Eloquent Speech
‘Sanatlı konuşma’, sözü normalin üstünde san’atkârâne konuşma şekline sokarak kelamla ‘san’at’ yapmaktır. Bir başka ifadeyle söze fazlaca seciler, istiareler, edebiyat, deyim ve ıstılahlar katmaya hırslı olmaktır. Bu da fazilet isteyen, sevap kazanmak emelinde olanlara câiz değildir. Çünkü bu davranış, insanın zamanını boşuna geçirmesi olduğundan dinimizce kötülenmiş, aklen de yanlış kabul edilmiştir.
Sanatlı konuşma, seci‘, şiirimsilik ve tekellüf, faydasız, gereksiz şeylerin apeşine düşüp zaman ve emek harcama, altından kalkamayacağı bilimsel ve fikrî konulara dalıp kafa yorma ve boş yere başkalarının zamanını alma, bilmediği halde sorulan bir soruya biliyormuş havasını verme gibi tavır ve davranışları içinde barındırır.
Her alanda işi yokuşa sürme, engel çıkarma, sürekli tartışma, külfet ve yük getirme, ceviz kabuğunu doldurmayacak meseleler üzerine ciddî bir şeymiş gibi eğilme, mâlâyânî ile vakit geçirme tam anlamıyla tekellüf olarak tarif edilmiştir. Tekellüf, özünde sahtecilik bulunduğu, sonuçta da kimseye bir faydası olmadığı için yasaklanmıştır. Her zaman ve her konuda mutedil, sade, mesele ve olaylara kendisini ilgilendirdiği kadar yaklaşan, özentisiz, iddiasız davranan kimse, hem pratik hem de faydalı bir yol izlemiş olur. Laf yerine iş üreten, insanların işini kolaylaştıran, gösteriş ve külfetten kaçınan olumlu bir tavrın sergilenmesi her zaman yeğlenmelidir.
Sanatlı konuşma yollarından biri olan seci‘ ise, boş ve batıl manalar ihtiva eden zorlama şiirimsiliktir.
Konuşmada dikkat edilmesi gereken hususların başında kendini sanatlı konuşmaya zorlayarak, ağzını yayarak, halkın anlayamayacağı kelimeler kullanarak ve dil bilimin inceliklerinden bahsederek konuşma yapmaktır ve alimlerce bu tür konuşmalar mekruh olarak kabul edilmiştir.
İbni Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Nebî (s.a.v.): “Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan, haddi aşan kimseler helak oldular.” buyurmuş ve bu sözü üç defa tekrarlamıştır. [1]
Hadîs-i şerîf, sözlerinde ve işlerinde haddi aşan, ileri giden ve taşkınlık yapan kimselerin bu dünyada sıkıntıdan kurtulamayacaklarını, ahirette de cezayı hak edeceklerini göstermektedir. Hadis-i şerifin metninde kullanılan ‘mütenattiûn’ kelimesinin anlamı oldukça kapsamlıdır. Ağzına ve aklına gelen her şeyi önünü ardını, ilerisini gerisini düşünmeden ve sorumluluk hissetmeden konuşan insanlar, dillerinin cezasını hem dünyada hem de ahirette çekeceklerdir. Kendilerini ilgilendirmeyen konulara girenler, akıllarının ermediği meselelere dalanlar, bilmedikleri konularda söz söyleyenler başkaları karşısında gülünç duruma düşerler. İnsanlara karşı büyüklük taslamak için ağızlarını doldurarak konuşan, lügat paralamaya kalkan, dinleyenlerin anlayamayacağı sözler veya günümüzde bazılarının yaptığı gibi yabancı kelime ve terimlerle konuşanlar, güzel konuşuyor dedirtmek için çalışanlar da bu hadisin kapsamına girerler. Tabiî konuşma şeklini ve seyrini değiştirerek, boğazını ve gırtlağını zorlamak suretiyle sesine başka şekiller ve tonlar vermeye çalışanlar ve bütün bunları insanlara karşı gösteri maksadıyla yapanlar da hoş görülmez, kınanırlar. İnsanlar, böyle kimseleri sevmez, onlar çok kere toplumdan dışlanırlar. Fakat böyleleri suçu kendilerinde arayacak yerde insanları suçlar ve onların kendilerini anlayacak seviyede olmadıklarını iddia ederler. Oysa sözün ve konuşmanın gayesi, kişinin düşüncelerini, duygularını, telkin ve tavsiyelerini karşısındakilere en güzel, en kolay ve en faydalı şekilde ulaştırmaktır.
Sadece sözde ve konuşmada değil, her türlü hareket ve davranışta haddi aşmak ve taşkınlık yapmak dinimizde hoş karşılanmamıştır. İslâm, her işte itidali korumayı, ifrat ve tefritten sakınmayı tavsiye eder ve insana dengeli bir hayat sürmenin yollarını, prensiplerini öğretir. Hem fertlerin hem toplumun sağlıklı olması için bu esaslara riayet edilmesi büyük önem taşır. Dünyalık cezalar kişinin dışa akseden söz ve davranışlarına göre olduğu için, ölçüyü kaçıranlar, haddi aşıp taşkınlık yapmalarının cezasını ya toplumdan dışlanarak, ya hapishane köşelerinde veya daha başka bir şekilde hayatlarını zindana çevirerek çekerler.
Bu konuda Müslümana düşen, sözlerinde ve davranışlarında haddi aşmamak, taşkınlık yapmamaktır. İnsanların anlayamayacakları tarzda, genel olarak bilinmeyen kelimeler ve yabancı sözcüklerle konuşmamak, ağzına ve aklına gelen her sözü söylememektir.
Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen şu hadis de bu bağlamda düşünülmelidir: “Allah'a ve ahiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun.” [2]
Allah (c.c.)'a ve ahiret gününe inanan kimselerin engin bir sorumluluk duygusu taşıdığı açıktır. Hepimizin bildiği gibi disiplin, ahiret sorumluluğu ile yakından alakalıdır. Hesaba, cezâ ve mükâfata inanmış bir insan, hesap günü mahcup olmamak için öncelikle diline sahip olacak ve hayatını daha dikkatli yaşayacaktır. Hadisimizde işte bu temel gerçeğe dikkat çekilerek, dili korumanın, ya hayır söylemek ya da sükût etmek gibi iki yolu olduğu bildirilmektedir. Her mükellef insanın, iyilik ve hayır olduğu açıkça belli olan sözlerin dışındaki tüm sözlerden dilini koruması uygun olur. Hatta yerine göre konuşmanın ve susmanın eşit bir durumda olması halinde, susmak sünnettir. Çünkü mübah bir söz bile bazen haram veya mekruh bir durumla neticelenebilir. Şuna da işaret edelim ki, hayır söylemek veya sükut eylemek, imanın aslının değil, olgunluğunun göstergesidir. Hadisimizin ifadesi, ya doğru konuşmak veya susmak konusuna son derece dikkat edilmesini uyarmak amacına yöneliktir.
Konuşmak isteyen kimse önce düşünmelidir. Söyleyeceği sözün kendisine veya başkasına fayda getirip getirmeyeceğine bakmalıdır. Yararlı ise söylemeli, değilse susmalıdır. Çünkü faydasız söz hem kendine, hem de başkalarına zarar verir. Susmak suretiyle zarardan korunmak da bir faydadır.
Ağzımızdan çıkan her sözün hesabını vereceğimizi şu âyet-i kerîme belirtmektedir: “İnsan ne söylerse, mutlaka yanında, ağzından çıkanları yazan bir melek vardır” [3]
Yararsız konuşmalar çoğu zaman bizi günaha götürür. Manasını düşünmeden söylediğimiz bir söz Allah Teâlâ’yı gücendirebilir; insanları birbirine düşürebilir. Unutmamalıdır ki, büyük günahları hazırlayan da gereksiz ve faydasız konuşmalardır. Dilini tutan, kendini fenalıklardan korumuş olur. “Kendisini ilgilendirmeyen işleri yapmamak, insanın iyi bir müslüman olduğunu gösterir.” hadîs-i şerîfi ne kadar derin manalar taşımaktadır. Yeri gelince doğru ve faydalı söz söylemek ise bir ibadet olur. Yerinde söz söyleyerek bir haksızlığı ortaya koymak, insana Allah (c.c.) rızasını kazandırır.
Ayet-i kerimede Allah Teala, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hitaben; “De ki: Kur'an'ı tebliğden ötürü sizden bir ücret istemiyorum. Ben, kendiliğinden bir şeyler uydurup size dayatmak isteyen zorluk çıkarıcılardan da değilim.” [4] buyurmaktadır. Ayette geçen ‘Mütekellif’ kavramı, teklif sunan değil, teklif ve sorumluluk uyduran, zorluk çıkaran, milleti zora koşan, işleri boş yere zorlaştıran, durduk yerde birtakım gerekli-gereksiz yükümlülükler icat eden, fuzûlî, uydurmacı, dayatmacı ve bilgiçlik taslayan kişi anlamlarına gelir. Böyle tiplere külfet sever de diyebiliriz. Bu tür tekellüfçü kişilerin, kendisinden üstün olan kimselerle yarışmak ve cedelleşmek, üstesinden gelemeyeceği işlere el atmak ve bilmediği şeyleri söyleyip ortalığı karıştırmak gibi üç belirgin vasfının bulunduğu bildirilmiştir. [5]
Âyette Hz. Peygamber (s.a.v.)'den işte böyle biri olmadığını açıklaması, yetkili, bilgili bir öğütçü ve tebliğci olduğunu duyurması istenmektedir.
Efendimiz (s.a.v.), Kur'an-ı Kerimin tebliğinde kimseden bir mükâfat beklemediği gibi, verdiği mücadelede de kendinde olmayan bir şeye özenerek zorla ve yapmacık hareketlerle bir şeyler ortaya atmaya çalışan iddiacı, propagandacı ve dayatmacı biri asla olmamıştır. Dinimizde kimsenin böyle kendiliğinden kurallar koymaya veya bilmediği bir şeyleri biliyormuş gibi insanlara kabul ettirmeye kalkmasının câiz ve mümkün olmadığı ortadadır.
İbni Ömer (r.a.); ‘Biz, tekellüften nehy olunduk.’ [6] Diyerek konu üzerine dikkat çekmekte, Abdullah İbni Mes'ûd (r.a.) da şu görüşleri ortaya koymaktadır: ‘Dostlar! Bilen, bildiğini söylesin. Bilmeyen de ‘Allah bilir’ desin. Zira insanın bilmediği konuda ‘Allah bilir’ demesi de bir ilimdir. Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.v.)'e şöyle buyurmuştur: “De ki: Kur'ân'ı tebliğden ötürü sizden bir ücret istemiyorum. Ben, kendiliğinden bir şeyler uydurup size dayatmak isteyen biri de değilim.” [7]
Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber (s.a.v.) kendilerine bir soru yönelttiği zaman, bunun cevabını bilseler bile ‘Allah ve Resûlü daha iyi bilir’ derlerdi. Bunu adet edinmişlerdi. Ne yazık ki günümüz insanı, çoğu kez ‘Hele bir Kitab'a, Sünnet'e başvuralım, bakalım’ deme gereği duymadan, kendince bir yorum yapmaya heveslenmektedir. Hele bazı insanlar vardır ki, hemen her konuda sanki konuşmak zorundaymış gibi yorumlar yapar dururlar. Ekran, mikrofon, kürsü hayranı ve konuşma hastasıdırlar. Bu da açık bir tekellüftür.
Ülkemizde bundan da acı olan bir şey daha vardır. O da bazı medya mensuplarının ve bazı siyasilerin, hiç de uzmanlık alanları olmadığı halde din konusunda ahkâm kesmeye bayılır olmalarıdır. Bu tür insanları gördükçe, dinledikçe tekellüf yasağının ne kadar anlamlı olduğu anlaşılmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v.), “Haklı bile olsa çekişip didişmeyen kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim. Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim. İyi huylu kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefilim.” [8] buyurmaktadır. Burada önce kötü huylardan ikisine temasla bunların terk edilmesini istemekte ve bu huyları terk edenlere verilecek mükâfattan söz etmekte, sonra da bütün kötü huylardan arınan kimsenin en yüksek dereceye ulaşacağını belirtmektedir.
Kendisini haklı, başkasını haksız göstermek için çekişmek ve karşısındakini aşağılamaya çalışmak çirkin bir huy, bir haksızlık, kısacası zulümdür. Doğru bildiği bir hususu karşısındakine mutlaka kabul ettirmek için uğraşmak da doğru değildir. Çünkü karşı taraf kendi bildiğinden vazgeçmemek için direndiği takdirde, tatsız olaylar çıkabilir. Faydadan çok zarar meydana gelebilir.
Sanatlı konuşmalarda hiç kuşkusuz olayları abartma olduğundan, farklı gösterme ve yalanla süsleme olağandır. Bunlardan yalan söylemek şiddetle yerilmiştir. Bize inanan ve güvenen birini yalan söyleyerek aldatmak, ona ihanet etmektir. Yalanın şaka yollu söylenmesi bile çirkindir. İnsanları eğlendirmek için yalan söyleyen kimselerin ne fena bir iş yaptıklarını göstermek için Peygamber Efendimiz: “Yazıklar olsun milleti güldürmek için yalan söyleyen kimseye, yazıklar olsun, yazıklar olsun.” [9] buyurmuştur.
Yine Hz. Peygamber (s.a.v.), Câbir ibni Abdullah (r.a.)’ın rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: “İyi huylu olanlarınız, içinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın mesafede bulunacak kimselerdir. Güzel sohbet ediyor dedirmek için uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler ve bilgiçlik etmek için lügat paralayanlar ise en sevmediğim ve kıyamet günü bana en uzak mesafede bulunacak kimselerdir.”
Ashab-ı kiram: Yâ Resûlallah! Güzel sohbet ediyor dedirmek için uzun uzun konuşanları, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenleri biliyoruz. Fakat bilgiçlik taslamak için lügat paralayanlar (mütefeyhik) dediğiniz kimlerdir? diye sorduklarında: “Kibirlenen kimselerdir” cevabını vermiştir. [10]
Resûlullah Efendimiz’in en sevmediği huylardan birinin yapmacık tavırlarla konuşmakolduğunu bu hadîs-i şerîften öğrenmekteyiz. Doğal olmayan davranışların, normal insanları rahatsız ettiği bilinmektedir. Zevk-i selîmin en incesine sahip olan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği iç ve dış güzellikler sebebiyle de iyi ve güzeli çok iyi tanıyan Nebiy-yi Muhterem Efendimiz, ne güzel konuşuyor dedirmek için yapmacık tavırlarla özene bezene konuşmayı, bilgiçlik taslayarak lügat paralamayı son derece yakışıksız bulmakta, böyle yapan kimselerden nefret etmektedir. Demek oluyor ki, güzel konuşma hastaları, ahiret hayatında Resûlullah Efendimiz’e yakın olma mutluluğundan yoksun kalacaklardır.
Hadisin metninde geçen ‘Sarsar’, batıl ve çirkin hususlarda çok konuşan kimseler, ‘Mütefeyhik’, sözü yüksek sesle ve sert söyleyenler, ‘Müteşeddik’ ise fasih yani düzgün söz söylemek için ağzını eğerek, fesâhetini göstermek için konuşmada güçlüklere girişenlerdir. Bu hadiseden anlaşılıyor ki böyle yapan kişiler Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından reddedilmiş, kendilerine buğz edilmiş, saadet meclisine girmekten uzaklaştırılıp kovulmuşlardır.
Burada şunu da ifade etmek gerekir ki bilginlerin, hatiplerin kitaplarında işlediği konularda kullandıkları fasih kelimeler, seci’ sanatının kullanıldığı sözler, ediplerin beliğ ifadeleri, yasak sayılan kısma girmez. Zira bunların gayesi kalpleri inceltmek ve anlatılanları kabul cihetine teşvik ve tasrihtir. Çünkü sözün letafeti, güzelliği ve tatlılığı nasihatin kabulüne, va’zın tesirli olmasına büyük bir yardımcıdır. Kalbi çirkin işlerden çevirmek iyi işlere sevk etmekte çok faydalıdır. Kur’an ayetlerinde lafızların fesahat noktasından en ileri derecede olmasının, terkipler, teşbihler, tenasüb ve fasılaların gözetilmiş olmasının ana gayesi parlak bir hükmü ve değerli faydalarından biri budur.
Ama yasak ve çirkin olan konuşma ve hitaplarda yeteri kadar ve gaye tahakkuk edinceye kadar konuşurken fesahat, zorlama, seci‘, tabir ve ıstılahlar teşbih ve istiareler yapmaktır. Yani bu zorlamaları günlük hayatta anlaşmak için zaruri olan bölümlerle yapmak, işte bu çirkindir.
Zira bu alanda zorlamayla ifadeler kullanmak, faydasız ve sanatlı konuşmak soğuktur. Bir bakıma üstünlük iddiasını açığa vurmaktır, riya ve gösterişe yönelmektir. [11]
Bu hadis-i şerif de çok konuşanlara uyarıda bulunmaktadır. Sersârun, müteşeddikûn ve mütefeyhikûn, hep ihtiyatsızca, gelişi güzel çok konuşanları ifade eden kelimelerdir. Dilimizde de geveze, boşboğaz, laf ebesi, dedikoducu, dilli düdük, atıp tutan, yüksekten atan gibi, bir kısmı edebî, bir kısmı mahallî pek çok tâbir vardır, hepsi de çok konuşanları ifade eder. Çok konuşan, çok konuşmayı alışkanlık haline getiren kimse, her seferinde hayır konuşamayacağına göre boş söz, gıybet, dedikodu, yalan, kaba ve müstehcen sözler, pespaye fıkralar vs. araya girecektir. Bunların hepsi de kıyamet günü günah kefesinde yer alacaktır. Çok konuşmaktan men hususunda hadisin mutlak gelmesi de anlamlıdır.
Kısacası bu hadisler, güzel ahlâk deyince öncelikle dile hakim olmak meselesinin anlaşılması gerektiğini ders vermektedir.
Bazı alimler, söz konusu kelimeler arasındaki nüansı, yani küçük de olsa taşıdıkları anlam farklılıklarını dikkate alarak, konuşma tarzlarında yasaklanmış olanlara dikkat çekmişlerdir. Bu cümleden olarak sersârun'la lüzumundan fazla konuşan gevezelerin kastedildiği, müteşeddikûn ile zoraki bir fesahat izhârı ile kendini satmaya, lügat parçalamaya, konuşma tarzı ile başkalarından ayrılmaya çalışanların ve hatta başkalarıyla alay edenlerin kastedildiğini belirtirler. Nitekim şıdk, avurt olduğuna göre müteşeddik, avurdunu doldurarak tekellüflü konuşan demektir.
Mütefeyhikûn da ağızlarını genişleterek, normalden fazla açarak, ağzını doldurarak konuşan demektir, müteşeddik'e yakın bir mâna taşır. Bu davranışın da kibirden, başkasını küçük görmekten ileri geldiği belirtilmiştir.
Şu halde ister umumiyetle dikkat çekilen çok konuşmaya ve isterse, ekseriyetten ayrılmaya yönelik tarzlara hamledilsin hadis, konuşma meselesine dikkat çekmekte, müminin birinci derecede ehemmiyet vermesi gereken bir probleminin bu olduğunu söylemektedir. [12]
Sanatlı konuşmanın en etkin yollarından biri de şiirdir. Şiir, insanlar üzerinde etkili olan bir beyan çeşididir. Resûlullah (s.a.v.)'ın “Beyanda sihir vardır.” sözü belli ölçüde şiiri de içine alır. Resûlullah (s.a.v.), şiiri müstakil olarak da ele alacak ve onda ‘hikmet’ olduğunu belirtecektir.
Cahiliye döneminde, en az sihirbazlar kadar şâirlerin de toplum üzerinde etkinlikleri vardı. Bu etki, iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de ait idi ve kötü yönü ağır basıyordu. Nitekim, Resûlullah (s.a.v.) peygamberlikle ilgili, adete aykırı ilk olaylar ve ilk başkalıklarla karşılaştığı sıralarda bir korku geçirmiştir. Bazı rivâyetler Efendimiz (s.a.v.)’in bu korkusunu, ‘yoksa ben şair mi oluyorum?’ diye ifade ettiğini belirtir. Şair olmaktan korkup endişe duyması, o devirde bu zümrenin, en azından Resûlullah (s.a.v.) nazarında, pek iyi karşılanmadığını gösterir. Müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.v.)'i: ‘O bir şairdir’ diye suçlamaları da bir küçümseme, bir kötüleme ifade eder. Kur'an-ı Kerîm bu iddiayı muhtelif ayetlerde cevaplandırarak Resûlullah (s.a.v.)'ın şair, vahyin de şiir olmadığını belirtir. [13] Kur'an-ı Kerîm, Şuarâ yani şairler ismini taşıyan bir sûrede şairlere ayırdığı özel bir bölümde onları, ‘yapmadıklarını söylemek’le karalar: “Şairlere ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin? Ancak inanıp faydalı iş yapanlar, Allah'ı çok zikredenler ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar bunun dışındadır.” [14]
Şu halde, şiir bir kalemde geçilecek bir bahis değildir. Kur'ân-ı Kerîm olsun, Resûlullah (s.a.v.) olsun şiir bahsine geniş ve mükerrer yer vermişlerdir. Bilhassa Resûlullah (s.a.v.)'ın İslâm'ı tebliğ ederken şiir ve şair gerçeğini küçümsememiş olduğu dikkat çekicidir. Bir taraftan müşrik şairlerle mücadele etmiş, diğer taraftan da mümin şairleri teşvik etmiş, korumuş ve onlara iltifatlarda bulunmuştur. İslâm’ı aşağılamaya çalışan ve yalanlayan, bunun yanında müslümanların da şeref ve onuruyla alay eden şiirleri yasaklamış ve şairleri de cezalandırmıştır. Bunlardan müminleri hicvedip, müşrikleri tahrik eden şiirler yazan meşhur Yahudî şairi Ka'bu'l-Eşref'i öldürtmüştür.
Bedir esirlerini fidye-i necatla serbest bırakıp ve hatta bazılarını bedelsiz affederken, Resûlullah ((s.a.v.)'a hicviyeler yazarak müslümanları rencide eden Ukbe İbnu Ebî Muayt ile İranlılar üzerine düzdüğü hikâyelerin Kur'an'dan üstün olduğu iddiasını yayan Nadr İbnu'l-Hâris'i daha Medine'ye varmadan yarı yolda derhal idam ettirmiştir.
Amr İbnu Abdillah İbnu Umayr da Bedir esirleri arasında idi. Bir daha İslâm aleyhine şiir yazmayacağına dair söz vererek hayatını bağışlaması için Resûlullah (s.a.v.)'a yalvardı. Efendimiz onun yetim kalacak beş adet kız çocuklarını da düşünerek bağışladı. Ancak hürriyete kavuşunca tekrar İslâm aleyhinde şiirler söylemeye başladı ve Uhud'a katıldı. İkinci sefer esir düşünce, kurtulmak için yaptığı ricaları: “Müslüman bir yılana kendini iki sefer sokturmaz.” diye geri çevirerek idam ettirdi.
Hâris İbnu Süveyd, müslümanları aşağılayıcı şiirleri sebebiyle öldürülünce, Ebû Afak bunun intikamını almak için Resûlullah (s.a.v.)'a karşı hicviye yazmıştı. Efendimiz (s.a.v.) : “Bu habisten (pislik) bizi kim kurtaracak?” diyerek öldürülmesine işaret buyurdular ve derhal infaz edildi.
Ebû Afak'ın ölümüne tahammül edemeyen Esma Binti Mervân isimli bir kadın, İslâm'a karşı alay dolu bir şiir yazdı. Onun sözleri Resûlullah (s.a.v.)'a ulaşınca: “Bunu cezalandıracak kimse kalmadı mı?” buyurdu. Umayr İbnu Adiyy o günün gecesinde, kadının cezasını verdi. Resûlullah (s.a.v.): “Allah’a ve Resûlüne yardım ettiniz.” iltifatında bulundular.
Mekke’nin Fethi'nde herkes affedilirken “Kâbe’nin örtüsüne sarılı olarak bile bulunsa öldürülmesi.” emredilen on kişiden üçü de şairdi: Bunlardan biri Abdullah İbnu Hatal'dır. Bu, önceleri Müslüman olup Medîne'ye yerleşti ise de sonradan irtidad [15] edip Mekke'ye kaçtı ve Resûlullah (s.a.v.) aleyhinde şiirler düzdü. Bunun şiirlerini, çalgı aletleri refakatinde Fertânâ ve Karîba adında şarkıcı iki köle, Habeşî bir beste ile söyleyip Mekkelileri eğlendiriyorlardı. İşte bu üç şahıs Mekke’nin Fethi günü af dışı tutuldular.
Resûlullah (s.a.v.)'ın şiir ve şair karşısındaki gerçek tavrını anlamak için Müslüman şairlere karşı davranışını da kısaca hatırlatmamız gerekir.
Hemen belirtelim ki, onları da himaye ve taltif etmiş, öbürlerine cevap vermeye, müslümanların morallerini takviye edecek şiirler yazmaya teşvik etmiştir. Yanından ayırmadığı üç meşhur şairi vardır: Hassan İbnu Sabit, Abdullah İbnu Ravâha, Ka'b İbnu Mâlik (r.a.). İhtiyaç oldukça bunları çağırıp: “Kureyş'e karşı hicviyelerinizi fırlatın. Zîra sizin şiirleriniz onlar üzerinde ok yarasından daha ağır yaralar açmakta!” derdi.
Bunlardan Hassan (r.a.)'ın baş şair konumunda Efendimiz (s.a.v.)’in yanında ayrı bir yeri vardı. Onu her çağırışında: “Ey Hassan Resûlullah adına onlara cevap ver!” der, Rûhu'l-Kudüs'le kendine yardım etmesi için Allah (c.c.)'a dua ederdi. Zaman zaman Hassan'a: “Sen Allah ve Resûlü için onları hicvettikçe Rûhu'l-Kudüs seni takviye etmektedir, yardımcındır” diyerek onu teşvik ve taltif buyururlardı.
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şiir veya güzel konuşma sanatına düşmanlığı söz konusu değildi. O’nun için şiir, iyiye de kötüye de kullanılabilecek bir silahtı. “Mümin bedeni ve malı ile olduğu kadar diliyle de cihad etmekle mükellefti.” Hassan'a Kureyza Yahudîleriyle mücadele sırasında onları hicvetmesini emretti ve: “Cebrail (a.s.) seninle birliktedir.” diyerek cesaretini artırdı. Yine bir kısım rivayetler Resûlullah (s.a.v.)'ın zaman zaman bazı beyitleri bizzat okuduğunu, bazı güzel şiirlerin okunmasını arzu ettiğini gösterir.
Hz. Enes (r.a.)’dan rivayet edilen şu hadiste düşmanla mücadenin bir yolu olarak dille cihada dikkat çekmektedir: “Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.” [16]
Cihadın ana esaslarıyla ilgili genel talimat niteliği taşıyan bu hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.), ‘Dil ile Cihad’ı teşvik etmektedir. Cihadın her çeşidinin toplumda canlı tutulması biz Müslümanlar için bir görevdir. Münzirî, dille yapılan cihaddan, düşmanı hicvetmeyi anlamış delil olarak da Resûlullah (s.a.v.)'ın Hz. Ömer (r.a.)'e yaptığı bir müdahaleyi göstermiştir. Umretu'l-Kaza sırasında şair sahabilerden Abdullah İbnu Revâha (r.a.)'nın Resûlullah (s.a.v.)'ın huzurunda Kureyş'i hicveder şekilde şiir okumasını Hz. Ömer (r.a.), hoş karşılamayarak mani olmuş, Resûlullah (s.a.v.) müdahale ederek “Ey Ömer! Abdullah'ı serbest bırak, onun hicivleri Kureyş'e oktan daha çabuk, daha çok tesir etmekte, yaralar açmaktadır.” buyurmuştur. Hassân İbnu Sâbit’e Resûlullah (s.a.v.), aynı düşünce ile müşrikleri hicvetmesi, onların şiir yoluyla yaptıkları taarruzları cevaplaması için Mescid-i Nebevi'de müstakil bir minber kurdurmuştur.
Şüphesiz, Resûlullah (s.a.v.), “Müşriklere karşı... dilinizle de cihad edin” derken sadece onları hicvetmeyi kastetmemiştir. İlmî ve edebî nev'e giren her çeşit telkin ve karşı telkin, tez ve antitez, propaganda ve karşı propaganda, kelâmî hüccet ve cedel vs. hepsi buna dahildir.
Dil, insanları içten ve gönülden fethedeceği için onun tesiri oktan daha hızlı ve daha kuvvetlidir. [17]
Dil ile cihadın özelliği zamana ve yere göre de farklılıklar arzedebilir. Kısacası kâfirlerin bu dalda başvurduğu bütün yöntem ve teknikleri iyi bilip, onlara aynıyla karşılık vermek gerekir.
Zamanımızda bütün dünyada kullanılan kitle yayın vasıtaları, kitap, dergi, gazete, radyo, televizyon, video, vcd, internet, teyp, plak vs.; edebî nev'e giren roman, hikâye, tiyatro, masal, mizah, karikatür vs. gibi insanların rağbet gösterdikleri her şeyin Resûlullah (s.a.v.)'ın irşadlarında geçen ‘dil ile cihad’a dahil olduğu kanaatindeyiz.
Bir başka açıdan bakıldığında denilebilir ki, ‘dil’ insanın ‘can’ını yani vücudunu oluşturan organlarından biridir. Kur’an-ı kerim’de çok sayıda ayet-i kerime’de “Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin” buyurulduğuna göre, ‘dil ile cihad etmek’ elbette ‘can ile cihad etmenin’ bir türü veya parçasıdır.
İslâm kültüründe ayrı bir alan teşkil eden şiirin kullanılışını disiplin altına alan çok sayıda hadis rivayet edilmiştir. Yukarda da belirttiğimiz gibi Resûlullah (s.a.v.) batıl ve heva adına olan şiirleri reddederken Hakk yolunda edeb adına olan şiirleri övmüş ve şairlerini taltif buyurmuş, teşvik etmiştir. [18]
Şu halde belagatlı söz, insan yaratılışında etkili bir silahtır. Bu hayırda da, şerde de kullanılabilir. Hz. Peygamber (s.a.v.), bunun şerde kullanılmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Resûlullah (s.a.v.)'ın müşrik şairlerle amansız mücadelesi bu yönüyle ele alınmalıdır.
Hz. Ebu Hureyre (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Kim, insanların kalbini çelmek için kelamın kullanılışını öğrenirse, Allah kıyamet günü, ondan ne farz ne nafile hiçbir ibadetini kabul etmez!” [19]
Hattâbî, hadis metninde geçen ‘sarfu'l- kelam’ tabirini ‘ihtiyaç fazlası kelam’ diye ifade etmiştir. Hattâbî, açıklamasının devamında şunları ifade etmektedir: ‘Resûlullah (s.a.v.) sarfu'l-kelamı mekruh kabul etmiştir. Çünkü bu fazlalık sebebiyle kişi, sözüne riya ve yapmacıklık sokmakta, yalan ve fazlalıklar karıştırmaktadır. Bunu önlemek için sözün ihtiyacı görecek kadar olmasını, ilavede bulunmamasını, zahirinin batınına, sırrının aleniyetine uygun olmasını emretmiştir.’ Resûlullah (s.a.v.)'ın bu yasağında reklam ve propagandanın ferdî, ailevî ve toplumsal zararlarının da hedeflendiği söylenebilir.
Hadiste geçen konumuzu tamamlayan ikinci kilit kelime, ‘çelme’ diye tercüme ettiğimiz ‘istiba’ kelimesidir. Bu kelime düşmanı esir etmek manasına gelen ‘seby’ mastarından gelir. Yani kalpleri çelme deyimi yerine ‘kalpleri köle yapma’ tabirini kullansak asla daha uygundur. Şu halde hadiste, kalpleri köle etmek maksadıyla belagat ve fesahatin kullanılması yasaklanmaktadır.
Resûlullah (s.a.v.), pek çok irşatlarında müminleri diline sahip olmaya çağırır: “Dudakları ile bacakları arasındaki hususunda garanti verene cenneti garanti ederim”
“Allah'a ve ahirete inanan ya hayır konuşsun ya sükut etsin.” ifadelerinde hep bu gerçeği ortaya koymaktadır. Resûlullah (s.a.v.) bu ısrarlı uyarılarda hiçbir abartıya yer vermemiştir. Zîra, Kur'an'ın mükerrer ayetleriyle sabittir ki, ahirette kişi her anından, her fiilinden ve dolayısıyla her bir kelâmından hesaba çekilecektir. O gün, kişinin dünyada iken ağzından çıkmış olan her söz, lehine değilse, aleyhine olacaktır. Bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in konuşmayla ilgili şu uyarısı ne kadar da yerindedir: “Kelamda ileri gidenler helak oldular! Kelamda ileri gidenler helak oldular! Kelamda ileri gidenler helak oldular!” [20]
Münavi, hadis metninde ‘mütenattiun’ ile kelama kazandırılan güzellik vasıtasıyla kalpleri esir etmeye çalışanların kastedildiğini belirttikten sonra, Zemahşeri'nin hadiste muhtelif okunuşlarda mücadele ve münakaşanın yasaklandığını, çünkü hepsinin Resûlullah (s.a.v.) tarafından öğretilmeleri sebebiyle güzel ve doğru olmakta birleştiğini anladığını belirtir. Sonra açıklamasına devam eder: ‘Nevevî der ki: ‘Hadis, avama hitap ederken fesahat yapmaya zorlanarak, lügat parçalayarak veya söze i'rab inceliklerini doldurarak kelamda derinliğe yer vermenin mekruh olduğunu ifade etmektedir.’
Sanatlı Konuşma Hastalığından Kurtuluş Yolu
Şunu da ifade edelim ki, insanın en belirgin özelliği konuşmaktır. Bu özelliği ile insan, bazı filozof ve ilim adamları tarafından ‘konuşan hayvan’ diye tarif edilmiştir. Duygularımızı, düşüncelerimizi ve isteklerimizi birbirimize en kolay ve en mükemmel şekilde anlatabilmemiz için Allah Teâlâ, atamız Adem (a.s.)’a her şeyin adını ve dolayısıyla konuşmayı öğretmiştir. İlâhî armağanların en büyüklerinden birine, konuşma imkânına sahip olan insan, bu ilâhî nimetin şükrünü yine kendi cinsinden bir şeyle, yani sözün güzelini söylemek suretiyle ödemek durumundadır. Allah Resûlü de zaten “Güzel söz sadakadır.” [21] buyurarak önümüze ışık tutmaktadır.
[1] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5.
2 Buhârî, Edeb, 31, 85, Rikak 23; Müslim, Îmân, 74, Lukata; Ebû Dâvûd, Edeb 123.
[3] Kaf sûresi, 50/18.
[4] Sad sûresi, 38/86.
[5] Bk., Kurtubî, Tefsîr, XV, 231.
[6] Buhârî, İ'tisâm, 3.
[7] Buhârî, Tefsîru’s-sûre,30/38, 3; Müslim, Münâfıkîn 39, 40.
[8] Ebû Dâvûd, Edeb 7; Tirmizî, Birr, 58; İbni Mâce, Mukaddime, 7.
[9] Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizî, Zühd, 10.
[10] Tirmizî, Birr, 71.
[11] Riyazü’s Salihin Tercüme ve Şerhi, Yaşar Kandemir, İsmail Lütfi Çakan, Raşit Küçük.
[12] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 6/345-346.
[13] Yâsîn sûresi, 36/69, Enbiya sûresi, 21/21, Saffât sûresi,37/36, Tûr sûresi, 52/30.
[14] Şuarâ sûresi, 26/224-227.
[15] Bak. İrtidad mad.
[16] Ebu Dâvud, Cihâd, 18;, Nesâî,Cihâd, 1.
[17] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Yayınları:5/67-68.
[18] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 8/179–182.
[19] Ebu Davud, Edeb, 94.
[20] Müslim, İlm, 7; Ebu Davud, Sünnet, 6.
[21] Buhârî, Edeb, 34, Cihâd, 128; Müslim, Zekât, 56.