In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Extremism / Excess
Bad Character

Extremism / Excess

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

Aşırılık, sözlükte ‘radikallık, ifrat, bir şeye gerekenin üzerinde önem vermek’ demektir. Aşırılık, mutedil olmanın iki zıt kutbundan biri olan ifrat şeklinde de ifade edilmektedir. Bu özellik, bir davranışı gereğinden fazla yapmak, bir fikri ileri derece de savunmak şeklinde insanlarda ortaya çıkar. Bu durum dinimizin yasakladığı bir özelliktir.

“Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.” [1]

Ayet-i kerime de aşırılık yapanların, nefislerin bitmez tükenmez kötü arzularına uyan gafil insanlar olduklarını ifade etmektedir. Pek çok ayette aşırıya gidilmemesi emredilmektedir: "O halde sen, beraberindeki tövbe edenlerle beraber emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et! Aşırı gitmeyin. Çünkü O, ne yaparsanız görücüdür." [2]

‘Resûlullah (s.a.v.), Akabe (taşlaması) sabahı, bineğinin üzerindeyken: "Bana (taş) toplayıver!" dedi. Ben de (şehadet ve başparmaklarla atılabilecek büyüklükte) ufak taşlardan onun için topladım. Avucuna koyduğum sırada: "İşte bunlar gibi. Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekileri, dinde aşırılıkları helâk etmiştir!" dedi." [3]

"Hiçbir şeyde ifrat ve tefrite düşmeyin, sevdiğinizi fazla sevmek, sevmediğinize fazla buğzetmek yaraşmaz... Dinî meselelerin inceliklerine fazla inmeyin, sebep ve illetlerini aramada aşırı gitmeyin..." demişler, ifrat ve tefritin itikadda ve amelde olabileceğine dikkat çekmişlerdir. Bizden öncekilerden Hristiyanların Hz. İsa (a.s.)’yı ifrat derecede sevme sonucu ilahlaştırarak sapıklığa düştükleri ve böylece helak oldukları da örnek olarak verilmiştir.

Peygamber (s.a.v.)'in bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk da Resûlullah (s.a.v.)'in yanına dönüp (gelip) aynen onun gibi namaz kılmaya başladılar. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onlara yönelerek şunu söyledi: "Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah'a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır." [4]

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ailesi bir iş yapınca onu sâbit kılardı. (artık terk etmez devamlı yapardı.)

Resûlullah (s.a.v.) her şeyde aşırılığa gidilmemesini tavsiye buyurmaktadır. Kefenin boyutları ve kalitesi hakkında bile esasları koymaktadır. "Kefen (e fazla ödeme)de ileri gitmeyin. Çünkü çabuk çürütülür." [5]

Hadiste, kefen için çok kıymetli kumaş kullanılmaması, bu hususta aşırılık ve mübalağadan kaçınılması talep edilmektedir. Çürüyecek diye çok kalitesiz kefenliğin kullanılması da tavsiye edilmemiştir.

Bir başka hadislerinde "Ey Kurrâ cemâati, doğru yolda gidin. Siz çok öne geçmiş kimselersiniz. Eğer (doğru yoldan ayrılarak, ifrat ve tefritle), sağa sola meyledecek olursanız (kötülükte çok öne geçmiş bulunarak) büyük bir sapıklığa düşmüş olacaksınız" buyurmaktadır. [6]

Hadis-i şerif toplumun önünde ilerleyen ve toplumu yönlendiren insanların (alim, kurra…) doğru yoldan ayrıldıkları takdirde büyük bir dalalete düşeceklerini belirtmektedir. Çünkü aşırılığa gittiklerinde kendileriyle birlikte toplumu aşırılığa sürükleyeceklerdir. Sonuçta kendileri ile birlikte toplumu da dalalete sürükleyeceklerdir. Bunun vebalini ödemek kolay değildir. O yüzden âlimlerin doğru yoldan gitmesi hata yapmamaları gerekmektedir.

Efendimiz (s.a.v.) gerek kendisi ve gerekse başkasının kabrini mescid olarak kabul etmeyi de yasaklamıştır. Çünkü tazim ve hürmette ifrat ve mübalâğaya düşülerek fitneye düşülmesinden korkmuştur. Bu durum, insanları küfre bile götürebilirdi. Nitekim geçmiş ümmetlerde bunun örneği çokça görülmüştür.

Bir başka hadislerinde "Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın, sabah vaktinde, akşam vaktinde, bir miktar da gecenin son kısmında yürüyün (ibadet edin), ağır ağır hedefe varabilirsiniz. Unutmayın ki sizden hiç kimseye, yaptığı amel, cenneti kazandırmayacaktır" buyurdu. ‘Sen de mi (amelinle cennete gidemeyeceksin) ey Allah'ın Resûlü?’ dediler. "Evet, ben de” dedi ve ekledi: “Allah affı ve rahmeti ile muamele etmezse ben de!" [7]

Buhârî ve Nesâî'de gelen bir başka rivayette: "Bu din kolaylıktır. Kimse (aşırı gayretle) dini geçmeye çalışmasın, (başa çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve) galibiyet dinde kalır." buyrulmuştur. "Orta yolu tutmak, güzele yakın olanı aramak" ifadesinde Resûlullah (s.a.v.) daha ziyade vasatı, orta yolu, mutedilliği hedef olarak göstermektedir. Çünkü en iyinin hududu yok, mükemmelliğin aranması, sonu gelmeyen vesveselerin içinde boğulmaya sebep olabilir. Aslında bu hadisin maksadı, ibadetle mükemmelliği aramayı yasaklamak değildir. Zira bu övülmüş olan davranışlardandır. Bilakis, usanmaya sebep olacak ifrâtı, aşırılığı yahut en faziletliyi terk etmeye veya farzı vaktinde yapmaya mani olacak nâfile ibadetlerdeki abartıları yasaklamaktadır. Sözgelimi bütün gece nafile namaz kılarak uyanık kalan birisi, gecenin sonuna doğru uykusu ağır basınca biraz kestirmek için yatar, fakat uyanamadığı için sabahı cemaatle kılamaz veya en faziletli vaktini kaçırır yahut da güneşin doğmasına kadar uyanamayarak farz vaktini kaçırır ve kazaya bırakır. Nitekim Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde gelen bir rivayette Resûlullah (s.a.v.) şöyle demiştir: "Siz mübâlağa ile dinde hedefe ulaşamazsınız, dini en iyi tatbik şekliniz kolaylıktır." [8]

"Her amelin bir coşkusu, her coşkunun da bir gevşemesi vardır. Kimin (asıl) coşkusu sünnetimden yana olursa, o mutlaka kurtulmuştur. Kimin de istek, arzu ve rağbeti sünnet dışına yönelik olursa, o helak olmuştur” [9]

Hadisimize ait rivayetlerin büyük çoğunluğu, ibadete düşkünlüğü ile meşhur olan sahabî Abdullah b. Amr (r.a.)’dan gelmektedir. Rivayetlerin genelde mana akışı -bazı kelime farklılıklarına rağmen- hemen hemen aynıdır. Zaten hadisin söyleniş sebebi de Abdullah b. Amr (r.a.)'ın, evlendiği günden itibaren hanımını ihmal edecek dereceye varan ibadet düşkünlüğüdür. Babasının durumu Hz. Peygamber (s.a.v.)'e haber vermesi üzerine Efendimiz, Abdullah (r.a.)'ı Kur'an okumak, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi ibadetler konusunda itidale davet etmiş, mevcut güç ve iştihasının uzun vadede devam etmeyebileceği, ona göre şimdiden orta bir yolla bu ibadetleri yapmasının daha uygun olacağı ikazında bulunmuş ve sonunda da hadisimizdeki ölçüyü hatırlatmıştır: “Her ibadet edenin bir hızlı dönemi, her ibadetin zevk ve şevkle çokça icra edildiği bir safhası vardır. Yine her amelin ve abid'in bir de gevşeme, bıkkınlık ve güçsüzlük dönemi vardır. Kimin arzusu, zevki ve şevki sünnetteki ölçülere bağlılık şeklinde gerçekleşirse, başka bir rivayete göre-, kimin gönlü sünnetteki uygulamaya ısınır, ona alışır, onunla yetinirse, o kurtulmuştur. Kim de bunun dışında bir uygulamaya iltifat ederse, eninde sonunda perişan oldu demektir."

Bu hadis-i şerifin Hz. Ebû Hureyre (r.a.)'den gelen rivayetinin son kısmında da biraz farklı olarak şu değerlendirme yer almaktadır: "Kim bu şiddetli arzu ve bıkkınlık dönemlerini sünnet ölçüsüne yaklaştırır ve o çizgide tutabilirse, onun kurtuluşa ereceğini umunuz! Yok, eğer aşırılığı (ifrat ve tefriti) sebebiyle parmakla gösterilecek bir duruma gelmişse, onu bir şey zannedip önemsemeyin."

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu son uyarısını şöyle anlamak da mümkün gözükmektedir: ‘Orta yolu gözeten, sırat-ı müstakimde olan, hırslılık ifratından ve gevşeklik tefritinden uzak kalmaya çalışan kişinin kurtulacağını umunuz. Onun insanlar arasındaki şöhretine ve insanların onun hakkındaki kanaatlerine kıymet vermeyiniz.’ [10]

Aşırılıktan Kurtuluş Yolu İstikamet Üzere Olmak, Mutedil Olmaktır.

İstikameti tutturmak ve bunu sürdürmek zor iştir. Çünkü istikamet, alışkanlıkları aşmak; âdet ve suretlerin dışına çıkmak, hakikî bir sıdk duygusuyla Hakk'ın huzurunda durmaktır. Bunun için Allah Resûlü (s.a.v.): "Her ne kadar tam olarak yerine getiremeseniz bile istikamet üzere olun." buyurmakta ve ardından: "En hayırlı ameliniz namaz kılmaktır. Abdeste ancak mümin olan devam eder" [11] demektedir. Bu beyandan namaz kılıp sürekli abdestli bulunmaya özen gösterenin davranışlarında zikzak çizmeyeceği, aşırılığa düşmeyeceği anlaşılmaktadır.

İstikamet, ihlâs sınırları içinde ifrat ve tefritten uzak, sünnet çizgisine uygun bir biçimde yaşamaktır. Bu tür bir istikamette amel ve aksiyon vardır. İstikamet ehli amel sırasında bütün gücünü kullanmakla birlikte, nefsine karşı zulme varacak aşırılıktan veya gevşeklik sayılacak tefritten sakınır ve orta yolu izler. Kasıt ve yönelişi sadece Hakk'a olur. Amellerini emredilen sünnet ölçüsünde gerçekleştirir. İfrat ve tefrit sünneti; riya ile amel ve amelde gevşeklik de aksiyonu yaralar; kulu istikametten ayırır. Bunun için kurtuluş orta yoldadır.

İstikamet her şeyin kendisiyle tam olduğu, kemal bulduğu bir derecedir. Her türlü hayrın meydana gelmesi istikametle mümkündür. Sözünde, özünde, işinde ve halinde istikamet üzere olmayanın gayretinin boşa gideceğini Allah (c.c.) şu ayet-i kerime ile temsilî olarak: "İpliği güzel bir şekilde eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın!" [12] diye anlatır.

İstikameti hayatın bir parçası, ibadet ve tâatın mihenk taşı haline getirenlere iki ayrı surede, birbirine yakın ifade ve lafızlarla iltifatlarda bulunulmaktadır: "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra istikamet üzere devam edenlere melekler ölümleri anında: "Korkmayınız, üzülmeyiniz size vaad olunan cennete sevininiz." diyeceklerdir." [13]

"Doğrusu Rabbimiz Allah'tır deyip de istikamet üzere gidenlere korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar cennet ehlidir. İşlediklerine karşılık olarak orada ebedi kalacaklardır." [14]

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.)'in temiz hanımlarının evlerine bir grup erkek gelerek Resûlullah (s.a.v.)'ın evdeki ibadetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca sanki bunu az bularak: ‘Resûlullah (s.a.v.) kim, biz kimiz? Allah (c.c.) O'nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O'na az ibadet de yeter) dediler. İçlerinden biri: ‘Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım’ dedi. İkincisi: ‘Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiçbir gün terk etmeyeceğim’ dedi. Üçüncüsü de: ‘Kadınları ebediyen terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim’ dedi. (Bilâhere durumdan haberdar olan) Hz. Peygamber (s.a.v.) onları bularak: "Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Halbuki Allah'a yemin olsun Allah'tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazan oruç tutar, bazan yerim; namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. (Benim sünnetim budur), kim sünnetimi beğenmezse benden değildir" [15] buyurdu.

Bir başka hadislerinde "Siz, sizce bilinmeyen kaderdeki yazınızla amel etmeye kalkmayın. Siz sizden isteneni yapmaya gayret edin. Allah sizi sizden istenene uyup uymadığınıza göre hesaba çekecek. Öyleyse siz ifrat ve tefrite gitmeden emredilen doğruyu işlemeye çalışın, cennetlik ve cehennemlikler, en sonunda kaderlerindeki amele muvaffak edileceklerdir. Hüküm, en son amellerine göre olacaktır. Bilmediğiniz kaderi düşünmeden, size öğretilen bu esasa uygun olarak çalışın, sonunuzun iyi amelle kapanması için gayret sarf edin!" manasında olmak üzere "Siz amelinizle doğruyu ve istikameti arayın, itidali koruyun. Zîra cennetlik olanın ameli cennet ehlinin ameliyle sonlanır.." buyurur.

Allah Teâlâ, “Gerçekten de onların her biri öyle kimselerdir ki, yaptıklarının karşılığını Rabbin kendilerine hakkiyle ödeyecektir. Çünkü O, onların yaptıkları her şeyden haberdardır” [16] ayetinde herkesin amellerinin karşılığını tam olarak vereceğini ve yapılan her şeyden haberdar olduğunu belirttikten sonra Resûl-i Ekrem (a.s.) Efendimizi ihtiyarlatacak kadar ağır bir mana ifade eden sonraki ayette şöyle buyurmuştur: "O halde sen, beraberindeki tövbe edenlerle beraber emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et! Aşırı gitmeyin. Çünkü O, ne yaparsanız görücüdür." [17]

İstikamet, müstakim olmak, doğru dürüst davranmak, istenilen şekilde hareket etmek demektir. Ayet-i kerimede amaçlanan anlam ise Allah (c.c.)'ın vahdaniyet (birlik) ve rubûbiyetini (Rab oluşunu) tasdik ve ikrar edip şirke dönmeksizin o ikrarda sabit olarak gereğince gitmektir. İnsanın davranışlarında ifrat ve tefritten sakınarak itidali muhafaza etmesi de istikamet anlamına gelir. Nitekim Rasûlullah Efendimizin Sahabe-i Kiramdan bazılarının ifrat derecesine varan davranışlarını benimsemediklerini, aksine bu davranışların belli ölçüler içerisinde cereyan etmesi gerektiğini tavsiye ettiklerini görmekteyiz.

"Seninle beraber tövbe edenler de yani şirkten tövbe edip de imanda sana iştirak ederek beraberinde bulunan Müslüman olan her kimse de senin gibi müstakim olsun. Ve azmayın Allah'ın tayin ettiği huduttan çıkmayın. İstikamet çizgisinden kayıp da ifrat ve tefrite sapmayın. Aşırı gitmeyin. Çünkü o Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir."

İstikamet üzere olanları Hak Teâlâ şu şekilde müjdelemektedir: “Haberiniz olsun ki "Rabbimiz Allah" deyip de sonra istikamet üzere doğru gidenler yok mu? Onların üzerine melekler iner: Korkmayın, mahzun olmayın, vadolunup durduğunuz cennet ile neşeli olunuz. Bizler sizin hem dünya hayatında hem ahirette dostlarınızız. Ve size orada nefislerinizin hoşlanacağı var. Hem size orada ne istersiniz var. Mağfiret ve rahmetine nihayet olmayan Allah'tan bir konukluk ikramiye olarak"

[1] Kehf sûresi, 18/28.

[2] Hûd sûresi, 112.

[3] Nesâî, Hacc, 217.

[4] Buhârî, İman, 16; Müslim, Salât, 283; Muvatta, Salâtu'l-Leyl, 4; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl, 1.

[5] Ebu Davud, Cenaiz, 35.

[6] Buharî, İ'tisam, 2.

[7] Buhari, Kitabü`l-Merzâ, 1918.

[8] Müsned, Ahmed b. Hanbel.

[9] İbn Hibban, Sahih, l, 172; Ahmed b. Hahbel, II, 158, 165, 188, 210; Tirmizî, kıyame 21.

[10] Camiu'l-usul, İbnu'l-Esir, l, 314.

[11] Muvatta, Taharet, 4; İbn Mâce, Tahâret, 4; İbn Hanbel, V,280.

[12] Nahl sûresi, 16/92

[13] Fussilet sûresi, 41/30

[14] Ahkaf sûresi, 46/13–14.

[15] Buhârî, Nikah, 1; Müslim, Nikah, 5; Nesâî, Nikah, 4,

[16] Hûd sûresi, 111.

[17] Hûd sûresi, 112.