In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Exaggeration
Bad Character

Exaggeration

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

MÜBALÂĞA

‘Mübalâğa’, bir şeyi veya bir kimsenin sevilen yahut sevilmeyen durumunu büyülterek söylemek, yani onun özelliklerini açıklamakta aşırı gitmek, olduğundan fazla göstermek demektir. [1] Veya konuşurken, sesleri boğazı zorlayarak çıkartmak, secili ve belagatli bir dil kullanmaya çalışmak, mukaddimeler ve benzetmelerde bulunarak yapmacık sözler söylemek ve bunun sonucunda da bir konuyu normalin dışında gösterme gayretidir.

Türkçemizdeki ‘abartma’ kelimesi mübalağa ile aynı anlamdadır.

İyi bir müslüman, ölçülü ve dengeli bir insan, her türlü davranışında, işinde ve sözünde haddi aşmaktan, taşkınlık yapmaktan ve mübalağadan sakınır. Bu prensiplere uymayanlar, dünyada birtakım belâ ve musibetlere uğrar, âhirette de cezayı hak ederler. Böyle kimseler, başka insanlar tarafından sevilmezler. Kendilerinden uzak durulmak istenen kişiler konumuna düşerler.

Kur’an’ı Kerim, müminlerin sözleriyle davranışlarının uyum içinde olmasını, onlardan yapmadıkları bir şeyi söylememeleri gerektiğini istemektedir. Ve bu durumun Cenâb-ı Hak tarafından sevilmeyen bir tutum olduğunu anlatmaktadır. Nitekim bu konuda bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” [2]

Bu ayette, inananların yapmayacakları şeyleri söylememeleri, abartmalardan kaçınmaları istenmekte ve abartmalarla övünmeye çalışmanın, Allah (c.c.)’ın gazabına neden olacağı bildirilmektedir. Yine Gerçek Müslümanın söylediği sözle, yaptığı işin tutarlı olması gerekir. Ne söylüyorsa, onu bizzat yaparak göstermelidir. Asla abartma ve aşırılık yoluna gitmemelidir. Şayet yapmaya niyeti veya gücü yoksa, o zaman susmalıdır. Çünkü bir kimsenin yapmadığı bir şeyi söylemesi Allah (c.c.) katında en kötü amellerdendir. Ve o kimse Allah (c.c.)’ın azabını hak etmiştir. Ayrıca müminlik iddiasında bulunan bir kimseye bu şekilde davranmak yakışmaz. Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle bir özelliğin müminliğin değil, münafıklığın alametlerinden olduğunu söylemiştir.

Mümin her konuda çok dikkatli konuşmalı, temkinli dav­ranmalı, kendini çok iyi kontrol edip yapabileceği şey için ‘Allah (c.c.) dilerse ve bana kuvvet ve cesaret verirse yapmaya çalışacağım’ demelidir. Bol keseden harcamak, rastgele konuşmak ve mübalağalı konuşmak insanı çok zor durumlara dü­şürür de mahcup eder. Ashab-ı Kirâm'dan Abdullah b. Selâm (r.a.) diyor ki: ‘Biz birkaç arkadaş kendi aramızda sohbet ederken, ‘Eğer hangi amelin Allah (c.c.) yanında daha çok sevimli olduğunu bilseydik herhalde onu yerine getirirdik.’ diye konuştuk, çok geçmeden Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) Saff sûresinin baş kısmındaki ayetlerin indiğini söyledi. Ashaptan bir kısmı da bir savaş olursa büyük yararlıklar göstereceğini, Allah yolunda büyük fedakârlıklara katlanacağını söylüyordu. İlgili ayetlerle onlar da uyarılmış bulunuyordu. Böylece Allah (c.c.), boş lâf, yerine getirilmesi mümkün olmayan vaad, bol keseden ko­nuşma gibi sözlere değer vermediğini, sözden ziyade amel istediğini be­lirtiyor bu ayetle. Onun için Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) her zaman az konuşan, çok amel eden ve davranışlarıyla İslâmiyet’in özünü ve hikmetini yansıtan bir pey­gamberdir. O, sık sık boş sözden, fayda vermeyen bilgiden, amele uymayan atıp tutmadan Allah (c.c.)'a sığınmıştır.

Dünya işlerinde abartma, aşırılık günah olduğu gibi, dinde de aşırılık kabul edilebilir değildir. Çünkü dinde aşırılık, dini zorlaştırır, tevhid dininin şirke karışmasına neden olur. Nitekim geçmişteki aşırılıklar, dinleri yozlaştırmıştır. Yahudilerin aşırılığı, birçok helal şeyin haram kılınmasına, dinin zorlaşmasına ve evrenselliğini kaybedip küçülerek milli bir karakter kazanmasına neden olmuştur. Hıristiyanların aşırı derecede İsa (a.s.) sevgisi O’nu tanrılaştırmaya kadar götürmüş, böylece Allah (c.c.) inancı, ‘teslis’ (baba, oğul ve ruhu’l-kudüs şeklindeki üçlü İlah inancı) gibi bir şirk inancına bürünmüştür. Bundan dolayı da Kur’an, Kitap ehlini (Hıristiyan ve Yahudiler) aşırılıktan kaçındırmıştır: “De ki: Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın.” [3]

Buradan anlaşılıyor ki dinin sınırı haktır. Ve kitap ehlinin bulundukları dinde hak da vardır, batıl da. Aynı şekilde dinde aşırılık iki çeşittir: Birisi haklı gulüv (aşırı gitme), diğeri haksız gulüvdür. Haklı aşırılık, dinin hakikatlerini inceden inceye araştırmak ve inceliklerini arayıp taramak ve tetkik etmek, delillerini ve burhanlarını elde etmek suretiyle hükümlerini tam bir dikkatle tatbik etmektir ki, buna salâbet, ittika, vera, ictihad, mücâhede, gayret ve dînî hamiyet de denilir. Ayet bunu yasaklamamış belki desteklemiştir. Hak olan hususlarda ne kadar ileri gidilse ifrat (aşırı) ve taassup (tutuculuk) sayılmaz. Diğeri ise batıl ve haksız olan gulüvdür ki, bu delillere göz yumup, şüpheler arkasına düşerek ifrat (aşırı) veya tefrit (tersine aşırı) ile hakkın hududunu geçmek ve açık olan hakkı teslim etmeyip tersini benimsemektir ki, buna da taassup (tutuculuk) ve bilgisizliği koruma denilir. Ayet, ‘haksız yere’ diye işte bu çeşit aşırılığı yasaklamıştır. Yani dinde hedefiniz daima hak olsun, kör bir taklit, kuru bir tutuculuk ile ifrat veya tefrite sapıp hakkın sınırını geçmeyiniz. Haksızlık yapmayınız, haksız şeylerde ısrar etmeyiniz. Ey Hıristiyanlar! Siz Mesih'in hak olan peygamberliğini ileri geçip de onu ilâhlık mertebesine çıkarmayınız. Ey Yahudiler! Siz de onun peygamberlik ve nebîliğini inkâr etmeyiniz. Kıymet ve değerini düşünüp de Allah (c.c.)’ın lütfettiği hakkına tecavüz etmeyiniz. Ve bundan önce, yani Muhammed (s.a.v.)'in gönderilmesinden önce dininizden muhakkak sapmış, sapıklığa düşmüş, birçoklarını da sapıtmış ve sonra Muhammed (s.a.v.)’in gönderilmesi ile gösterilmiş olan doğru yoldan yan çizmiş bir kavmin, yani selef (geçmiş)’lerinizin arzularına uymayınız. Onları taklit edip arkalarından gitmeyiniz. [4]

Tarih boyunca hak olan yoldan sapan toplumların veya insanların bu yola girmelerinde birkaç neden bulunmaktadır:

1- Esasen dinlerinde hakkı, hedef edinmemeleri,

2- Bu sebeple haksız yere aşırı gitmeleri ve tutuculuk etmeleri,

3- Geçmişlerini körü körüne taklit etmeleri,

4- İnsani hevâ ve heveslerine, meyillerine uymaları ki, birincisinin de sebebini teşkil eder.

Bu noktaları iyice tespit eden kimse iman ile küfrün, hak din ile batıl dinin arasındaki farkı iyice kavrar. Zaten yukardan beri sözünü ettiğimiz sapıklıklar Hz. İsa (a.s.)'ya saygı gösterme konusunda düşülen aşırılıktan kaynaklanmıştır. Bunun yanısıra putperestlikten kalma inançlarını Hıristiyanlığa aktaran Roma İmparatorlarının keyfi arzuları ile aslında birbirlerinin amansız rakipleri olan kilise konsüllerinin keyfi yorumları elele vererek, bu saçma sözleri yüce Allah (c.c.)'ın saf dinine sokuşturmuşlardır. Oysa Hz. İsa (a.s.), yüce Allah (c.c.)’tan alıp getirdiği bu dini peygambere yaraşır bir güvenirlikle insanlara duyurmuştur.

Secili ve yapmacığa kaçarak, normali aşacak şekilde yapılan mübalağalı konuşmalar bir müslümana yakışmadığı gibi, Peygamberimiz (s.a.v.) de bunu uygun bulmamıştır. En güzeli, bir şey maksadı karşılıyorsa onunla yetinmektir. Söz ile amaçlanan şey meramını karşı tarafa anlatmaktır. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: İçinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın mesafede bulunacak kimseler güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler ve bilgiçlik etmek için lügat paralayanlar ise en sevmediğim ve kıyamet günü bana en uzak mesafede bulunacak kimselerdir.” [5]

Güzel konuşmakla, yapmacık konuşmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Güzel konuşma, her şeyden önce muhatabın anlayabildiği, ahlâk ve edep kurallarına uygun, anlatılmak istenen konunun mümkün mertebe eksiksiz ortaya konulduğu, konuşulan dilin kurallarına dikkat edilerek yapılan konuşmadır. Bu yasaklanmış değil, aksine teşvik edilmiştir. Özellikle insanlara dini öğretenlerin bu sayılan noktalara çok dikkat etmesi gerekir. Çünkü onlar inanan insanları Allah (c.c.)'ın dini konusunda bilgilendirmek, inanmayanları İslâm'a çağırmakla görevlidir. Tebliğlerini en güzel şekilde yapmaları gerekir. Bu konuda da yegâne örneğimiz ve rehberimiz Resûl-i Ekrem Efendimizdir.

Yapmacık konuşmalar, özentiler, insanların anlayamadıkları kelimelerle onlara hitap ederek kendini farklı gösterme gayretleri, başkalarına karşı bilgiçlik taslama gibi davranışlar İslâmî edebe aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Çünkü bunların her biri karşısındakine karşı saygısızlık anlamına gelir. Ayrıca, böyle davranan kişi kibir ve kendini başkalarından üstün görme duygusunu da yansıttığı için, Allah (c.c.)’ın hoşlanmadığı kötü huylarla vasıflanmış bir kişilik sahibi olduğunu ortaya koyar. Başkalarının hoşuna gidecek tarzda konuşanlar, bulundukları yere ve kendilerini dinleyenlere göre düşüncelerini değiştirir, gerektiğinde hakkı ve hakikati söylemekten uzaklaşırlar. Çünkü böylelerinin gayesi Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak olmayıp, insanların hoşnutluğunu elde etmektir. Bu ise bir nevi münafıklıktır. İşte bu nitelikteki kötü huylu kimseler, kıyamet gününde Resûl-i Ekrem'in hiç sevmediği ve meclisinden en uzak mesafede bulunanlar olacaktır. O kadar ki bir sözünde Peygamberimiz (s.a.v.) söz ve davranışlarında aşırıya kaçanların ve mübalağaya düşenlerin helake doğru gittiklerini ifade etmektedir: “Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helak oldular.” [6]

Bilgiçlik taslayanlar, insanların anlayamayacağı kelime ve deyimlerle konuşanlar, lügat parçalama meraklıları da bu hadisin kapsamına girerler. Çünkü böyle davranışlar dinimizde hoş görülmemiş ve hatta yasaklanmıştır. Toplumun içinde yaşadığı halde, onlardan çok farklı davranışlarıyla dikkat çekenler, büyüklük taslayanlar, haddinden fazla kibarlık ve nezaket gösterisinde bulunanlar, ya da haddinden fazla ince eleyip sık dokuyanlar başkalarını rahatsız ederler.

Sadece sözde ve konuşmada değil, her türlü hareket ve davranışta haddi aşmak ve taşkınlık yapmak dinimizde hoş karşılanmamıştır. İslâm, her işte itidali korumayı, ifrat ve tefritten sakınmayı tavsiye eder ve insana dengeli bir hayat sürmenin yollarını, prensiplerini öğretir. Hem fertlerin hem toplumun sağlıklı olması için bu esaslara riayet edilmesi büyük önem taşır. Dünyalık cezalar kişinin dışa akseden söz ve davranışlarına göre olduğu için, ölçüyü kaçıranlar, haddi aşıp taşkınlık yapmalarının cezasını ya toplumdan dışlanarak, ya hapishane köşelerinde veya daha başka bir şekilde hayatlarını zindana çevirerek çekerler.

Bir dostun hayır ve yararı için biraz mübâlağa etmekte sakınca yoksa da, içine yalan karışması zorunlu olacağı ve dinleyenin de bunun mübâlağa olduğunu anlayıp gayret ve yardımını kesme sonucunu doğuracağından terk edilmesi ve sözün aşırılıktan uzak bir şekilde doğruca söylenmesi daha uygundur. Çünkü doğru sözün etkisi her zaman daha fazla olur. Özellikle, bir kişiyi eleştirmekte, kötülemekte mübâlağa etmenin çok zararlı olduğunu ve sonucunun münafıklığa varacağını kimse inkâr edemez. [7]

Abartma Hastalığından Kurtulmanın Yolu

Bu hastalıktan kurtulmak için, gerçekleri olduğu gibi görüp buna göre başkalarına konuşmanın her zaman için kişiyi onurlu yapacağını, yalan ve abartının kesinlikle zaman içinde ortaya çıkacağını düşünmektir. Kişi ağzına ve aklına gelen her sözü konuşmamalı, iyice düşünüp taşınarak faydalı şeyleri, anlaşılacak tarzda konuşmalıdır. Konuşma esnasında insanların anlama imkânı olmayan birtakım kelimeler, anlamsız sözler söylemek, ağzını doldurarak lügat paralamak, bilgiçlik taslamak yasaklanmış olup, bunlar Allah (c.c.)'ın kızgınlığına sebep olur. Dolayısıyla bunlardan kaçınmak gerekir. İnsanlara karşı büyüklük taslamak, ne güzel konuşuyor dedirtmek için bulunduğu yerin havasına kendini uydurmak suretiyle olduğundan başka görünmek câiz olmayıp, münafıklık alâmeti sayıldığı için mümin bu tür durumlara başvurmamalıdır. Müslüman kimse konuşmasıyla da seçkinliğini göstermeli ve Allah (c.c)’ın rızasına uygun hareket etmelidir.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] Saf sûresi, 61/2–3.

[3] Mâide sûresi, 5/77.

[4] Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır.

[5] Tirmizi, Birr, 71.

[6] Müslim, İlim, 7.

[7] Tasvir-i Ahlâk, Ahmet Rıfat