Gloating over Misfortune
‘Şemâtet’, başkalarına gelen zarar, ziyan ve belalara sevinmektir. [1] Müslümanın başına gelen herhangi bir felâketi diğer bir müslümanın sevinçle karşılaması nehyedilmiştir.
Bir başkasının uğradığı felâket ya da belâya sevinme, sevinç gösterisinde bulunma, sağlıklı bir müslümanın tavrı ve anlayışı olamaz. Zira müslümanlar arasındaki temel bağ, din kardeşliğidir. Kardeşlik hukuku ve duyguları, birbirinin felâketine sevinmeye asla izin vermez.
Felâketi bayram ilân eden hiç bir millet yoktur. Bunu kişiler de yapmamalıdır. Hele müslüman kardeşinin felâketine sevinmek şöyle dursun, düşmanının uğradığı felâketten dolayı elem duymalıdır. Müslüman toplumda söylenen ‘Allah düşmanımın başına vermesin’ cümlesi, herhalde bu düşünce ve duygunun ifadesidir. Bu bağlamda Allah Teâlâ; “Müminler ancak kardeştir.” [2] buyurmaktadır. Âyet-i kerîme, sosyal içerikli yasakları işleyen bütün konuların başında yer alabilecek bir mâna enginliği taşımaktadır. Çünkü İslâm toplum yapısının ana özelliği olan müslümanların kardeşliğini belirlemektedir.
Bir başka ayette Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Kötü sözlerin, hayasızlığın müminler arasında yayılmasından sevinç duyanlar için, dünyada da âhirette de acıklı bir azap vardır..” [3]
Hz. Âişe (r.a.) vâlidemizin uğradığı iftira olayı (ifk hadisesi) dolayısıyla o günün toplumunda yapılan yorumlar, görülen tavırlar ve oluşan gruplar hakkında inen âyetlerden biri olan bu âyet-i kerîme, herhangi bir müslümanın başına gelen bir sıkıntıdan dolayı sevinenlerin ve müslümanlar arasında felâketlerin yayılmasını temenni ve arzu edenlerin ve bunun için gayret sarfedenlerin her iki dünyada da acıklı bir azaba çarptırılacaklarını bildirmektedir. Buradan, ‘Müslümanın felâketine sevinmenin bedeli felâkete uğramaktır’ sonucu çıkmaktadır.
Müslüman toplumda kötülüklerin yayılmasını arzu edenlere dünya ve âhirette acıklı bir azâb olduğu bildirildiğine göre, müslümanların uğradığı herhangi bir felaketi sevinç gösterileriyle karşılayanlara böyle bir cezanın verileceği öncelikle ifâde buyurulmuş olur.
Vâsile İbni'l-Eskâ (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.): “Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle o felâketten kurtarır da seni derde uğratır.” [4]
Tasada ve kıvançta gerçekten ortak olmaları gereken müslümanların, kardeşlerinden birinin uğradığı musibetten dolayı sevinmeleri anlaşılabilir bir tutum değildir. Hadîs-i şerîf, işte böylesi bir anlaşılmaz durumu önlemek istemektedir. Bunu da “Allah onu bu felâketten kurtarır da seni derde uğratır.” tespit ve tehdidiyle sağlamaya çalışmaktadır. Atalarımızın ‘Gülme komşuna gelir başına!’ sözü, sanki hadisimizin bu son cümlesinden alınmış gibidir.
Bir müslümanın uğradığı felâkete sevinerek adeta bayram etmek, herhalde daha büyük bir felâkettir. Onun için böylesi bir acıklı duruma kimse düşmemeli, sevincini hiç değilse içinde saklamalıdır. Bir başka ifade ile ağlayamayanların bari gülmekten utanmaları gerekir.
Şunu burada vurgulamamız gerekir ki, müslümanlar kardeş olması tasa ve kıvançlarının da ortak olması demektir. Müslüman müslümanın uğradığı felâketi sevinç gösterisiyle karşılaması doğru değildir.
Abdullah İbni Ömer (r.a.) dan rivayet edilen bir başka hadis-i şerifte yine Resûlullah (s.a.v.) İslâm kardeşliğine vurgu yaptıktan sonra ardarda birer hayat rehberi olan uyarılarda bulunmaktadır.
“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıplarını örter.” [5]
İslâm kardeşliğinin gerektirdiği bir takım haklar ve vazifeler vardır. Din kardeşliği, kan kardeşliğinden daha kıymetlidir. Kan kardeşi olan insanlar, birbirlerine ne kadar düşkün ve birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamada ne kadar sorumlu iseler, din kardeşliği de müslümanlara en az kan kardeşliğinde olduğu kadar, belki daha da çok sorumluluk yükler. Bu sorumluluk, Kur’an ve Sünnet’in açık nasları ile belirlenmiştir. Bu sebeple, dini, İslâm’ı Allah (c.c.) ile kul arasındaki ilişkilerden ibaret görmek, Allah (c.c.)’ı ve Resûlü (s.a.v.)’nü yalanlamak ve İslâm’ı da inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü İslâm, hayatımızın her alanını tanzim edici hükümler getirmiştir.
Müslümanların, güçleri yettiği oranda, birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamaları, İslâm kardeşliğinin gereğidir. İhtiyaçlar, maddî ve manevî nitelikli olabilir. İhtiyacı karşılama bizzat ve fiilen olabileceği gibi, sebep ve vesile olmak şeklinde de gerçekleştirilir. Çünkü bir insan, çoğu kere her türlü ihtiyacını karşılamaya kendisi güç yetiremez.
Peygamber Efendimiz, müminlerin her türlü ihtiyacı ile ilgilenir ve onların sıkıntılarını giderirdi. Sahâbe paylaşmayı bilen bir topluluktu. Bu sayede, İslâm kardeşliğinin en mükemmel örneklerini sergilediler. Günümüzde müslümanların en büyük noksanı ve kusuru, din kardeşliğinin icabı olan hak ve vecibeleri gerektiği şekilde yerine getirmemeleri ve ferdî bir hayat sürmeyi yeğlemiş olmalarıdır. Bu sebeple aralarındaki mesafe açılmakta, sorumluluk hissi kaybolmakta, kin, buğz ve nefret gibi, İslâm’ın kesinlikle yasakladığı kötü hasletler toplumu kasıp kavurmaktadır. İslâm’ın emirlerine sırt çeviren toplumlar, müslüman olduklarını iddia etseler de, bu davalarında haklı sayılmazlar. Çünkü sözleriyle davranışları birbirini yalanlamakta ve çelişkili bir hayat sürmektedirler.
Din kardeşliğinin gerektirdiği bir takım haklar ve vecibeler vardır. Her müslümanın görevi, müslüman kardeşine zulmetmemesi, onu düşmana terk etmemesi, ihtiyacını karşılaması, sıkıntısını gidermesi, ayıbını örtmesi ve başına gelen dertlere sevinmek yerine bunları ortadan kaldırmaya çalışmasıdır. Bu görevleri yerine getirenler, Allah (c.c.) katında ecrini ve mükafatını görürler.
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse, bir müminden dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde o müminin sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Bir kimse, bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mümin kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun yardımındadır. Bir kimse ilim elde etmek için bir yola girerse, Allah da ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Bir cemaat, Allah Teâlâ’nın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere eder, anlayıp kavramaya çalışırlarsa, üzerlerine sekinet iner ve kendilerini rahmet kaplar. Melekler onları kuşatırlar, Allah Teâlâ da onları kendi nezdinde bulunanların arasında anar. Amelinin kendisini geride bıraktığı kişiyi, nesebi öne geçirmez.” [6]
Bu hadis, müminler için büyük önem ifade eden kâideleri ve edepleri bir arada toplamış bulunmaktadır. Bunların bir kısmı, daha önce açıkladığımız hadislerde geçmişti. Müminlerin birbirlerine karşı görevlerinin neler olduğunu öğrendiğimiz hadislerdeki engin hoşgörü, insan saygısı ve sevgisi, öncelikle dikkat etmemiz gereken özelliklerdir.
Bir mümine yardımcı olmak için, onun mümin olma niteliği yeterlidir. Daha önce geçtiği gibi zâlim bile olsa, ‘mümin kardeşimiz’ olma özelliği devam eder. Günahkâr ve fâsık da olsa, mümine yardımdan geri durulmaması gerekir. Çünkü bu alâka ve yardımlaşma, onun imanını korumasına vesile olabilir. Her şeye rağmen, müminler birbirini terk etmemeli, aralarındaki ilişkiyi kesmemelidir.
Küçük bile olsa bir üzüntü, keder, güçlük, sıkıntı bazı insanlar için önemli ve büyük görünür. Böyle bir durumda onlara yardımcı olmak da aynı şekilde önem ifade eder. Bunun neticesinde büyük bir hayra vesile olunabilir. Bizim hiç önemsemediğimiz bazı şeyler, başkaları için öncelikli ve çok önemli bir konu olabilir. Bazı sahâbîlerin nasıl müslüman olduğuna baktığımızda, karşımıza bunun çok çarpıcı örnekleri çıkar. Daha sonraki asırlarda, hatta günümüzde bile bunun misâllerini sıkça görmekteyiz. İnsanın bu özelliğini çok iyi bilen Peygamber Efendimiz, hayatı boyunca yaptıklarıyla bize örnek olduğu gibi bu yönde öğretici ve eğitici emir ve tavsiyelerde de bulunmuşlardır. İnananlara düşen görev, her konuda olduğu gibi bu yönde de Resûlullah Efendimiz’i kendilerine yegâne rehber edinmektir.
Küçük ve önemsiz sayılan herhangi bir sıkıntıyı bile mümin kardeşinden gideren kimseden, Allah (c.c.) kıyamet gününde daha büyük sıkıntıları giderir. Çünkü bir insana hangi şekilde olursa olsun yardımcı olmak bir iyiliktir. Allah Teâlâ: “Kim iyilik getirirse, ona getirdiğinin on katı vardır.” [7] buyurur. İyiliğin karşılığının, yalnız iyilik olacağı da Allah (c.c.)’ın va’didir. [8]
Darda kalana, halinden fayda elde etme veya düştüğü duruma sevinme yerine, ona yardım etme, dinimizin önemli insânî prensiplerinden biridir. Darda kalan, borcunu ödeyemeyen fakirdir. Bu durumda olanın, mümin veya kâfir olması arasında fark gözetilmemiştir. Zaruri ihtiyaçlarını karşılayamadığı için borçlu duruma düşen her insana yardım etmek, İslâm’ın bağlılarına emrettiği âlemşümul prensiplerindendir. Bu yardım, alacaklının borçluya mühlet vermesi, borcunun bir kısmını veya tamamını bağışlaması şeklinde olabilir. Allah Teâlâ’nın buna karşılık mümine dünya ve âhirette kolaylık ihsân etmesi, hemcinslerine karşı yaptığı iyiliğin mükâfatıdır.
Müminlerin görevleri sadece din kardeşlerine yardımcı olmak, iyilik yapmakla sınırlı olmayıp, inancı ve milliyeti ne olursa olsun, bütün insanları kapsayıcı niteliktedir. Nitekim, Kur’an ve Sünnet’in bu konudaki naslarından istinbât olunan hükümler, fıkıh kitaplarımızın ilgili bahislerinde etraflıca ele alınır.
Komşuluk hukuku ve insanlığa karşı görevlerimiz, Allah (c.c.) ve Resûlü’nün emirleri çerçevesinde âdeta kanunlaştırılır. İslâm devletine, yöneticilere ve müslüman fertlere ait görevler ayrı ayrı ele alınıp sayılır. Bütün bunlar, İslâm’ın tüm zamanları ve mekânları kapsayıcı özelliğinin sonucudur. Müslümanların, İslâm’ın bu yönlerini çok iyi anlayıp uygulaması ve insanlık alemine anlatması, özellikle günümüzde mutlaka yerine getirilmesi gereken bir vecibedir.
Müminlerin din kardeşlerine yardımları süreklilik arz etmelidir. Yardım ve iyilik, sürekli oldukça, Allah (c.c.)’ın yardımı da ardı arkası kesilmeksizin devam eder. Çok kere ifade edildiği gibi, bu yardımlar maddî ve manevî olabilir. İslâm, kişinin fiillerini nasıl kalp, dil ve el ile yapılanlar olarak ayırıyorsa, yardım da kalple, dil ve el ile olabilir. Müminin, kardeşinden bir zararı gidermesi veya ona bir fayda sağlaması da yardımdır. Zararı giderme ve fayda sağlama kalbî bir amel olabileceği gibi, bedenî bir fiil de olabilir. Burada aslolan, yapılan iyiliklerin devamlı olması ve bir fiille yetinilmemesidir. Çünkü iyiliğin daha fazlası daha çok iyiliktir.
İbnu Ömer (r.a.)’in rivayetine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanı örterse, Allah da onu kıyamet günü örter."
Hadiste İslâm kardeşliğinin nasıl gerçekleşeceği belirtilmektedir. Görüldüğü üzere müslüman, iman kardeşine karşı bazı vazifelerle mükellef durumda: Zulmetmeyecek, tehlikeye atmayacak, sıkıntısını giderecek, yardımına koşacak ve örtecek ve dolayısıyla işin gerisinde kalarak kardeşinin haline sevinme yerine ona elinden geldiğince yardımda bulunacaktır.
Resûlullah ‘Örtme’ işini mutlak bırakmıştır. Bu sebeple şârihler: ‘Bedenini örtmek, ayıbını örtmek, ihtiyacını örtmek, gıybetini yapmamak suretiyle kusurlarını örtmek vs.’ diye her çeşit örtme'yi anlamışlardır.
Şunu da belirtelim ki, müslümanı örtmek, zulüm veya fesadı örtmeye müncer olmamalıdır. Bazı kusurlar, başkasına tecavüz ve zulüm şeklinde veya fesad, fitne şeklinde olabilir. Böylesi ayıplar örtülmez, yetkililere ihbar edilir. Bu müstehabtır, gıybet değildir. Keza ma'siyet işleyen, o davranışından imkân nisbetinde yasaklanır. Ama âciz kalınır, vazgeçirilemezse, bir fesada sebep olmayacaksa hâkime başvurulur.
Örtülmesi gereken bir ayıpsa, bu halka karşı örtülür. Adamla kendi arasında kalmak şartıyla kusur sâhibi ikâz edilebilir. İbnu Hacer: ‘Örtme işi, işlenmiş, bitmiş günahlar için geçerlidir. Müdahale, ikâz işi, bulaşılmış, yapılmakta olan günah içindir. Vazgeçmediği takdirde hâkime gitmek vaciptir. Bu gıybet değil bilakis vacip olan nasihattır’ demektedir.
Hadis-i şerif müslümanları kardeş ilan ederken mutlak zikretmiştir. Öyleyse bu kardeşliğe hür, köle, bâliğ, mümeyyiz hepsi girer. Öyleyse müslümanın bunlardan birine zulmü haramdır.
Taberânî'nin bir başka tarikten yaptığı rivayette şu ziyade vardır: “Başına gelen bir musibette yardımsız bırakmaz.” Müslim'in bir rivayetinde “...onu tahkir etmez, şer olarak müslümana, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir.” denmiştir.
Bir başka Hadis-i şerif’te: “Mümin kardeşi için, arkasından yaptığı hayır duası kabul olur. Bir melek, Allah bu iyiliği sana da versin. Âmin, der. Meleğin duası reddedilmez.” buyrulmaktadır. Ebû'd-Derdâ (r.a.) rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.v.); “Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mümin yoktur ki melek de: “Bir misli de sana olsun" demesin.” [9] buyurmaktadır.
Bütün bu hadis-i şerifler bize gösteriyor ki, müslüman diğer müslüman kardeşinin aleyhinde değil lehinde olmalı, açıklarını gizlemeli, başına gelen musibetlere sevinmemeli ve güçlüklere seyirci kalmamalıdır. Çünkü sayılan bu güzel hasletler İslam kardeşliğinin birer ilkesidir ve bu ilkeler de binayı meydana getiren birer tuğlalar gibidir.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Hucurât sûresi, 49/10.
[3] Nûr sûresi, 24/19.
[4] Tirmizî, Kıyâmet, 54.
[5] Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayırca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38.
[6] Müslim, Zikr, 38; İbni Mâce, Mukaddime, 17.
[7] En’âm sûresi, 6/160.
[8] Rahmân sûresi, 55/60.
[9] Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2733); Ebû Dâvud, Salât 364, (1534).