In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Imitation
Bad Character

Imitation

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

‘Teşebbüh’, bir şeye veya kimseye benzeme, benzetme, özenme taklit etme anlamındadır. Arapça’da ‘tefa’ul’ babındandır ki, bu bab tekellüf içindir. Buna göre teşebbüh, kendini benzetmeye özenme, zorla başka şeye benzemeye çalışma demektir. Bir başka ifade ile teşebbüh; arzu duyarak batıl din ve ideoloji mensubu topluluklardan biri veya birkaçına onlara ait alamet-i farika (ayırıcı nişan) vasfındaki özelliklerine benzemektir. Bu kavramın tasavvufta, felsefede ve sosyal planda (dinde) kazandığı anlamları şöyle sıralayabiliriz: Tasavvuf literatüründe, sûfi, olmadığı halde sûfilere özenmek, onları taklit edip onlara benzemeye çalışmak demektir. Böyle yapanlar iki kısımdır:

1-Samimi olarak benzemeye çalışanlar, kendilerine onları örnek alanlar. Bunlara ‘müşebbih-i muhik’ denir. ‘Bir kavme benzeyen onlardandır’ kuralına göre bunlar sûfi sayılır.

2-Sûfilere imrenmedikleri ve onlar gibi olmayı düşünmedikleri halde sırf çıkar sağlamak ve saygı görmek için onlara benzeyenler. Bu gibi müddet ve gösterişçilere ‘müşebbih-i bâtıl’ denir.

Felsefede, iyilik, adalet ve merhamet gibi vasıflar itibariyle Allah (c.c.)’a benzemeye çalışmaya da ‘teşebbüh-billah’ denir. İslâm filozoflarından bazılarının felsefeyi bu şekilde yani ‘İnsanın gücü ölçüsünde Allah (c.c.)’a benzemek (teşebbüh-billah) yani ilâhi (insan üstü) bir kişilik kazanmak’ olarak tarif ettikleri görülür. Yeni Eflatunculara göre felsefenin bütün işi, bizi hakiki varlığımıza geri döndürerek ilâhi varlıkla buluşma zevkini vicdanımıza vermek, bizi yüksek birlik içine alan vecd ve istiğrak halinde kendimizden geçirmektir.

Bu sayede kişi en yüksek hayır olan Yaratıcıya ulaşabilir. Yaratıcıya ulaşabilmek için olabildiği kadar O’na benzemeye çalışmak gerekir. Bunun için ruhumuzu temizlemek suretiyle, vecde gelerek, istiğrak haliyle yavaş yavaş en yüksek yere yani Allah (c.c.)’a yaklaşabiliriz. Bunu sağlamak da ilim, fazilet ve nefsi ıslâh sayesinde olabilir. Kulun Allah (c.c.)’a benzemeye çalışması, O’nunla aynı olması demek değildir. Zıt şeylerin birbirine benzemesi onları aynı kılmaz. Örneğin siyah, beyaz renklerin araz olmaları, renkli olmaları, gözle görülmeleri müştereklik arz eder; ama bu güzellikleri, iki rengi aynı kılmaz. Kulun görme, işitme, bilme, güç yetirme, fail olması gibi; rahim, sabur (sabırlı) ve şekûr (şükreden) olması da onu Allah (c.c.)’ın dengi yapmaz. Yani kul, kendi yaratılış sınırları içinde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını, ahlâkını taşıyabilir. Filozoflar insan için aranan gayenin Allah (c.c.)’a benzemek (Teşebbüh-Billah) inancı olduğu kanaatindedirler.

İki topluluk arasında tabirler (ifade şekilleri) değişik olmakla beraber mana birdir. İnsan elbette ma’bud (ilâh) olamaz. Fakat Onun sıfatları ile kul ölçeğinde sıfatlanabilir. Bir öğrencide, bilgisi derin, kültürü geniş, davranışları olgun olan, her yönüyle takdir ettiği bir hocasına benzeme ve onu taklit etme şevki uyanır. Bu benzeme gayreti hocaya karşı beliriyor da en güzel sıfatlarla muttasıf olan Allah (c.c.)’a karşı neden mümkün olmasın? Filozofların ortaya koymaya çalıştığı gerçek yüce Allah (c.c.)’ın bizleri yönlendirdiği, “Allah’ın boyası ile boyanınız. Allah’tan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak ona ibadet edenlerdeniz.” ayetinin farklı bir tezahürüdür. İnsan, Allah (c.c.)’ın boyası ile nasıl boyanır? Yürüyüşünü, oturuşunu, kalkışını, eşiyle, çocuklarıyla, komşularıyla, arkadaşlarıyla, tanıdıklarıyla, tanımadıkları ve bütün tabiattaki varlıklarla olan münasebetlerini dinin prensiplerine göre şekillendirecek olursa, Allah (c.c.)’ın boyası ile boyanmış demektir. Yüce Allah (c.c.), bu ayette bizim hayatımızın (yaşam tarzımızın) yönünü, istikametini belirtmekte ve İslâmî çizgide yürümekten daha güzel bir yolun olmadığını ifade etmektedir. Ferdi ve sosyal planda ortaya çıkan dinde benzeşmenin farklı türleri ve hükümleri vardır:

1- Tabiî benzeşme: İlim ve teknikte kullanılan metotlardaki benzeşme, yürüme, yemek yeme, bazı vasıtaları kullanma gibi benzemenin kaçınılmaz olduğu tabiî durumlardaki benzeşmedir. Bu benzeşmede her hangi bir sakınca yoktur. Fakat yinede özünü İslâm’dan alan değerler ortaya konulabiliyorsa bunu gerçekleştirmek gerekir.

2- Mekruh olan benzeşme: Sorumluluğu gerektiren en hafif türdür. Örneğin, putperestlere benzeme olduğundan, canlı resimleri içeren duvar halıları, yastıklar ve tablolarla evi donatma veya bu şekilde süslenmiş elbise giyme genellikle fukaha tarafından mekruh sayılmıştır.

3- Haram olan benzeşme : Yahudi, Hıristiyan, Budist, Materyalist ve benzeri batıl dinlerin ve ideolojilerin mensuplarına özgü olup, İslâm’ın emirleri ve yasakları ile çatışan hususiyetlerinde (özelliklerinde) onlara benzemektir. Alkollü içki kullanmak, ikram etmek, imal etmek ve ticaretini yapmak gibi. Hz. Peygamber (s.a.v.) mümin olmayan toplumların bayramlarının ve kutsal günlerinin onlar gibi kutlanmasını yasaklamıştır. Zira bu, sosyal bütünlüğün korunması, cemaatin dağılmaması ve bozulmaması için gereklidir.

Toplumun değerlerine ters düşen yabancı ve zararlı etkilere uymak toplumun kendi değerlerinin zayıflamasına, solmasına ve unutulmasına yol açabilir. Dıştan gelecek zararlı etkilere kendisini kaptıran fert ve toplumlar er geç çöker ve yok olur giderler. Yüce Allah “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost edinenler, onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.” Hz. Muhammed (s.a.v.), “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa ondandır.” buyurmuştur. Bir başka hadisi şerifinde Hz. Muhammed (s.a.v.) “(Arzu ederek) bir topluluğa benzemeye çalışan kişi benzemeye çalıştığı toplumdandır.” Ayet ve hadislerden kendi değerlerine sahip çıkmayan, başkalarının sahip olduğu değerleri benimseyen onları hayat ölçüleri olarak kabul eden ve uygulamaya çalışan toplumların ve medeniyetlerin kendilerini yok ettikleri sonucuna varıyoruz ki tarihi tecrübe de aynı sonucu ortaya koymaktadır. Yüce Allah, “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa bilsin ki o din ondan kabul edilmeyecektir. O, Ahiret’te de kaybedenlerden olacaktır.” buyurmaktadır. Kim İslâm’ın emir ve yasaklarını yani İslâmî yaşam tarzını yeterli görmeyerek batıl din ve ideoloji mensuplarının yaşam biçimine özenir, onları taklit eder, onlar gibi yaşamaya çalışırsa yaptıkları boşa gidecek ve Ahiret’te de azaba uğrayacaktır.

Resûlullah (s.a.v.) buyurur: “ (İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzemek isteyenler bizden değildir.”

“İnsanlar içinde Yüce Allah’ın en ziyade (fazla) nefretine müstahak olan şu üç insan tipidir:

1-Mescid-i Haram’da zulmeden kişi.

2-Kanını akıtmak için haksız olarak bir Müslüman’ın kanını talep eden kişi.

3-Mümin olduktan sonra İslâm’ın dışındaki yaşayış tarzını arzulayan kişi.” Mümin olmak Yüce Allah (c.c.)’ın insanlar için seçtiği ve razı olduğu her ölçüsü, her kuralı insanları huzura, mutluluğa ve güzelliklere götüren İslâmî yaşam tarzını şeksiz şüphesiz kabul edip yaşamakla mümkündür. Eğer kişi hem Mümin olduğunu söylüyor hem de İslam dışı yaşam tarzını arzuluyorsa bu tavır o insanın kendisini kandırmasına ve küfre düşmesine sebep olabilir.

Allah (c.c.) “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır.

De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, ant olsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” Yüce Allah (c.c.), onlara ne kadar benzemeye çalışırsak çalışalım onların dinlerine uymadıkça bizlerden razı olmayacaklarını kesin bir şekilde ortaya koyuyor.

Bir zamanlar deniz kuvvetleri güçlü olan Portekizliler kalyonlarıyla önlerine çıkanları ezip geçiyorlarmış. O günün Osmanlı sultanına ‘efendim biz de kalyon yapalım’ demişler. Bunun üzerine Osmanlı sultanı, ‘kalyonu yaparsak onları takip etmiş oluruz. Ve onları hayatta geçemeyiz.

Biz de kendimize has gemi icat edelim’ demiş. Kadırgaları icat etmişler. Ve Kadırgalarla kalyonlar Akdeniz’de çarpışınca Kadırgalar, kalyonlara galip gelmiş. Böylece Osmanlılar gemi yapımında da, deniz kuvvetlerinde de zirveye çıkmış. Eğer bizler kan, gözyaşı ve zulüm girdabında boğulan insanlığa bir nefes aldırmak istiyorsak kalyonlarla uğraşmayıp Kadırgaları yapmamız gerekiyor. Var olanları almak onları takip etmek yerine onları geçecek icatlar, keşifler yapmamız gerekiyor.

Zaten İslâm Dini de çalışmamızı, zamanı en güzel bir şekilde değerlendirmemizi istemektedir. Teşebbüh Hastalığından Kurtuluş Yolu İnananlar için bir bütün halinde yaşanması gerekli olan İslâm dininin tatbik edilmesi istenen ana prensiplerinden biri de ferdî, alevî ve sosyal hayatın her bir safhasında batıl din ve ideoloji mensuplarına benzemekten sakınmaktır.

Müslüman’ın kendi inançlarına ters düşenlere benzemesi dünyada şahsiyet zafiyetine (kaybına), zamanla kendisine ve değerlerine yabancılaşmaya ve karşıt güçlere hizmetçi olmaya sevk edecek; Ahiret’te ise azaba yol açacaktır. Bunun için Müslüman’ın İslâm’ı öğrenmesi, bid’atlerden kaçınması, haramlardan uzaklaşması gerekmektedir. Onlar (Müslüman olmayanlar); İslâmı yaşayanlara benzemekle çok şey kazanır, ancak Müslümanlar; Müslüman olmayanlara benzemekle çok şey kaybederler. Bizler Yüce Allah (c.c.)’ın örnek olarak sunduğu, ahlâkını övdüğü insanlığın efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e benzemek, O’nun ahlâkı ile ahlâklanmak ve O’nun yaşadığı gibi yaşamakla dünyada zafere Ahiret’te kurtuluşa kavuşabiliriz.