Conduct toward Enemies
Müslüman siyasetçiler, her konuda olduğu
gibi düşmanlara karşı davranışlarını da İslâm hukuku ve ahlâkı kurallarına göre
düzenler ve uygularlar. Bu kurallar Hz peygamber (s.a.v.)’den itibaren İslâm
tarihi boyunca özenle uygulanmıştır.
İslâm hukukçuları devletin ülkesini
tarif ve tespit ederken dünyayı iki kısma ayırmışlar ve devletin siyasî,
iktisadî, idarî ve hukukî düzeninin İslâm esaslarına dayandığı, yasama, yürütme
ve yargı yetkilerinin İslâmî otoritenin elinde bulunduğu ülkelere ‘Daru’l-İslâm;
İslâm düzeninin hâkim olmadığı ve bu yetkilerin Müslüman otoritenin elinde
bulunmadığı ülkelere de ‘Daru’l-harp’ adını vermişlerdir. Düşmanlarla olan
ilişkiler de bu genel çerçeve içinde düzenlenmiştir.
‘Daru’l-harp’ deyimi her ne kadar ilk
bakışta ‘kendisiyle daru’l-İslâm arasında savaş halinin mevcut olduğu ülke’ manasını
ifade ediyorsa da İslâm hukuku kaynaklarında ‘daru’l-İslâm dışındaki ülkeler’
anlamında ve bugünkü ‘yabancı ülke’ tabirinin karşılığı olarak kullanılmıştır. İslâm
hukukçularının, ülkeleri bu şekilde ikiye ayırmaları ve yabancı ülkeleri
daru’l-harp şeklinde adlandırmaları konusunda bazı Batılı müelliflerin ileri
sürdüğü, Müslümanların gayr-i Müslimlere karşı sürekli savaş hali içinde
bulundukları ve dolayısıyla daru’l-İslâm’ın diğer ülkelerle münasebetinin savaş
esasına dayandığı, söz konusu ayırım ve adlandırmanın da bundan kaynaklandığı
şeklindeki iddia gerçeği yansıtmamaktadır. İslâm hukukundaki hâkim anlayışa göre
gayr-i Müslim milletlerle savaşın meşruiyet sebebi onların Müslümanlara savaş
açmalarıdır. Yabancı ülkelerin daru’l-harp şeklinde adlandırılmasında da
Ortaçağ boyunca milletlerarası münasebetlere hâkim olan tarihî ve siyasî şartlar
etkili olmuştur. Zira İslâm hukukçularının Müslüman devletle gayr-i Müslim
devletler arasındaki ilişkilere dair görüşleri ne olursa olsun, tarihî bir
vakıa olarak Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki münasebetler
başlangıçtan beri genellikle savaş halinde sürüp gelmiştir. İslâm’ın doğuşu
sırasında milletlerarası ilişkilerde kuvvet tek hâkim durumundaydı ve İslâm’ın
devletlerarası ilişkileri düzenlemek için ortaya koyduğu kurallar yalnız
Müslüman devletlerce tek taraflı olarak uygulanabilmiştir. Ortaçağ’ın
Hıristiyan devletlerindeki hâkim anlayış, sadece Müslümanlara karşı değil kendi
dindaşlarına karşı da savaş halinin sürekliliği şeklindeydi. Müslüman
hukukçular, mevcut ilişkileri yansıtan en bariz özellik olarak bu ülkeleri
genellikle ‘daru’l-harp’ şeklinde adlandırmakla birlikte aynı anlamda
‘daru’l-küfür’, ‘daru’ş-şirk’ ve diğer bazı tabirleri de yaygın şekilde
kullanmışlardır. İslâm hukukçularının daru’l-İslâm için, hukuk düzeninin hâkim
olduğu ülke anlamında ‘daru’l-ahkâm’ , buna karşılık gayr-i Müslim ülkeler için
de kuvvet ve zorbalığın hâkim olduğu yerler anlamında ‘daru’l-kahr’ ,
‘daru’l-kahr ve galebe’, ‘daru’l-kahr ve ibâha’ tabirlerini kullanmış olmaları
da dikkat çekicidir.
Müslüman siyasetçi, düşmanlarına karşı
metanet sahibi olacaktır.
Metanet, terim olarak insanın sözünde
sabit, din ve görüşünde kuvvetli, işinde ise yürekli, cesur ve sabırlı olmasına
denir.
Kalbinde metanet olmayan kimsenin
kendisine yararı olmadığı gibi başkasına da olmaz. Çünkü hiçbir işi gereği gibi
tutmaz, onun sonunu getirmez, görüşünde sebat etmez, ötekinin berikinin sözüne
uyup tereddüt yağmurundan ve telaştan kurtulamaz.
Bu dünyada en uygun bir şeyin bile
araştırılırsa bazı sakıncaları bulunabilir. Bundan dolayı bir iş yapılacağı
zaman hal ve vakit yönünden incelenmeli, yani zamanına ve durumuna göre bir
araştırma yapmalı, eğer o işin iyilikleri, makbul yönleri sakıncalarından az
ise, o işi terk etmeli, çok ise o işe girişmeli ve sonuna kadar sebat
etmelidir. Bu arada doğabilecek sakıncaları da ortadan kaldırmalıdır.
İsteklere kavuşmak ancak bu şekilde
mümkün olabilir. Çoğunlukla işlerde başarının temeli sebat ve metanettir. Ancak
sebat ve metaneti, körü körüne inat ile de karıştırmamalıdır. Cenâb-ı Hak buyurur:
“(Tâlût’un
askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: ‘Ey
Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme
karşı bize yardım et.”
Ayette mücadelenin kazanılması için
sabrın büyük silah olduğu, büyük zaferlerin ancak sabır ve metanetle elde
edilebileceği anlaşılır. Aynı şekilde ayette yer alan üzerimize sabır yağdır
ifadesi, sabrın şehirlere bombalar yağdıran zalim idarelere karşı en mühim
silah olduğu fikrini çağrıştırmaktadır.
“Size
bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona
sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız onların
hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini
kuşatmıştır.” Düşmanların hile ve tuzakları sabır ve
metanet karşısında etkisiz kalmakta, inançlı insan bu yolla kendisini muhafaza
altına almaktadır.
“Ey
Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi
bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi
bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan
bir kavimdir.”
Sabır ve metanet aşılması güç bir
üstünlük veren imanî duygu halidir. Bu duygu yoğunluğuyla Müslüman, karşısında
bulunanların kat kat üstünde bir konum elde etmiş olmaktadır.
“Şüphesiz
insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.” İnsan sabır ve metanet silahını
yaratılışından getirmemektedir. Yapısı itibariyle aceleci ve sabırsız olarak
yaratılan insan daha sonra hayatı içerisinde nefsini terbiye etmek, olumsuz
yanlarını ortadan kaldırmak ve eğitmek suretiyle sabır zırhını kuşanmış
olmakta, hayat gemisini dalgalı denizlerden aşırarak felah iklimine
vardırmaktadır.
Hz Ali (r.a.)’nin Mısır’a vali tayin
ettiği Malik bin el-Hâris el-Eşter’e yazdığı emirnamenin düşmanlara karşı
davranışlar bölümünde şöyle talimat vermektedir:
‘Düşmanın tarafından sana teklif olunan
barış, Allah (c.c.)’ın rızasına uygun ise, katiyen reddetme, zira barışta
askerine istirahat, sana endişeden azade olma, ülken için de selâmet vardır.
Fakat barıştan sonra düşmanından sakın, hem çok sakın! Öyle ya! Belki seni
gafil avlamak için sana yaklaşmak istemiştir. O sebepten ihtiyatlı ol, bu
hususta hüsn-ü zanna kapılma!
Şayet düşmanla aranızda biz sözleşme
yaptıysan yahut ona bir taahhüdün varsa; sözleşmeye uy, ahdini yerine getir,
verdiğin sözü tutmak için gerekirse hayatını bile feda et! Çünkü arzularının
çeşitli, görüşlerinin ayrı olmasına rağmen insanların, Allah (c.c.)’ın farzları
arasında ahitlere vefa göstermek kadar üzerinde birleştikleri bir şey yoktur.
Hatta müşrikler de hainliğin vahim sonuçlarını gördükleri için Müslümanlara
karşı ahde vefayı gözetiyorlar. Sakın verdiğin sözden dönme, sakın ahdine
hıyanet etme, sakın düşmanı aldatma. Zira başarısızlığa ve yoksun kalmağa
mahkûm akılsızlardan başkası Allah (c.c.)’a karşı gelmek cüretini gösteremez.
Çünkü yüce Allah, sonsuz ve sınırsız rahmeti gereği, ahit ve zimmetini, kulları
için gösterdikleri merhamet ve şefkati sayesinde barınacakları bir evi,
dokunulmaz sahada asûde kalacakları bir huzur ve saadet yeri kalmış. Onun için
bunda fesat etmek, hıyanette bulunmak yahut aldatmak olamaz.’
Büyük
vezir Nizamü’l-Mülk ‘Siyasetnâme isimli meşhur eserinde Müslüman idarecinin düşmanlara
karşı davranışı konusunda şöyle diyor:
‘Etraftan gelen elçiler evin kapısına
varmadıkça, kimseye haber vermiyorlar. Geliş ve gidişlerinde hiç kimse onlara
itina göstermiyor ve haber vermiyor. Bunu ihmalimize ve işleri hor görmemize
hamlederler. Serhad memurları (Gumâştegân)na kim huduttan girerse derhal atlı
göndermelerini, bu gelenin kim olduğunu, yanında kaç atlı ve kaç yaya
bulunduğunu, âlât ve teçhizatının ne ölçüde olduğunu, ne iş için geldiğini
bildirmelerini, bir şehre kadar götürmek, divana teslim etmek üzere onlarla
birlikte itimat ettiği bir adamını göndermelerini söylemelidirler. Buradan
başka bir memur aynı şekilde onlarla birlikte, başka bir şehir ve nahiyeye ve
bu tarzda dergâha kadar gelebilir. (Elçilerin) geçtikleri her yer, mamur olsun.
Onlara her konakta misafirseverlik (nüzl) göstermelerini, iyi tutmalarını,
hoşnutsuzlukla göndermelerini memurlar (Gumâştegân)a, âmillere ve İkta
sahiplerine söylemelidirler. (Elçiler), döndükleri zaman da, gelişleri
sırasında olduğu gibi, hareket etsinler. Zira iyi ve kötü onlara yapılan her
şey, onları göndermiş olan padişaha yapılıyormuş gibi olmalıdır. Padişahlar
birbirine daima büyük saygı göstermişlerdir ve elçileri aziz ve muhterem
tutmuşlardır. Eğer bir vakit padişahlar arasında bir gerginlik veya bir
düşmanlık olmuş da, elçiler zamanına göre gidip gelmişler, elçiliği kendilerine
emretmiş oldukları şekilde yerine getirmişlerse, asla kendilerini incitmemişler
(elçileri) iyi tutma âdetini azaltmamışlardır. Zira Allah (c.c.) Kur’an-ı
Mecîd’inde “Elçiye düşen, doğru haberi
iletmekten başka bir şey değildir.”[1]
Manasında emrettiği gibi, (başka türlüsü) beğenilir değildir. Bu hususta da
güzel sözler geçiyor.
[1] (Nur sûresi, 24/54)