بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / الأرشيف — محتوى قديم / موضوع 1627
الأرشيف — محتوى قديم

موضوع 1627

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

BEDİUZZAMAN SAİD NURSÎ

Said Nursi, 1873’te Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelmiş, genç yaşta edindiği dinî ve pozitif bilimlerdeki derin bilgisi, devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan itibaren dikkati çeken keskin zekâsı, kuvvetli hafızası ve üstün kabiliyetleri dolayısıyla ‘Çağının eşsiz güzelliği’ anlamına gelen ‘Bediuzzaman’ sıfatıyla anılmaya başlanmıştır.

Bediuzzaman Said Nursi, Doğu’nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği ve ‘Medresetü’z-Zehra’ ismini verdiği bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907’de İstanbul’a gelmiştir. Derin bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.

Dönemin hükümeti, Said Nursi’nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul’daki ilim adamlarının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin O’na olan ilgisinden rahatsız olmuş, Bediuzzaman’ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye gönderilmesini sağlamıştır.

Said Nursi’nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve bu dönemde Bediuzzaman, meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatmak için İstanbul’da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu’daki aşiret reislerine Bediuzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, 1909’da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat etmiştir.

Bediuzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu’ya dönmüş, I. Dünya Savaşında talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında Rusya’da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda Sibirya’daki esir kampından kaçarak İstanbul’a gelmiştir.

İstanbul’da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan Bediuzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslâmiye (İslâm Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırarak parasız dağıtmaya başlamıştır. Said Nursî daha sonra İstanbul’un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini ortaya koyan ‘Hutuvat-ı Sitte’ (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri Anadolu’da kurulan Millet Meclisi’nin tasvibini kazanmış ve Ankara’ya davet edilmiştir. 1922’de Ankara’ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan Bediuzzaman, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.

Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Van’da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak Burdur’a, oradan da Isparta’nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür. Bediuzzaman Risale-i Nur Külliyatı’nın büyük bir kısmını burada yazmıştır.

Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, 1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi’nin Isparta’nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi’nin oturduğu evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediuzzaman emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış, Bediuzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.

Bediuzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararla, Said Nursi’ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu’da mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.

Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu’ya getirilen Said Nursi, 1943’te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara’ya oradan da trenle Isparta’ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli’deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli’ye sevk edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediuzzaman, Risale-i Nur’un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944’te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said Nursi’nin Afyon’un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskâna tabi tutulmasını emretmiştir.

Bediuzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediuzzaman’ı etkisiz hale getiremeyen muhalifleri O’nu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.

Bu zulümler yaşanırken Bediuzzaman’ın talebeleri tarafından Risale-i Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kur’an tebliğinin geniş kitlelere yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.

1944’te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediuzzaman serbest bırakılmıştır. Ancak Risale-i Nurlar’ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948’de Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen Bediuzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.

Aralık 1948’de Said Nursî hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediuzzaman lehine bozulmuştur. Ancak Yargıtay’ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, Eylül 1949’da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara’dan gelen bir emirle bu sefer de Afyon’da mecburi iskâna tabi tutulmuş ve Emirdağ’a ancak Aralık ayında dönebilmiştir.

Bediuzzaman’a 1951’de Emirdağ’da, bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul’da, ‘Gençlik Rehberi’ adlı kitabı nedeniyle birer dava daha açılmıştır. İstanbul’da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek davayı sonuca bağlamıştır.

Ocak 1960’ta Ankara’ya girmesi polis tarafından engellenen Bediuzzaman buradan Isparta’ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa’ya gitmiştir. Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi’nin yerleştiği otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediuzzaman’ı Isparta’ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

YUSUF MEDRESESİ’NDE EĞİTİM

Tarih boyunca birçok Müslüman, Allah yolunda yaptıkları faydalı çalışmaların, Allah (c.c.)’ın tek ilah olduğunu anlatmalarının karşılığında inkârcı kesimler tarafından hapisle cezalandırılmıştır. Ama onların hapiste bulunmalarının nedeni bir suç işlemeleri, kanunlara karşı gelmeleri değildir. Müslümanların güzel ahlâkı insanlar arasında hâkim kılmasından ve dolayısıyla kendi kötülüklerinin ortaya çıkacağından, kötülüklerden elde ettikleri çıkar ve menfaatlerin yok olacağından korkanlar, Müslümanlara hep iftiralar atmışlar, halkı ve resmî mercileri onlara karşı kışkırtmışlardır.

Benzer olaylar Bediuzzaman’ın hayatı boyunca da sık sık tekrarlanmıştır. Kendisi ve talebeleri iman hakikatlerini ve Kur’an ahlâkını anlatmak için samimi bir çaba yürüten, mevki ve makam hırsı olmayan, siyasetten özellikle uzak duran, imansızlık akımlarına karşı insanları Kur’an’ın sunduğu barış ve huzur ortamına davet eden, devletin bütünlüğüne ve milli ve manevi değerlerine zarar verenlere karşı mücadele eden kimseler olmalarına rağmen hep asılsız ve çirkin iftiralarla itham edilmişlerdir. Bunun sonucunda ise haklarında soruşturmalar başlatılmış ve yıllarca haksız yere hapiste tutulmuşlardır. Her defasında ise aklanmışlar ve hiçbir suçlarının olmadığı görülmüştür. Ancak bu esnada tutuldukları hapishaneler onlar için birer Yusuf Medresesi olmuş, manevî dereceleri, samimiyetleri, kararlılıkları, birbirlerine olan bağlılıkları, ihlasları pekişmiş, güçlenmiştir.

Bediuzzaman’ın maruz kaldığı uygulamalar, kendisine atılan iftiralar Kur’an ayetlerinin birer tecellisidir. Hayatı kısaca gözden geçirildiğinde dahi Kur’an’da aktarılan ve salih müminlerin karşılaştıkları olayların çok benzerlerini yaşadığı ve bu olaylara karşı Kur’an’da haberleri verilen güzel ahlâklı müminler gibi davrandığı açıkça görülebilir. Bu nedenle Bediuzzaman’ın hayatına kısaca bakmak, bugüne örnek olması açısından da faydalı olacaktır.

Bediuzzaman’ın Yusuf Medresesi’ndeki Hayatı

Bediuzzaman’ın hayatının büyük bir bölümünün hapishanelerde, sürgünde, gözaltında geçmesi O’nun ve talebelerinin inançlarında ne kadar kararlı ve sabırlı olduklarını göstermiştir. Devletin ve milletin çıkarları için hizmet etmeye kendilerini adamış olmalarına rağmen, bazı çevrelerce hep devlete zarar vermeye çalışmakla suçlanmışlardır. Bu çevreler iftiraları ile daima devletin ve milletin yararını düşünen bu insanları, halkın gözünde zararlı insanlar olarak göstermeyi ve onları küçük düşürmeyi amaçlamışlardır. Örneğin, bu çevreler sahip oldukları yayın organları ve benzeri vasıtalarla, Said Nursî ve talebelerini gizli ve dine dayalı cemiyet kurmak, rejime karşı çıkmak ve Cumhuriyet’in temel ölçülerini yıkmaya davranmakla suçlamışlardır. Bunun üzerine tevkif edilerek Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmak üzere Said Nursi ile birlikte 120 Nur talebesi, o dönemin bazı yazarlarının anlattığına göre, ‘sanki ihtilal çıkarmışlar gibi kamyonlarla elleri kelepçeli olarak’ Eskişehir’e götürülmüşlerdir.

Bu arada belirtmekte fayda bulunmaktadır ki, tüm bu olaylar esnasında Türk polisi ve Türk askeri daima vicdanlı davranmış, Bediuzzaman’a ve Nur talebelerine karşı samimi ve anlayışlı bir tavır göstermişlerdir. Bazı dinsiz çevrelerin kışkırtmaları ve çıkardıkları infial nedeniyle onlar görevlerini yerine getirmek zorunda kalmışlar, ama hakkın yanında olduklarını ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Örneğin Bediuzzaman ve 120 talebesini Eskişehir’e götürmekle görevli askeri müfrezenin kumandanı kelepçelerini çözerek ibadetlerini rahatça yerine getirmeleri için onlara imkân tanımıştır.

İslâm mütefekkiri Necip Fazıl Kısakürek, ‘Son Devrin Din Mazlumları’ isimli kitabında Bediuzzaman’ın ve Nur talebelerinin gözaltına alınmaları ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir:

Baskında Bediuzzaman ve talebelerine ait her şey ele geçtiği halde, ortada itham kaynağı olabilecek hiçbir şey yoktur. Böyleyken kendisini beraat ettirmiyorlar da idamlık bir ithamın teselli mükâfatı halinde, 15 talebesiyle beraber hapse mahkûm kılıyorlar. 105 talebe de beraat kararı alıyor.’[1]

Eskişehir Mahkemesi Bediuzzaman’a, Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetleri tefsir ettiği için 11 ay hapis cezası vermiştir. Eskişehir hapsi sırasında Bediuzzaman oldukça zor günler geçirmiştir. O’nu ayrı bir hücrede tecrit etmişler ve türlü zorluklar yaşatmışlardır. Bu hapis sırasında Bediuzzaman’a uygulanan muamelelerden bazı örnekler çeşitli kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:

120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan Said Nursi tam bir tecrid içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine çeşitli zulüm ve işkenceler yapılıyor. Talebelerinden Zübeyir Gündüzalp’in anlattığına göre 12 gün yemek verilmiyor.’[2]

Zaten bize idam mahkûmu gözüyle bakıyorlardı. Hiçbir ziyaretçi bırakmıyorlardı. ‘Siz de idam olacaksınız bunlarla konuşursanız’ diyorlardı. Geceleri pislikten, tahtakurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi.

Eskişehir Hapishanesi’nden tahliye olan Bediuzzaman Kastamonu’da karakol karşısında bir evde oda hapsine alınmıştır. Bundan sekiz sene sonra gelen Denizli mahkemesi 20 ay hapis cezası vermiş, daha sonra Bediuzzaman Emirdağ’a mecburî ikamete yollanmıştır.

Bütün bu olaylar sırasında sayısız işkence ve eziyete maruz kalmış, defalarca zehirlenmiştir. Son derece yaşlı ve hasta olan Bediuzzaman, özellikle soğuk, nemli ve havasız hücrelerde tutulmuştur. Hapishane günlerindeki hatıralarını Said Nursi şöyle anlatmaktadır:

‘Pek basit bahanelerle kışın en şiddetli soğuk günlerinde beni tutuklayarak büyük ve gayet soğuk iki gün sobasız bir koğuşta tecrid içinde hapsettiler. Halbuki ben küçük odamda günde birkaç defa soba yakarken ve daima mangalımda ateş tutarken, zafiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim.[3]

Bediuzzaman sözlerinin devamında, önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi, çektiği bu sıkıntıları hafifleten tesellinin mahkûmların İslâm’a girmeleri olduğunu söylemektedir.

Bediuzzaman’a Yapılan Suçlamalar

Dinî ve manevî değerlerin yaygınlaşmasından hoşnut olmayan bazı çevreler Said Nursî için de bilinen taktiklerini uygulamışlar ve Bediuzzaman’ın hayırlı çalışmalarını engellemek için tüm halkı ve resmi mercileri O’na ve Nur talebelerine karşı kışkırtacak şekilde bir karalama kampanyasına başlamışlardır. Dönemin muhalif gazeteleri Bediuzzaman ve talebeleri aleyhinde propaganda ve uydurma yazılar yayınlamışlardır. Bazı şahıslar, hayali iftira senaryoları için parayla tutulmuşlardır. Ancak her defasında mahkemeler Bediuzzaman’ı ve arkadaşlarını tüm bu suçlamalardan beraat ettirmiş, çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara tevessül edenler kendilerini kamuoyu nezdinde küçültmüşlerdir.

Bu çevrelerin düzenledikleri iftira ve saldırılar incelendiğinde hemen hepsinin tarihte müminlerin karşılaştıkları iftiraların birer benzeri oldukları görülmektedir. En başta ‘dini istismar ediyor’ olmak üzere, ‘çevresindekileri kandırıyor’, ‘sapkındır’, ‘delidir’, ‘ona uyanlar cahil kesimdir’ suçlamaları... Bunlar Kur’an-ı Kerim’de defalarca dikkat çekilen, müminlere yöneltilen iftira ve suçlamalardan bazılarıdır.

Her mümin Kur’an’daki, ‘Biz hangi ülkeye bir uyarıcı korkutucu gönderdiysek, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri: ‘Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz’ demişlerdir.’[4] Ayetinde de belirtildiği gibi kavmin önde gelenlerinin tepkisiyle karşılaşmıştır ve karşılaşacaktır. Bu, Allah (c.c.)’ın değişmeyen bir kanunudur ve bu tepkilere maruz kalmak, hem müminlerin doğru yolda olduklarının açık delili ve hem de onların Allah (c.c.) katında derecelerinin yükselmesine vesiledir.

Kur’an’ın yüzlerce ayetinde anlatılan bu suçlama ve saldırıların Bediuzzaman Said Nursi ve talebelerinin yaşamlarında da tecelli etmesi, izledikleri yolun doğru ve verdikleri mücadelenin etkili olduğunun açık bir göstergesidir. Bu olaylarla, Allah yolunda cihad eden bütün müminler karşılaşacaklardır. Allah Teâlâ bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:

“Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”[5]

Münafıkların Sokulmaları

Bediuzzaman’ı ve talebelerini durdurmak için kullanılan yöntemlerden birisi de, bu samimi insanların arasına ikiyüzlü kişilerin sokulmasıdır. Bu kişilerin görevi Bediuzzaman ve talebeleriyle ilgili gelişmeleri din düşmanlarına bildirmek ve daha sonra bu çevrelerin etkisi altındaki basında bu insanlar hakkında aleyhte yazılar çıkmasını sağlamaktır.

Bediuzzaman, kendisine karşı düzenlenen bütün bu komplo, saldırı ve iftiralara rağmen yürüttüğü mücadeleden hiçbir taviz vermemiştir. O’na yapılanlar kendisinin ve talebelerinin şevkini ve kararlılığını artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Kur’an’da vaat edildiği gibi inkâr edenlerin tuzakları boşa çıkmıştır. Allah (c.c.) inkârcıların tuzaklarının boşa çıkacağını ayetlerinde şöyle bildirir:

“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslâm’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur.”[6]

“Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır.”[7]

Bediuzzaman tarih boyunca Allah yolunda zulüm görmüş samimi müminlerden biridir. Ancak bilinmelidir ki, bir müminin hayatı boyunca karşılaştığı her zorluk, her sıkıntı, işitmekten hoşlanmayıp da işittiği her söz ve her iftira o müminin hayrınadır. Mümin tüm bunlara sabır gösterip, tevekkül ettikçe onun cennetteki mekânı daha da genişler, daha güzelleşir, makamı daha da artar. Dünyada ise Allah (c.c.) müminlere üstünlük vaat etmiştir. Bu nedenle inkârcılar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar yaptıkları boşa gider. Hatta onlara cehennem azabı olarak geri döner.

Bediuzzaman, değişik dönemlerde Yusuf Medresesi’ne konulan ve çeşitli zorluklara göğüs geren İslâm âlimleri için şöyle der:

‘Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı A’zam gibi en büyük müctehidler hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibn-i Hanbel gibi bir büyük mücahide, Kur’an’ın bir tek mes’elesi için hapiste pek çok azap verilmiş. Ve şikâyet etmeyerek tam bir sabır ile sebat edip o meselelerde sükut etmemiş. Ve pek çok imamlar ve âlimler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, tam bir sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler, Kur’an’ın birçok hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç aldığınız halde pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.’[8]

[1] Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fazil Kisakürek, s.23.

[2] Bilinmeyen Taraflarıyla Bediuzzaman Said Nursi, Necmettin Şahiner, s. 298.

[3] Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtinci Lem’a, Bediuzzaman Said Nursi, s.258.

[4] Sebe sûresi, 34/34.

[5] Bakara sûresi, 2/214.

[6] Tevbe sûresi, 9/32-33.

[7] Saffat sûresi, 37/171-172.

[8] Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, Bediuzzaman Said Nursî, s. 265.