Foolishness
BELÂHET
‘Belahet’,
normal seviyede zeka ve görüş sahibi olmamak demektir. Zihni soğuk adamlara
denir ki, bir nevi ahmaklıktır. Bununla hasta olan kişiler, iyi ve kötüyü ayırt
etme gücüne sahip olmadıklarından kendilerini şehvet ve gazap kuvvetinin
ifratından güç kurtarabilirler. Bu sebepten böyle kişilerle dostluk kurmak ve
onlarla beraber olmak onları işe karıştırmak uygun değildir.
Kur'ân-ı
Kerîm'de iki çeşit ahmaklıktan
bahsedilmektedir. Bunlardan birinci sınıf, kâfirler ve müşrikler olup, Allah
Teala bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır: "Çünkü
onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeble düşünemez ve idrak
edemezler." [1]
Ebu Cehil, Ebu Lehep, Muğire b. Şu'be v.b. kimseler kalpleri mühürlü, sağır
kör ve dilsiz olduklarından hidayete eremediler. Bu yüzden onlar: ‘Biz sana
inanırsak Kureyş'in kadınları bizi ayıplar’ veya ‘Peygamberlik bize gelmeliydi.
Çünkü bizim malımız ve çocuklarımız daha çoktur’ diyerek akıl ve mantık dışı
şeyler söylemişlerdir. Öyle ki, Resûlullah (s.a.v)’in hak peygamber olduğunu
çok iyi bildikleri halde ahmaklıkları
sebebiyle inat ve inkâr etmişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen ikinci sınıf
ahmağa gelince, bunlar kendilerini akıllı zannedenlerdir. Dünyevî arzu ve istekleri
kendilerini gaflete sürüklediği için, hakikat onlara perdelenmiştir. Bu gibiler
ancak bir felakete uğradıklarında kısmen uyanabilirler.
Hz. Aişe
(r.a.) anlatıyor: ‘Bir adam, Resûlullah (s.a.v.)'ın huzuruna girmek için izin
istemişti. Resûlullah (s.a.v.): "Bir
aşiretin kardeşi ne kötü!" buyurdu. Ama adam girince ona iyi davrandı,
yumuşak sözle hitap etti. Adam gidince: ‘Ey Allah'ın Resulü! Adamın sesini
işitince şöyle şöyle söyledin. Sonra yüzüne karşı mültefit oldun, iyi
davrandın’ dedim. Şu cevabı verdi: "Ey
Aişe! Beni ne zaman kaba buldun? Kıyamet günü, Allah Teala hazretlerinin
yanında mevkice insanların en kötüsü, kabalığından korkarak halkın kendini
terkettiği kimsedir." [2]
Bazı
rivayetlerde, Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına gelen bu kimseye el-Ahmaku'l-Muta'
(itaat edilen ahmak) denmiştir. Yanına geldiği zamanki Resûlullah (s.a.v.)'ın
iltifatını, onun kalbini kazanarak kavminin Müslüman olmasını sağlama ümidiyle
yapmıştır. Çünkü Uyeyne, kavminin reisi idi. Bu hususta âlimler, Resûlullah
(s.a.v.)'ın davranışının kötü olan gıybete girmediğini, dış güzelliğine aldanan
bir kısım insanlara ondan herhangi bir zarar gelmesinden korkan kimseye,
insanları onun şerrinden kurtarmak için, muttali olduğu bu durumu haber vermesi
gerektiğini belirtirler. Ancak bunu paraya binaen değil, hayırhahlık niyetiyle
yapmalıdır.
Mevlana,
ahmaklık hakkında şöyle buyuruyor: ‘Ahmaklardan kaç ki, İsa
(a.s.) onlardan kaçtı. Ahmakla sohbet nice kanlar dökmüştür.’ [3]
Tarihte
üzücü bir olay olarak yer alan Timur ile Yıldırım Bayezid'in Ankara muharebesi,
ahmakça bir inatlaşmanın neticesinden başka bir şey değildir. Çünkü muharebe
sonunda, on binlerce müslüman kanı dökülmüş, birçok kadın dul ve çocuk yetim
kalmıştır. Bu facialara sebeb olan Timur dört bin kilometre yol yürümüş
olmasına rağmen sonuçta eli boş olarak geri dönmüştür.
Kur'ân-ı
Kerîm, benzer misali Kalem süresinde şöyle hikaye eder: "Yemenin San'a
şehri yakınında bir zâtın üzüm, hurma ve ekin bahçesi vardı. O, ekin toplama
zamanı gelince fukara, zayıf ve gariplere bolca pay ayırırdı". Vefat
edince oğulları: ‘Ailemiz oldukça kalabalık, malımız da az, bu yüzden fakirlere
vermeyelim. Onlar gelip istemeden mahsulleri toplayalım’ diyerek ahitleştiler.
Ayrıca: Tarlaya erken gidelim ki, hiç bir yoksul yanımıza sokulmasın diye de
birbirlerine fısıltı halinde tavsiye de bulundular.
Tarlalarına
ulaştıklarında ise şaşkın bir vaziyette, ‘Şüphesiz biz yanlış yere geldik’
dediler. Çünkü tarlaları harabe haline dönmüş, simsiyah kesilmişti. Nihayet
bunlar, ibret-i İlahiyye'yi idrak ederek :’Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz,
azgın kimselermişiz!’ diyerek ahmakça tasavvurlarının kurbanı oldular. Bu hadise anlatıldıktan sonra Hakk Teala Hazretleri şöyle
buyurmuştur: "İşte azap böyledir.
Ahiret azabı ise daha büyüktür! Keşke bilselerdi!...." [4]
Ahmaklık, neticede
gafleti doğurur. Gaflet ise yaşanan anın, meçhul bir istikballe değiştirilmesi
ve gelecek endişesi taşımamaktır. Bu yüzden Hakk Teala, "gafillerden
olma" buyurmakla, esasen insanın gaflete düşmesine sebep olan
ahmaklığı yermektedir. Ahmaklıktan kurtulan, Rabb'ine yakın olur. O'na
yakın olan da ilahi tasarrufa sahip olur. Allah (c.c.)'ın veli kulları,
toplumun en akıllı, idrak ve şuur bakımından en üstün kimseleridir. [5]
Ahmaklık
denildiği zaman akla devekuşu örneği gelmektedir. Bir canlı, tehlike karşısında
başını kuma sokarak: ‘Ben kimseyi görmüyorum, kimse de beni görmüyor’ diye
düşünecek kadar ahmak olabilir miydi? Bunun yanında bazı şaşkınların papağan
kuşu gibi birkaç söz belleyip anlayışlılık taslamaları gayet gülünç olur.
Dikkat sahibi kibar kişiler onları konuşturarak ve içlerinden ‘koca aptal!’
diyerek eğlenirler. Bazı cin fikirli kurnaz adamların da işlerini gördürmek
için şaşkın göründükleri anlaşılıyor. Bu tarz takınılan tavırlar o kadar övülen
bir durum değilse de tedbir, sağlamlık, hayır niyetiyle olduğu ve edep
sınırından çıkılmadığı zaman iş, gaye ve şahsına göre bir çare olabilir.
Gerçek
akıllılık, ilahi emirlere itaat etmektir ki, işte asıl ve yerinde olan mümin
tavrı budur. Bu aynı zamanda ebediyete ciddi bir hazırlığın icabıdır. Nitekim
Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk, akıl konusunda şöyle buyurmaktadır: "Ey akıl
sahipleri benden korkun!" [6]
Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret
alır" [7]
"Ancak akıl sahipleri anlar." [8]
Ayrıca bir
adam Hz. Peygamber'e (s.a.v) çok methedildiğinde Efendimiz (s.a.v.) üç defa:
"Aklı nasıl?" diye sormuştur. Bir başka hadislerinde ise: "Akıllı kimse, nefsini heva ve
hevesine uymayan ve ölümden sonrası için hazırlık yapandır" [9] buyurmuştur.
Belâhet
Hastalığından Kurtuluş Yolu
Cenab-ı Hakk akıl sahiplerine, isyan noktasına getirecek tecellî ve ibretli
hadiselerden ders almalarını öğütler. Dünyanın, aldanış ve hüsran yurdu;
hayatın ise, beşik ile tabut arasında dar bir koridor olduğu gerçeğini
bildirir. Ayrıca bu fanî hayatın kullukla hedefinin belirlenmesini ve nasıl
yaşanılırsa yaşanılsın dünyada son durağın kabir olacağını ikaz eder. Cenab-ı
Allah müslümanın iyi ile kötüyü; doğru ile yanlışı, adalet ile zulmü; güzel ile
çirkini ayırt edebilecek bir seviye de olmasını, aklını kullanarak doğruya
ulaşmasını istemektedir. Aynı zamanda düşünmeden, istişare etmeden, geçmişten
ders almadan hareket etmemesini de istemektedir. Akıl sahibi olmak bunu
gerektirmektedir.
[1] Bakara sûresi, 2/171.
[2] Buharî, Edeb, 38; Müslim, Birr, 73; Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 4; Ebu Davud, Edeb, 6.
[3] Mesnevi, Mevlana Celaleddin-i Rûmi.
[4] Kalem sûresi, 68/10–30.
[5] Osman Nuri Topbaş, Kahr-ı İlahi: Ahmaklık, Altınoluk.
[6] Bakara sûresi, 2/197.
[7] Bakara sûresi, 2/269.
[8] Ra'd sûresi, 13/19.
[9] Tirmizi, Kıyamet, 5; İbn Mace, Zühd, 31.