In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Ingratitude
Bad Character

Ingratitude

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

‘Nankörlük’, gördüğü iyiliğin kadrini bilmeme, kendisine yapılan iyiliği veya eline geçen nimeti inkâr etme, nimeti verene karşı nankörce davranma demektir. Küfrân-ı nimet (nimeti inkâr etme) diye de kullanılır. [1]

Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça'dan geçerek yerleşmiş bir kelimedir. Gördüğü iyiliği unutan, tuz ekmek hakkı bilmeyen kimseye de nankör (kâfir-i nimet) denir. Arap dilinde nankörlük; küfrân ya da ‘küfrânü'n-nimet’ kelimeleriyle ifade edilmekte ve şükrün karşıtı olarak kullanılmaktadır. Nankör kimseye de ‘kâfirü'n-nimet’ denilir.

Nankörlüğün zıddı, iman, hamd ve şükürdür.

Nankörlük; bir insanın başka bir insana karşı ya da Rabbine karşı nankörce davranmasına göre iki yönden ele alınabilir. Dilimizdeki yaygın kullanımı; daha ziyade, insanların birbirlerine karşı davranması karşılığıdır ki, bu, nankörlüğün birinci türünü teşkil eder. Bu tür nankörlük, yani bir insanın başka bir insandan gördüğü iyilikleri unutarak nankörce davranması gerçek manada küfür sayılmaz; olsa olsa kadir bilmezlik olur. Lâkin kişinin; iyilik gördüğü kimseye karşı kendini zelil etmesi yahut nimetin gerçek sahibini unutarak kendisine iyilikte bulunan insanı aşırı derecede yüceltmesi onu küfre götürebilir.

İkinci tür nankörlük, insanın Rabbine karşı olan nankörlüğüdür. Zira bunda, insanın küfre girme ihtimali büyüktür. Her ne kadar küfür ile nankörlük ilk bakışta birbirlerinden tamamen farklıymış gibi görünseler de aralarında çok yakın bir benzerlik vardır. Birincisinde; Allah (c.c.)'ın varlığını, birliğini ya da inanmamızı emrettiği hükümlerini inkâr etme söz konusudur ki, bu açıkça küfürdür. Allah (c.c.)’ın verdiği nimetleri inkâr etmek, onları unutmaya çalışmak ya da unutmuş görünmek de aslında küfürdür. Zira her iki durumda da, itiraf edilmesi vacip (gerekli) olan gerçekleri inkâr etme söz konusudur.

Kur'an-ı Kerim'de, insanların Allah (c.c.)’a karşı nankörlüğünden söz edilirken, ‘nankör’ ve ‘nankörlük’ kelimelerinin, ‘küfr’ kelimesiyle ifade edildiğini görmekteyiz: “Andolsun, Sebe' kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı. (Onlara:) Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab! Ama onlar yüz çevirdiler. Bu yüzden üzerlerine Arîm selini gönderdik. Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik. Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?” [2]

Eğer insanoğlu kendi tarihini dikkatle incelerse, bu dünyanın körü körüne işleyen sahipsiz bir mülk olmadığını, aksine şükreden kullarına bir türlü, nankör ve şükretmeyen kullarına ise başka bir türlü davranan, her şeyi işiten ve gören Allah (c.c.) tarafından idare edildiğini anlayacaktır. Eğer insan isterse, aynı tarihten böyle bir karaktere sahip olan Allah (c.c.)'ın mülkünde iyilik ve kötülüğün aynı sonuca yol açmayacağını da çıkarabilir. Bu mülkün adaletinin kaçınılmaz gereği, iyiliğin tam anlamıyla mükâfatlandırılacağı ve kötülüğün de tam anlamıyla cezalandırılacağı bir zamanın gelmesidir. İşte nankörlük yapanlar da ayette belirtildiği gibi bir şekilde cezaya çarptırılacaktır. Ancak bunun zamanını sadece her şeyi bilen Allah (c.c.) katındadır. [3]

İnkâr ve nankörlüğe karşı dünyada verilen cezalar çok değişik şekil­de tezahür eder. İnsanların çoğu bu cezaların sebebini, hikmetini anlaya­mazlar, ya da fark edemezler de tabiat olayları veya bugünkü tabirle doğal olaylar deyip geçerler. Bu önemli konunun daha iyi anlaşılması için birkaç örnek vermemizde yarar vardır: Mal ve kazançta devam eden bereketsizlik, kazanılan parayı gayr-i meşru yollarda harcayıp tükettikten sonra eldeki nimeti kaybetmenin acısını için için duymak, devam eden aile geçimsizliği ve huzursuzluğu bunda etkilidir. Yine mukaddes değerlerden, millî kültürden uzak yetiştirilen kuşakların top­lumu kemiren kanser halini alması, milletin kanını emen asalaklar duru­muna gelmesi, manevî boşluktan kaynaklanan tatminsizlik ve bunun neticesi in­tihara teşebbüs, ana-baba bedduası almak suretiyle dengesiz, düzensiz bir hayat sürmek de bu duruma sebebiyet vermektedir. Ülkede adaletin sarsıntı geçirmesi; zalim zorbaların ve gayr-i meş­ru kazanç peşinde koşanların tecavüzlerine uğraması, kötü komşuların, İnsanî duyguları gelişmemiş kimselerin, kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen menfaatçilerin arasında sıkışıp kal­ması olarak sayılabilir. [4]

Rabbini tanıyan insan verilen nimete asla nankörlük etmez. Daima onun şükrünü yerine getirmeye gayret ederler. Ve şükür imtihanını başarıyla geçer. Nankörlük edecek olan ancak bilgisiz, cahil ve inkârcı kimselerdir. Ve bunlar da sınavın gereğini yerine getirememişlerdir. Kur’an’ın bir ayetinde bu durum şu şekilde ifade edilmektedir: “Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim, diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” [5]

Burada bilinmesi gereken önemli bir nokta vardır ki o da Allah (c.c.), kimsenin şükrüne ve hamdine muhtaç olmadığı gerçeğidir. Ulûhiyyeti, bir kimsenin nankörlüğü ya da şükran duygusundan yoksunluğu yüzünden ne bir damla eksilir, ne de bir damla artar. O, bizatihi kendi öz gücüyle her şeye hükmedendir. O'nun hâkimiyeti, yaratıkların O'nu tanımasına veya inkâr etmesine bağlı değildir. Aynı husus Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa (a.s.)'nın dilinden de ifade edilmiştir: “Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep nankörlük etseniz, iyi biliniz ki Allah mustağnîdir, (sizin şükrünüze muhtaç değildir, O zatında) övülmüştür.” [6]

Gerek toplum ve gerekse insan olsun nankörlük eden kendi sonunu hazırlamaktadır. Çünkü en büyük gaflet nimete karşı nankörlük etmektir. Bir anlamda bu kendi yaratanına karşı kulluk görevini yerine getirmemekle eş değer bir durumdur. Kur’an’a genel olarak baktığımızda nasıl sonuçlar doğurduğunu yakından görmekteyiz: “Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl verir; her taraftan oraya bolca rızk geliyordu. Ama Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık açlık ve korku belasını tattırdı.” [7]

Kur'an-ı Kerim’in ayetlerinden anlaşılan o ki; nankörlük, adetâ insanı karakterize eden bir özellik durumundadır. Başına bir musibet geldiğinde Allah (c.c.)’a yalvarır, kendini emniyette hissedince de O'nu unutur. Rabbi kendisine bir nimet verdiğinde ona sevinir, fakat kendi hatası yüzünden başına bir kötülük geldiğinde nankörlük huyu yeniden depreşir. Rabbimiz, insanın bu durumunu, Kitâb-ı Mübîn'inde şöyle ifade buyurur: “Denizde başınıza bir musibet geldiğinde Allah’tan başka tüm yalvardıklarınız kaybolup gider, fakat O, sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insanoğlu nankördür.” [8]

İnsanlar denizde gemiyle seyahat ederken bir felâketle yüz yüze gelseler, kimilerinin tam bilip güvendikleri bütün uydurma güçler kaybolur gider ve orada Allah (c.c.) ile baş başa kalırlar, O'na yalvarır, yakarırlar; fakat esenliğe kavuşunca yine eski hal­lerine dönerler. Allah (c.c.) onların bu hallerini nankörlük olarak nitelemektedir. Bu ifa­de, bir kısım insanların günlük hayatlarında Allah (c.c.)’ı tamamen unuttuklarını, O'nu âdeta hayatlarından sildiklerini, Allah (c.c.) yokmuş gibi davrandıklarını; fakat çaresiz kaldıkları zaman da O'na sığındıklarını, normal şartlara dönünce, yine unuttukla­rını bildirerek bunun Allah (c.c.)'a karşı bir nankörlük ve dolayısıyla dinden uzaklaşma olduğuna işaret etmektedir. İnsanoğlu tabiatın türlü felâketleriyle karşı karşıya kalabilir ve kalmaktadır. Bu sebeple esenlik zamanlarında da sıkıntılı zamanlarda da Allah (c.c.) ile ol­mak gerekir. Güvenliğimiz ve bütünüyle hayatımız geçicidir; Allah (c.c.)'tan başka ‘ve­kilimiz’, güvenip dayanacağımız biri yoktur; sonunda varacağımız yer O'nun hu­zurudur. Bu sebeple samimi, dürüst ve gerçekten akıllı kula yaraşan odur ki hayat­ta iken de, güven içindeyken de Allah (c.c.) ile olsun; şeytana aldanıp Allah (c.c.)’ın yolunu terk etmesin.

İnsanların zenginlik ve sıhhat gibi nimetler karşısındaki tutumları ile işledikleri günahlardan dolayı uğradıkları sıkıntılar karşısındaki olumsuz tavırlarına şu ayetle dikkat çekilmiştir: “…Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür.” [9]

Bu ayetle darlıkta ve bollukta, varlıkta ve yoklukta insan için belirlenen payın Allah (c.c.)’ın elinde olduğu vurgulanarak bir değerlendirme yapılıyor. Buna göre iyilikle sevinen, kötülükten dolayı paniğe kapılan insanın her durumda her şeye egemen olan Allah (c.c.)’tan uzaklaşmaması gerekir. Yine Burada Allah (c.c.)’ın kendilerine azıcık bir nimet verdiğinde hemen şımaran ve büyüklenerek hak davete kulak vermeyen kimseler kast olunmaktadır. Onlar biraz güçlükle karşılaşsalar, kısmetlerinin kötülüğünden dem vurup, Allah (c.c.)’ın verdiği diğer nimetleri unuturlar. Zaten onlar tefekkür de etmezler. Ne zenginlik, ne de fakirlik onların hidayeti bulmalarına vesile olmadığı gibi, ıslah olmaları da mümkün değildir.

İnsanın kendisine iyilik yapılsa da yine nankörlük etme ihtimali vardır. Buradan anlıyoruz ki nankörlük hastalığı insanın kanına işleyecek bir özelliğe sahiptir. Bunun için şükrün kıymetini insanlara çok iyi bir şekilde anlatmak gerekir. İnsanın bu özelliğini bir ayet şöyle belirtir: “O canı çıkası insan, ne nankör şeydir!” [10]

Bu ayetin altını çizdiği bir başka husus da insanın mayasında biraz da nankörlüğün olduğudur. İmân ve irfan tezgâhında şekillenmeyenler bu karışımın belirgin hale gelmesiyle Rablerine karşı nankörlük ederler. Gerçekten insanın ruhî ve bedenî yapısı her yanıyla ve tezahürüyle yüce bir kudretin, eşsiz ve benzersiz bir Yaratan’ın varlığına ve birliğine delâlet etmektedir. Kurulan vücut mekanizması, en hassas elektronik ci­hazın da ötesinde ve üstünde kıyas kabul etmez bir maharetle çalışmak­ta ve kendi kendini onarmaktadır. Her gün insan vücudu ölen milyonlarca hücrenin yerine yenilerini imal edip sevk etmekte; açılan bir yarayı kapa­mak için hücre sevkiyatı aralıksız devam etmektedir. Diğer yandan yapısı aynı kimyevî maddelerden oluşan hücrelerin yüklendikleri program ise çok değişiktir. Kimi kalbe, kimi beyne, kimi tırnağa, kimi ciğerlere gönderil­mektedir. Her biri yüklendiği program gereği, yapılacak olanı kusursuz yerine getirmekte ve en küçük bir yanlışlığa meydan vermemektedir.

Verilen bu birkaç misal acaba tesadüflerin oluşturduğu bir düzenle­me midir? Bu mümkün müdür? İşte insan kendi yaratılışındaki bu mükem­mel işleyişe baktığı ve Cenâb-ı Hakk'ın yüksek sanatının eşsizliğini kendi vücut yapısında gördüğü ve organların çalışma sistemindeki inceliği idrâk ettiği nisbette O sonsuz ve sınırsız yüce kudreti tanıyabilir. Tanıdıkça da kendisinin bir hiç olduğunu ve aczini müşahede etme seviyesine gelir. Böylece inkâr ve nankörlük yurdundan, imân ve şükür iklimine süratle geçerek Hakk’a kul olma bahtiyarlığına erişir. Kendindeki ezelî kalem çizgisini, kudret fır­çasının rengini göremeyen, anlayamayan kimse ise, Allah (c.c.)’ı bilip tanımaz. O'nu tanımayınca da aşırı nankörlük kaftanına bürünerek gününü gün et­meye çalışır. [11]

Hâşâ, Cenab-ı Allah (c.c.)’ın insana karşı nankörlük etmesi düşünülemez. Zira kendisi her şeyden müstağnî yüce bir Rab, insan ise her bakımdan O'na muhtaç zayıf bir kulu. İnsanın, Rabbine en ufak bir yarar ya da zarar dokundurması da mümkün değildir. Buna rağmen Yüce Rabbimiz, kulunun kendisine itaatini boşa çıkarmayacağını şöyle ifade buyurur: “Her kim iman etmiş olarak salih amel işlerse, onun bu çabasına karşı nankörlük edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.” [12]

Nankörlük Hastalığından Kurtuluş Yolu

İnsanoğlu nankörlüğü bırakıp her şeyi yaratan ve her şeyin sahibi olan O Yüce Yaratıcı’ya şükretmelidir. İnsanoğlu saymakla bitiremeyeceği kadar çok ve o oranda da büyük nimetlere sahiptir. Bu nimetlerin değerini bilmek, onları kendisine karşılıksız vereni hatırlamak insanın kulluk görevidir. Hayatını devam ettirmek için yediği ve içtiği nimetler, sahip olduğu sayısız lütuflardan sadece ikisidir. Bu nimetleri kendisine veren Cenâb-ı Mevlâ, ondan son derece kolay ve külfetsiz bir görev beklemektedir. O da yediği ve içtiği nimetlere şükür ve hamd görevi. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, kulunun bir şey yedikten sonra hamd etmesinden, bir şey içtikten sonra hamd etmesinden hoşnut olur.” [13]

Nimet, bu dünyada kendisinden lezzet alınan ve hoşlanılan her şeydir. Hayat, sıhhat, âfiyet, içilen bir yudum tatlı ve soğuk su dahi bu nimete dahildir. Buna göre, yeryüzünde nimete sahip olmayan kimse yoktur. O halde kimler, hangi nimetlerden hesaba çekilecektir? Allah (c.c.)’ın nimetlerine karşı nankörlük yapanlar, bu dünyada bütün çabaları, gayretleri ve himmetleri zevk ve safa içinde yaşamak, yemek içmek, gezip eğlenmek, şehvetlerini tatmin, nefislerinin dünyalık arzularını yerine getirmekten ibaret olanlardır. Onlar, dinden tamamen gâfil olan kâfirler ve dînî sorumluluklarını yerine getirmeyen fâsık müminlerdir. Her türlü nimetin Allah (c.c.)’tan geldiğini bilen, bunun karşılığında şükreden, ilme, iyi ve güzel işlere yönelen kimseler, Allah (c.c.)’a karşı vazifelerini yerine getirmiş olurlar. Böyle olanlar sorumluluklarını yerine getirmiş, Allah (c.c.)’ın huzuruna yüzü ak olarak çıkmayı hak etmiş olurlar. Bize ikram edene teşekkür, Allah (c.c.)’a da hamd ve şükür vazifemizi yerine getirmeliyiz.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] Sebe sûresi, 34/15–17.

[3] Tefhîmu’l-Kur’an, Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî.

[4] İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Celal Yıldırım.

[5] Neml sûresi, 27/40.

[6] İbrahim sûresi, 14/8.

[7] Nahl sûresi, 16/112.

[8] İsra sûresi, 17/67.

[9] Şura sûresi, 42/48.

[10] Abese sûresi, 80/17.

[11] İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Celal Yıldırım.

[12] Enbiya sûresi, 21/94

[13] Müslim, Zikir, 89.