بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / الأرشيف — محتوى قديم / موضوع 1614
الأرشيف — محتوى قديم

موضوع 1614

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

Hz ÖMER (r.a.)

Hz Ömer (r.a.)’in, Peygamberimiz (s.a.v.)’in altıncı nübüvvet yılında İslâm’ı kabul etmesi, İslâm tarihinde bir devir açtı. Mekke’de her şey değişti. Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) diyor ki: ‘Hz Ömer İslâm’ı kabul edince, Kureyş ile dövüşerek Ka’be’de namaz kıldı, biz de beraber kıldık.’[1]

Rasûlullah (s.a.v.)’in hicret izninin ardından Hz Ömer (r.a.) yirmi Müslüman ile birlikte Mekke’yi terk ederek Medine’ye hareket etti ve Kuba’da yerleşti. Hz Ömer (r.a.) bir gün ara ile Medine’ye gider, gidemediği günlerde kardeşi Utban’ı gönderirdi.

Ezan konusu görüşülürken Hz Ömer (r.a.), namaz vaktinin bir Müslüman tarafından ilan olunmasını teklif etmiş; Rasûlullah (s.a.v.) da bunu kabul ederek, Hz Bilal’i müezzinliğe tayin etmişti.

Hz Ömer (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’in hemen bütün gazvelerine, anlaşmalarına, idari tedbirlerine, İslâm için yapılan bütün teşebbüslere katılmıştır.

Hz Ebu Bekir (r.a.)’in halife seçilmesinde tartışmalara son noktayı koymuş ve derhal elini Hz Ebu Bekir (r.a.)’e uzatarak biyat etmiş ve böyle bir anda sürat, katiyet ve aynı zamanda adalet dairesinde yaptığı bu davranış sayesine karşılık ortadan kalkmıştır.[2]

Hz Ebu Bekir (r.a.)’in tavsiyesi ile O’ndan sonra Müslümanların halifesi seçilen Hz Ömer (r.a.), O’nun başlatmış olduğu bütün askerî harekâtları devam ettirdi.

İranlılarla yapılan büyük savaşlarda İslâm ordusunda Kur’an okuyan hafızlar cihad ayetlerini okuyor ve askerler i’lây-i kelimetullah için mücadele ediyorlar, zaferden zafere koşuyorlardı.

Hz Ömer (r.a.), İslâm ordularının faaliyetlerini o kadar önemsiyordu ki, her sabah erkenden Medine dışına çıkar, harp bilgilerini getiren adamları karşılardı.

Hz Ömer (r.a.)’in orduları, bir taraftan Kisra’ların taç ve tahtlarını, zulüm ve sefahetlerini yerle bir ederken, diğer taraftan küfür dünyasına, zulüm ve sefahat içinde çürümüş Bizans’a yönelmişti. İslâm komutanları, Arabistan sınırlarını geçince Bizans’ın büyük kuvvetleri ile karşılaşacaklarını biliyorlardı. Fakat İslâm orduları bütün engelleri aşarak H.14 yılında Şam’a girdiler. Kısa zamanda Suriye şehirleri feth olundu. İslâm ordusunun fethettiği şehirlerdeki adalet ve hakkaniyeti buralardaki insanların Müslüman olmalarına veya kendilerine yardımcı olmalarına neden oluyordu.

Kudüs anlaşmasından sonra Hz Ömer (r.a.), Kudüs’e hareket etti. Komutanlar O’nun mütevazı bir at ve elbise içinde şehre girmesini istemediler. Ancak O şöyle dedi: ‘Allah (c.c.)’ın bize bahşettiği nam ve şöhret, Müslümanlığa aittir. Kendi şahsımız için sadelik yeterlidir.’ Bu elbise ile şehri dolaştı ve mabetleri ziyaret etti.

Hz Ömer (r.a.)’in orduları, Cezire, Hozistan, İsfehan, Irak-ı Acem, Azrebeycan, Taberistan, Ermenistan, Kirman, Sistan, Mekran, Horasan bölgelerini İslâm topraklarına kattılar. Bunun üzerine Hz Ömer (r.a.) şöyle bir hitabede bulundu: ‘Bugün İran devleti yıkılmıştır. İranlılar artık Müslümanlara zarar veremezler. Fakat size şunu ihtar etmek isterim ki, namus ve istikametten ayrılacak olursanız, Cenâb-ı Hak size ihsan ettiği kuvvet ve üstünlüğü sizden alır, bu memleketleri başkalarına ihsan eder.’

Hz Ömer (r.a.) Zerdüştî bir köle tarafından sabah namazını kıldırırken hançerle yaralandı. Üç gün sonra vefat etti. Rasûlullah (s.a.v.)’in yanına defn olunmasını istemişti. Hz Aişe (r.a.)’in muvafakati ile bu arzusu gerçekleşti. Kendisini şehid edenin Müslüman olmadığını öğrendiğinde şükretmişti.

Hz Ömer (r.a.), bir taraftan Bizans ve İran devletlerinin hükmü altındaki araziyi ilhak edecek derecede fetihleri gerçekleştirmiş, diğer taraftan da İslâm devletinin idare temellerini o kadar sağlam bir şekilde kurmuş, onları o derece geliştirmiştir ki, hayatında bizzat bir memleketin iyi idaresi için gerekli olan bütün hükümet kurumlarını kurmuş ve bunları mükemmel bir şekilde işletmişti.

Hz Ömer (r.a.), mücahidleri evlerinde ziyaret ederek, mücahidlerin eşlerine çarşıdan bir şeye ihtiyaçları olup olmadıklarını sorardı. Onlar da hizmetçi kızları kendşisi ile birlikte göndererek istediklerini aldırırlardı.[3]

Aklı başında hemen her Müslüman, bu ciddî ve candan mücadele ve mücahedenin neticesinde, tacına sorguç takma anlamındaki şehadeti temenni etmiştir. İşte Hz. Ömer (r.a.) de onlardandır. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den sonra Mescid-i Nebevî’de tam on sene her cuma minbere çıkmış ve Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in ruhaniyetinin müşahedesi altında hutbe okumuştu. Hz. Ömer (r.a.)’e göre Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) vefat etmemiştir. O, sadece hücre değiştirmiş, Hz. Aişe (r.a.)’nin hücresinden,[4] saadet hücresi olan yerin altındaki hücresine çekilmiş ve arkada bıraktıklarını âlem-i berzah ve âlem-i misalden seyretmektedir.

Bir gün Hz Ömer (r.a), hutbesinde Adn Cenneti’nden bahseder. O’nun genişliğini, kapılarını anlatır ve ardından da oraya ilk gireceklerin Nebiler olduğunu söyler. Ardından Allah Rasûlü’nün kabrine doğru tatlı bir işaret yapıp eğilir ve ‘Ne mutlu Sana ey şu kabrin sahibi’ der. Sonra sözlerine devamla, nebilerden sonra Adn Cenneti’ne gireceklerin özü-sözü doğru ‘sıddıklar’ olacağını ifade eder ve yine tatlı bir işaretle Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in kabrine dönüp, O’na da ‘Ne mutlu Sana ey şu kabrin sahibi’ der. Sonra da Adn Cenneti’ne şehidlerin gireceğini söyler. Allah Rasûlü, Uhud Dağı titremeye geldiğinde:

“Sakin ol ey Uhud! Üzerinde bir nebi, sıddîk ve iki şehid var!”[5] Beyanının işareti ile O’nun şehid olacağını müj­delemişti. Hz Ömer (r.a), belki de o müjdeli günü hatırlar, susar ve sözlerine biraz ara verir... Herkes, merakla Hz. Ömer (r.a.)’in dudaklarından dökülecek sözü beklemektedir. O ise, kendi kendine şöyle mırıldanır: ‘Nerede şehadet, nerede sen?’ Yani, o sana nasip olur mu hiç? der gibi bir şeyler söyler. Biraz daha durur ve konuşmasına devam eder: ‘Seni Müslümanlığa hidayet eden, seni hicretle şereflendiren, seni Peygambere dost yapan, sana Medine’de yaşama imkânı veren Allah, inşaallah sana şehadeti de nasip eder.’[6] İşte görüldüğü gibi Hz. Ömer (r.a.)’in en büyük ideali budur. O “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu.”[7] Hadisiyle onurlanmıştır. O, Allah Rasûlü’ne bahşedilen ledünnî ilmin ikinci derecede bahşedildiği insandır. O ümmetin önünde bir kâmet-i bâlâdır. Bununla beraber O, mücadele ve mücahede dolu hayatını bir taç halinde başına koyarken, şehadeti de sorguç olarak bu taca yerleştirme arzusundadır.[8]

O’nun bu hutbesiyle, şehid edilmesi arasında ne kadar bir süre geçtiğini bilemiyoruz. Muhtemelen o hutbeyi irad ettiği zaman Hz. Ömer (r.a.) son günlerini yaşıyordu ve üstü kapalı bir ölüm hissi içindeydi. Artık Rasûl-i Ekrem ve Ebû Bekr (r.a.)’in ayrılığına daha fazla tahammül edemez hale gelmişti. Onun için, nice defalar ellerini kaldırıp, büyük bir iştiyakla, ‘Allah’ım, Sen’den Sen’in yolunda şehadet ve peygam­berinin kentinde ölmek istiyorum!’[9] Diye yaptığı dua, ağlaya ağlaya kıldığı ve hıçkırıklarıyla arkadakileri de ağlattığı namazlarının birinde kabul oluyor ve bağrından yediği hançerle Hz. Ömer (r.a.) şehidlik mertebesine de ulaşıyordu.[10]

Aslında biz, öbür âleme iştiyakla Allah (c.c.) için dökeceğimiz iki damla gözyaşı ve iki damla kanın, O’nun yanında nasıl değerli olduğunu bilsek, güvercinler gibi kanat çırpar, o hal ve o havayı yakalamayı bin şevk ile ister ve arzu ederdik. Ancak bu da yine belli bir iman ve izana bağlıdır. Konu ile alâkalı olarak Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“İki göz vardır ki cehennem ateşi görmez: Allah korkusundan ağlayan göz, harp meydanları ve cephelerde nöbet tutan askerin gözü.”[11]

Evet, Allah Teâlâ bu iki damlayı işte o kadar çok sever. Bu sebeple, Allah (c.c.) katında sevimli olan şeylere gönül bağlayan ve kendini böyle şeylere hazırlayan insan, asla bu dünya hayatının geçici zevk ve sefalarını temenni etmez, dünya karşısında bel kırıp boyun bükmez; aksine, bütün dikkat ve hassasiyetiyle öbür âleme yönelir. Ne var ki, bütün bunlar bir irfan bir idrak işidir. İnsanın irfana ermesi ise, en çetin ve en zor meselelerdendir. Bizim anladığımız anlamda irfan, insanın içinde yanan öyle bir iman ışığıdır ki, insan onun aydınlığında dünyayı gördüğü gibi ukbayı (ahireti) da görür. Dünyaya ait şeyleri mütalaa ve müşahede ettiği gibi ukbaya ait şeyleri de müşahede ve mütalaa eder. O zaman insanın içinde ahirete karşı apayrı bir iştiyak uyanır ki, aklı başında olan hiç kimse, Allah yolunda mücahedeye ve bu uğurda elde edeceği şehadete hiçbir şeyi tercih edemez. Ebedî güzeli ve ebedî güzellikleri gören bir kimse nasıl olur da, şu fani ve fena dünya hayatına meyleder ki?

[1] İbn Hişam.

[2] Asr-ı Saadet, Ahmed en-Nedvî.

[3] Asr-ı Saadet, A. En-Nedvî.

[4] Müsned, 6/89; İbn Sa’d, Tabakât, 2/229.

[5] Buhârî, Fedailü Ashâbi’n-Nebî, 6; Ebû Dâvûd, Sünne, 8.

[6] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 9/54; Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, 14/645.

[7] Tirmizî, Menâkıb, 18; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9/68.

[8] İ’lay-ı Kelimetullah veya Cihad, F. Gülen.

[9] Buhârî, Medîne, 29; İbn Sa’d, Tabakât, 3/331; Ebû Nuaym, Hilyetü’l Evliyâ, 1/53.

[10] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 4/178; İbn Sa’d, Tabakat, 3/354.

[11] Tirmizî, Fedâilü’l-Cihad, 12; Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/141.