fırsat önlerindeydi. Biraz gayret ve biraz da fedakârlıkla maksatlarına erme imkânı ellerindeydi. Ama onlar hem felce uğramış hem de rahat ve rehavete gömülmüşlerdi. Yerlerinden kımıldamaya da hiç niyetleri yoktu. Yaşama kavga ve mücadelesinden korkuyorlardı. Hiç şüphesiz elde etmek istedikleri şeyin bedeli vardı. Ve onlar bu bedeli ödemeye yanaşmıyorlardı. Buna karşılık Hz. Musa (a.s.), elinden bir şey gelmediği itirafıyla Rabbine iltica ediyor ve: “Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum; artık bizimle bu yoldan çıkmış milletin arasını ayır.” [15] Diyordu ki bu da ‘Bıktım artık bunlardan; utandım ve usandım bu dertsiz, gayretsiz, rahat ve rehavet düşkünü, cihat aşkından nasipsiz ölü ruhlardan’ demekten farksızdı. Evet O, “Bizimle bu fasık kavmin arasını artık ayır!” diye dua ediyor ve Cenâb-ı Hakk’ın hakemliğine sığınıyordu. Bu dua ile hedeflenen hususun bugünü ve yarını itibariyle, Allah (c.c.) da onları tam 40 sene ‘Tih’ sahrasında şaşkın ve baygın bir halde dolaştıracaktı.

Hatta, daha sonraki peygamberler (a.s.)’in misyonu da hep bu çerçeve içinde cereyan edecekti. Hz. Yûşa (a.s.) bu işe hız verecek aynı mücadele Hz. Davud (a.s.)’la sürüp gidecekti... Evet, Hz. Davud (a.s.), Talut’un ordusunda bir nefer gibi Câlût’a karşı kavga verecek.. Onu harp meydanında öldürecek. Ama bütün bu neticelere rağmen Tâlût’un ordusunda bulunanlardan niceleri yolda takılıp kalacak ve Câlût’a karşı ancak çok az bir fedakâr ve hasbiler ordusu çıkabilecekti. Yolda takılıp kalanlar ‘Bizim Câlût ve ordusuyla baş etmeye gücümüz yetmez’ derken; sayıca az bu fedailer grubu: “Nice az topluluk vardır ki, çok kalabalıklara Allah’ın izniyle galebe çalar.” [16] Diyecek ve hayatı değersiz görerek ölüme atılacaklardı. Cenâb-ı Hakk da onları bu inançlarında yalancı çıkarmayacak ve Tâlut’un ordusu Câlût’u hezimete uğratacaktı. Bu sayede Amerikalılar bütünüyle oradan sökülüp atılarak, İsrail oğullarının senelerdir içlerinde yaşattıkları Kudüs’e girme arzu ve ideali tahakkuk edecekti ve etti.

b) Ümmet-i Muhammed’in Hâkimiyet Anlayışı ve Coğrafyası

Bir de Son Nebi’ye bakalım. O, sahabelerin (r.a.) ruhunda defalarca misallerini verdiğimiz ideal meşaleyi tutuşturmuştu. Onlar, dînî hayatın yaşanmasını, her zaman şahsî hayatlarının önünde tutmuş ve Allah rızasını gönüllere hâkim kılmayı hayatlarına gaye edinmişlerdir. Allah (c.c.) da, onlara bütün yeryüzüne sevgi ve huzur götürme imkânını vererek kendilerini aziz kılmıştı. Zaten Allah Rasûlü’nün risaletinin anlam ve hedefi de buydu. Cenâb-ı Hak, O’nu yeryüzündeki bütün sistem ve dinlere galebe çalsın diye hak bir din ve hidayet kaynağı Kur’an ile göndermişti. Mevzu ile alâkalı ayet, bu hususu anlatırken şöyle buyurur: “O ki, Rasûlü’nü bütün dinlerin hepsine galebe çalsın diye hak din ve hidayet kaynağı (Kur’an) ile gönderdi.” [17]

Cenâb-ı Hakk, O’na Mekke’nin fethini vaad etmişti; Allah (c.c.) vaadinde hulf etmezdi ve Mekke fethedildi. Bundan da anlaşılıyor ki, Cenâb-ı Hak, cihan çapında devletlerarası dengelerde sözünü geçirecek hâkim bir güç olmayı vakti geldiğinde O’na nasip edecekti. Zira bu keyfiyet de O’na (s.a.v.) bizzat Cenâb-ı Hak tarafından vaad edilmişti. Yeryüzünde gönüllerin tek ve biricik hâkim dini, İslâm olacaktır. O İslâm ki, insanlığa huzur ve saadet getirecek tek sistemdir. Evet, Allah Teâlâ, Habibi’ni böyle bir din ile Rasûl (elçi) olarak göndermişti. Göndermişti ki, yeryüzü O’nun nuruyla aydınlansın; bütün harabeler O’nun getirdiği hidayet kaynağı ile onarılmış hale gelsin.

Gönlünde bu aşk ve heyecanı tutuşturabilen insan, cihadı hayatının en büyük gayesi ve en büyük ideali haline getirir. Getirdikten sonra da artık bu uğurda ölmeyi cana minnet bilir. Zaten yok olmadıktan sonra, varlıktan dem vurmak da mümkün değildir. Varlığa giden yol, yokluktan geçer. Her gündüz bir geceden, her bahar bir kıştan sonradır. Şahsî hayatlarında kışı ve gecesi olmayanlar, ne bahar yaşayabilir ne de sonbahar...

Milletinizin içinden bir gündüz bekliyorsanız, gece ibadetlerinizle yaşayacak, kendinizi zora koşacak; kar, fırtına, tipi demeden zorlukları göğüsleyecek, kandan, irinden deryaları geçecek, arkada nice Uhud’lar bırakacak ve sonra Mekke fethiyle, Çaldıran zaferiyle selâmlaşacaksınız. Evet, bütün bunlar bir kıştan, bir geceden sonra, binlerce derdin şakaklarımızı zonklatmasının ardından olacaktır. Her doğum, mutlaka sancı ve ıstırapla meydana gelir. Doğumla gelenin neşesini tatmak isteyenler, böyle bir sancı ve ıstıraba razı olmalıdırlar. [18]

Cenâb-ı Hak, dinini koruyacağını ve yücelteceğini vaad ediyor. Allah Teâlâ’ın dinine sahip çıkanlar da, ona el atmakla yücelip aziz olacaklardır. Allah (c.c.), bu ülkede olmazsa bile bir başka yerde bu dini mutlaka yüceltecek ve kıyamete kadar hayatta kılacaktır. Bu, Allah (c.c.)’ın vaad-i Sübhanî’sidir. Ama O, bunu bir cemaatin yeryüzünden fitne yok oluncaya kadar mücadele aşk ve azmini göstermesine bağlamıştır. Kur’an-ı Kerim bu hususla alâkalı şöyle buyurmaktadır: “Fitne kalmayıp, yeryüzünde yalnız Allah’ın dini hâkim oluncaya kadar onlarla savaşın!” [19] İşte genel kural ve talimat budur.

[12] Enbiya sûresi, 21/105.

[13] Ra’d sûresi, 13/11.

[14] Mâide sûresi, 5/24.

[15] Mâide sûresi, 5/25.

[16] Bakara sûresi, 2/249.

[17] Fetih sûresi, 48/28.

[18] İ’lay-i Kelimetullah veya Cihad, F. Gülen.

[19] Bakara sûresi, 2/193.