In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Foolishness
Bad Character

Foolishness

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

BELÂHET

‘Belahet’,

normal seviyede zeka ve görüş sahibi olmamak demektir. Zihni soğuk adamlara

denir ki, bir nevi ahmaklıktır. Bununla hasta olan kişiler, iyi ve kötüyü ayırt

etme gücüne sahip olmadıklarından kendilerini şehvet ve gazap kuvvetinin

ifratından güç kurtarabilirler. Bu sebepten böyle kişilerle dostluk kurmak ve

onlarla beraber olmak onları işe karıştırmak uygun değildir.

Kur'ân-ı

Kerîm'de iki çeşit ahmaklıktan

bahsedilmektedir. Bunlardan birinci sınıf, kâfirler ve müşrikler olup, Allah

Teala bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır: "Çünkü

onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeble düşünemez ve idrak

edemezler." [1]

Ebu Cehil, Ebu Lehep, Muğire b. Şu'be v.b. kimseler kalpleri mühürlü, sağır

kör ve dilsiz olduklarından hidayete eremediler. Bu yüzden onlar: ‘Biz sana

inanırsak Kureyş'in kadınları bizi ayıplar’ veya ‘Peygamberlik bize gelmeliydi.

Çünkü bizim malımız ve çocuklarımız daha çoktur’ diyerek akıl ve mantık dışı

şeyler söylemişlerdir. Öyle ki, Resûlullah (s.a.v)’in hak peygamber olduğunu

çok iyi bildikleri halde ahmaklıkları

sebebiyle inat ve inkâr etmişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen ikinci sınıf

ahmağa gelince, bunlar kendilerini akıllı zannedenlerdir. Dünyevî arzu ve istekleri

kendilerini gaflete sürüklediği için, hakikat onlara perdelenmiştir. Bu gibiler

ancak bir felakete uğradıklarında kısmen uyanabilirler.

Hz. Aişe

(r.a.) anlatıyor: ‘Bir adam, Resûlullah (s.a.v.)'ın huzuruna girmek için izin

istemişti. Resûlullah (s.a.v.): "Bir

aşiretin kardeşi ne kötü!" buyurdu. Ama adam girince ona iyi davrandı,

yumuşak sözle hitap etti. Adam gidince: ‘Ey Allah'ın Resulü! Adamın sesini

işitince şöyle şöyle söyledin. Sonra yüzüne karşı mültefit oldun, iyi

davrandın’ dedim. Şu cevabı verdi: "Ey

Aişe! Beni ne zaman kaba buldun? Kıyamet günü, Allah Teala hazretlerinin

yanında mevkice insanların en kötüsü, kabalığından korkarak halkın kendini

terkettiği kimsedir." [2]

Bazı

rivayetlerde, Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına gelen bu kimseye el-Ahmaku'l-Muta'

(itaat edilen ahmak) denmiştir. Yanına geldiği zamanki Resûlullah (s.a.v.)'ın

iltifatını, onun kalbini kazanarak kavminin Müslüman olmasını sağlama ümidiyle

yapmıştır. Çünkü Uyeyne, kavminin reisi idi. Bu hususta âlimler, Resûlullah

(s.a.v.)'ın davranışının kötü olan gıybete girmediğini, dış güzelliğine aldanan

bir kısım insanlara ondan herhangi bir zarar gelmesinden korkan kimseye,

insanları onun şerrinden kurtarmak için, muttali olduğu bu durumu haber vermesi

gerektiğini belirtirler. Ancak bunu paraya binaen değil, hayırhahlık niyetiyle

yapmalıdır.

Mevlana,

ahmaklık hakkında şöyle buyuruyor: ‘Ahmaklardan kaç ki, İsa

(a.s.) onlardan kaçtı. Ahmakla sohbet nice kanlar dökmüştür.’ [3]

Tarihte

üzücü bir olay olarak yer alan Timur ile Yıldırım Bayezid'in Ankara muharebesi,

ahmakça bir inatlaşmanın neticesinden başka bir şey değildir. Çünkü muharebe

sonunda, on binlerce müslüman kanı dökülmüş, birçok kadın dul ve çocuk yetim

kalmıştır. Bu facialara sebeb olan Timur dört bin kilometre yol yürümüş

olmasına rağmen sonuçta eli boş olarak geri dönmüştür.

Kur'ân-ı

Kerîm, benzer misali Kalem süresinde şöyle hikaye eder: "Yemenin San'a

şehri yakınında bir zâtın üzüm, hurma ve ekin bahçesi vardı. O, ekin toplama

zamanı gelince fukara, zayıf ve gariplere bolca pay ayırırdı". Vefat

edince oğulları: ‘Ailemiz oldukça kalabalık, malımız da az, bu yüzden fakirlere

vermeyelim. Onlar gelip istemeden mahsulleri toplayalım’ diyerek ahitleştiler.

Ayrıca: Tarlaya erken gidelim ki, hiç bir yoksul yanımıza sokulmasın diye de

birbirlerine fısıltı halinde tavsiye de bulundular.

Tarlalarına

ulaştıklarında ise şaşkın bir vaziyette, ‘Şüphesiz biz yanlış yere geldik’

dediler. Çünkü tarlaları harabe haline dönmüş, simsiyah kesilmişti. Nihayet

bunlar, ibret-i İlahiyye'yi idrak ederek :’Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz,

azgın kimselermişiz!’ diyerek ahmakça tasavvurlarının kurbanı oldular. Bu hadise anlatıldıktan sonra Hakk Teala Hazretleri şöyle

buyurmuştur: "İşte azap böyledir.

Ahiret azabı ise daha büyüktür! Keşke bilselerdi!...." [4]

Ahmaklık, neticede

gafleti doğurur. Gaflet ise yaşanan anın, meçhul bir istikballe değiştirilmesi

ve gelecek endişesi taşımamaktır. Bu yüzden Hakk Teala, "gafillerden

olma" buyurmakla, esasen insanın gaflete düşmesine sebep olan

ahmaklığı yermektedir. Ahmaklıktan kurtulan, Rabb'ine yakın olur. O'na

yakın olan da ilahi tasarrufa sahip olur. Allah (c.c.)'ın veli kulları,

toplumun en akıllı, idrak ve şuur bakımından en üstün kimseleridir. [5]

Ahmaklık

denildiği zaman akla devekuşu örneği gelmektedir. Bir canlı, tehlike karşısında

başını kuma sokarak: ‘Ben kimseyi görmüyorum, kimse de beni görmüyor’ diye

düşünecek kadar ahmak olabilir miydi? Bunun yanında bazı şaşkınların papağan

kuşu gibi birkaç söz belleyip anlayışlılık taslamaları gayet gülünç olur.

Dikkat sahibi kibar kişiler onları konuşturarak ve içlerinden ‘koca aptal!’

diyerek eğlenirler. Bazı cin fikirli kurnaz adamların da işlerini gördürmek

için şaşkın göründükleri anlaşılıyor. Bu tarz takınılan tavırlar o kadar övülen

bir durum değilse de tedbir, sağlamlık, hayır niyetiyle olduğu ve edep

sınırından çıkılmadığı zaman iş, gaye ve şahsına göre bir çare olabilir.

Gerçek

akıllılık, ilahi emirlere itaat etmektir ki, işte asıl ve yerinde olan mümin

tavrı budur. Bu aynı zamanda ebediyete ciddi bir hazırlığın icabıdır. Nitekim

Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk, akıl konusunda şöyle buyurmaktadır: "Ey akıl

sahipleri benden korkun!" [6]

Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret

alır" [7]

"Ancak akıl sahipleri anlar." [8]

Ayrıca bir

adam Hz. Peygamber'e (s.a.v) çok methedildiğinde Efendimiz (s.a.v.) üç defa:

"Aklı nasıl?" diye sormuştur. Bir başka hadislerinde ise: "Akıllı kimse, nefsini heva ve

hevesine uymayan ve ölümden sonrası için hazırlık yapandır" [9] buyurmuştur.

Belâhet

Hastalığından Kurtuluş Yolu

Cenab-ı Hakk akıl sahiplerine, isyan noktasına getirecek tecellî ve ibretli

hadiselerden ders almalarını öğütler. Dünyanın, aldanış ve hüsran yurdu;

hayatın ise, beşik ile tabut arasında dar bir koridor olduğu gerçeğini

bildirir. Ayrıca bu fanî hayatın kullukla hedefinin belirlenmesini ve nasıl

yaşanılırsa yaşanılsın dünyada son durağın kabir olacağını ikaz eder. Cenab-ı

Allah müslümanın iyi ile kötüyü; doğru ile yanlışı, adalet ile zulmü; güzel ile

çirkini ayırt edebilecek bir seviye de olmasını, aklını kullanarak doğruya

ulaşmasını istemektedir. Aynı zamanda düşünmeden, istişare etmeden, geçmişten

ders almadan hareket etmemesini de istemektedir. Akıl sahibi olmak bunu

gerektirmektedir.

[1] Bakara sûresi, 2/171.

[2] Buharî, Edeb, 38; Müslim, Birr, 73; Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 4; Ebu Davud, Edeb, 6.

[3] Mesnevi, Mevlana Celaleddin-i Rûmi.

[4] Kalem sûresi, 68/10–30.

[5] Osman Nuri Topbaş, Kahr-ı İlahi: Ahmaklık, Altınoluk.

[6] Bakara sûresi, 2/197.

[7] Bakara sûresi, 2/269.

[8] Ra'd sûresi, 13/19.

[9] Tirmizi, Kıyamet, 5; İbn Mace, Zühd, 31.