النبي محمد ﷺ
Hz. MUHAMMED (s.a.v.)
Allah Teâlâ’nın ‘Âlemlere rahmet olarak gönderdiği’ Hz. Muhammed (s.a.v.), Miladî 571 yılının 20 Nisan’ında (Rabiül-Evvel ayı 12. gecesi) Mekke’de doğdu. Babası Abdullah, annesi Amine’dir. Bu kutlu doğumun gerçekleştiği gece, Kisrâ’nın sarayında 14 sütun devrildi, İran’ın ateş tapınağında yüzlerce yıldan beri yanan ateş söndü, Sâve deresi kurudu.
Babası Abdullah ve annesi Amine’nin vefatından sonra Mekke’nin en itibarlı ailesi Haşimoğullarının lideri olan dedesi Abdulmuttalib O’nu yanına aldı. Dedesinin vefatından sonra da amcası Ebu Talib’in himayesinde büyüdü.
Hz. Muhammed (s.a.v.) çocukluğunda amcası Ebu Talib ile birlikte çevre şehir ve ülkelere bazı ticaret yolculukları yapmış olduğundan sosyal ve ekonomik tecrübeler kazanmış ve ticaretteki güzel davranışlarının, iyi hareketlerinin şöhreti her tarafa yayılmıştı. İnsanlar sermayelerini O’na vererek ticarî ortak oluyorlardı. Herkesin güvendiği bir kişi olduğu için O’na ‘Muhammedü’l-Emin’ yani ‘Güvenilir Muhammed’ deniliyordu.
Hz Peygamber (s.a.v.) doğduğu sıralarda Mekke şehri puta tapıcılığın en büyük merkezi idi. Sadece Kâbe’de 360 tane put vardı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabilesi, bu puthanenin sorumluluğunu elinde bulunduruyor ve anahtarlarını taşıyordu. Buna rağmen Hz. Muhammed (s.a.v.), bu putların önünde asla eğilmemiş ve cahiliye döneminin diğer adetlerine asla katılmamıştı. Putları yüceltmemek ve cahiliye adetlerine katılmamak için Nur dağında inzivaya çekiliyordu. [1]
Hz Muhammed (s.a.v.) yine âdeti olduğu üzere bir gün Hira mağarasında tefekkür ve murakabeyle meşgul iken Cebrail (a.s.) karşısına dikilmiş, gözleri önünde duruyor ve kendisine şöyle diyordu: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin büyük kerem sahibidir.” [2] Bu şekilde ilk vahiy gelmiş ve Peygamberlikle görevlendirilmişti.
İlk aşama, tehlikelerle dolu Peygamberliğin ilk önce kime sunulacağı, kimlerin inanması için davet edileceğinin belirlenmesi idi. Bu kişiler O’nun mübarek eşi Hz. Hatice (r.a.), Hz Ali (r.a.), Zeyd (r.a.) ve Hz Ebu Bekir (r.a.) idi. Bu insanlar tereddütsüz ve bütün yürekleriyle inandılar.
Kısa bir süre sonra Müslümanlar belli bir sayıya ulaştılar. Hz Peygamber (s.a.v.) Kâbe’nin avlusuna giderek tevhid inancını ilan etti. Mekke müşriklerine göre bu onlar için büyük bir hakaretti. Herkes Rasûlullah (s.a.v.)’in üzerine çullandı. Bu arada Hz peygamber (s.a.v.)’in manevi evladı Haris b. Hale (r.a.) aldığı kılıç darbeleriyle şehit oldu.
Peygamberliğin gelişinin altıncı yılında amcası Hz. Hamza (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.)’in Müslüman olmaları Rasûlullah (s.a.v.)’i çok sevindirdi. Müslümanlar güç kazandı.
Kureyş’in zulüm ve işkenceleri sürekli artınca Rasûlullah (s.a.v.), risaletin beşinci yılında Müslümanlara Habeşistan’a hicret etmelerini emretti. Habeşistan kralı Necaşî adaletli ve insan haklarına saygılı biriydi. İlk önce 11 erkek ve 4 kadın Müslüman Habeşistan’a hicret etti.
Peygamberliğin yedinci yılında Müslümanlara uygulanan ambargo yoğunlaştı. O kadar ileri gidildi ki Mekke müşriklerince Hz Peygamber (s.a.v.)’in öldürülme kararı bile verildi.
Peygamberliğin onuncu yılında Hz Hatice (r.a.) ve amcası yani Hz. Ali (r.a.)’nin babası Ebu Talib vefat etti. Bundan sonra Kureyş zulümlerini iyice artırdı. Müşrikler, Rasûlullah (s.a.v.)’in yoluna dikenler döşüyor, namaz kılarken gülüşüp alay ediyor, secde ederken mübarek başına deve işkembesi koyuyor, O’nun mucizelerini gördükçe de O’na büyücü diyor, peygamberlik iddiasını dinledikten sonra deli diyor, dışarı çıktığında sokak çocukları peşine takılıyor ve bağrışıp çağrışarak alay ediyorlardı. Ebu Cehil ve Ebu Leheb O’nun ardından dolaşıyor ve konuşmasının ardından O’nu yalanlıyordu.
Her taraf düşman doluydu ve Müslümanlar Mekke devletinin baskısı altında hiçbir şey yapamaz hale gelmişlerdi. İmkân bulanlar Habeşistan’a hicret ediyor, kalanlar ise işkence görüyor, hakaret ediliyor, hapse atılıyor, fakat inançlarından asla ödün vermiyorlardı.
Fakat Peygamber duramazdı ve Yüce Yaratıcı’nın kendisine verdiği tebliğ görevini yerine getirmek zorundaydı. Bunun için kendisine yardımcı olurlar diye Taif’teki akrabalarının yanına gitti. Ancak onlar da kendisine sahip çıkmadıkları gibi kötü davrandı ve O’nu çocuklara taşlattılar. Böylece Zeyd ile birlikte Taif’i terk ederek Mekke’ye dönmek zorunda kaldı.
Çevredeki Arapların Mekke’yi ziyaret ettikleri mevsimde Medine’den gelen Hazrec kabilesinin Rasûlullah (s.a.v.)’in kendilerine İslâm’ı tebliği sonucu Müslüman olması üzerine İslâm burada da yayılmaya başladı. İstek üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Mus’ab b. Umeyr’i İslâm’ı öğretmek üzere Medine’ye gönderdi. Mekke’nin Mina bölgesinde Akabe denilen yerde Medineli Müslümanlar Rasûlullah (s.a.v.)’e biat ettiler. Bir sene sonra Mekke’ye giden Medineli Müslümanların sayısı 72’yi bulmuştu. Akabe’de ikinci kez Rasûlullah (s.a.v.) ile Medineli Müslümanlar bir araya geldiler. Burada yapılan durum değerlendirmesinden sonra Medineli Müslümanlar Rasûlullah (s.a.v.)’in Medine’ye gelmesi halinde O’nu kendi çocukları gibi koruyacaklarına söz verdi ve yemin ettiler. Bu olaya İslâm tarihinde ‘İkinci Akabe Biatı’ denilir. Medineliler, sözlerinde durup Rasûlullah (s.a.v.)’e her türlü yardımda bulunduklarından ‘Ensar’ yani ‘Yardımcılar’ adını aldı ve asırlar boyu böyle anıldılar.
Hicret
Medinelilerin Müslüman olmalarıyla, Mekke’de işkence altında olan Müslümanlar için yeni bir umut ışığı belirmişti. Yesrib yani Medine Habeşistan’a göre çok daha yakın ve ulaşım imkânları daha fazla idi. Deve yürüyüşüyle 10-15 günde Medine’ye gidilebiliyordu. Müslümanlar gizli gizli hicret ediyorlardı.
Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlara ‘Muhacir’ yani hicret edenler deniyordu. Medineli Ensar onlara kapılarını açıyor ve seve seve misafir ediyordu.
Mekke’deki zulüm ve baskılardan usanan Hz Ebu Bekir (r.a.) de devamlı olarak Rasûlullah (s.a.v.)’den hicret için izin istiyor, fakat Rasûlullah (s.a.v.) O’na sabır tavsiye buyurarak beklemesini emrediyordu.
Mekke hükümeti ‘Daru’n-Nedve’de yani parlamentoda toplanarak Rasûlullah (s.a.v.)’in öldürülmesi kararı aldı ve uygulama planları hazırlandı. Ancak onların bu planlarını Cebrail (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirdi. Rasûlullah (s.a.v.), evinde bulunan Hz. Ali (r.a.)’ye:
“Bu gece şu yeşil hırkamı örtünerek benim yatağımda yat! Sana söylediğim emanetleri yerine getirdikten sonra, sen de Yesrib’ hicret et.!” Dedikten sonra, eline bir avuç toprak alarak evinden çıktı. Allah (c.c.) suikastçıların basiretini alarak Rasûlullah (s.a.v.)’i korudu ve ‘Yasin’ sûresini okuyarak yoluna devam etti.
Rasûlullah (s.a.v.), beraber hicret etmek üzere, Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in evine gitti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) uzun zamandan beri bu anı bekliyordu. Rasûlullah (s.a.v.) hicret için geldiğini söyleyince sevinçten ağlamaya başladı. Birlikte Mekke’nin güney-batısındaki Sevr dağında bulunan mağaraya hareket ettiler. Onları Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in kızı Esma yol azıklarını hazırlayarak uğurlamıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.) büyük bir taktik uyguluyordu. Mekkeliler O’nun kuzeydeki Medine’ye gideceğini biliyorlardı. Fakat Rasûlullah (s.a.v.) kuzeye değil güney-batıdaki Sevr dağına hareketle düşmanı şaşırtmıştı. Rasûlullah (s.a.v.) Sevr mağarasında Hz Ebu Bekir (r.a.) ile üç gün geçirdi. Mağaraya önce Hz. Ebu Bekir (r.a.) girmiş ve zehirli hayvan olup olmadığını kontrol etmişti. Mekke’den gönderilen takipçiler mağaranın önüne kadar geldiler, ancak mağaranın önünün örümcek ağı ile örülü olduğunu görünce dönüp gittiler.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) hicret edince Allah yolunda harcamak üzere bütün parasını da yanına almıştı. Takriben beş veya altı bin dirhemdi. Kızı Esma bütün baskılara ve hakaretlere rağmen babası Ebu Bekir (r.a.) ve Rasûlullah (s.a.v.)’in hicreti hakkında sır vermiyordu.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’den önce hicret etmiş olan Müslümanlar, O’nu Yesrib yakınındaki Kuba’da bekliyorlardı. Rasûlullah (s.a.v.) tekbir ve ilâhilerle karşılandı. Yesrib bayram yerine döndü ve o günden sonra adı Medine oldu. Medineli Müslümanlar Rasûlullah (s.a.v.)’i misafir etmek için yarışıyorlardı. Ancak Rasûlullah (s.a.v.): “Devem nerede durursa orada kalacağım. O nerede duracağı hakkında gerekli emri almıştır.” Buyurdu.
Nihayet deve, boş bir arsaya çöktü. Burası halen İstanbul’da kabri bulunan ve Eyüb Sultan olarak bildiğimiz sahabenin evine yakın olduğu için Rasûlullah (s.a.v.) O’na misafir oldu ve kendi evi yapılıncaya kadar orada kaldı. Böylece büyük tarihî olay olarak Rasûlullah (s.a.v.)’in hicreti sona ermiş oldu. [3]
İman ve hicret cihada hazırlık devreleridir. Bu iki devre, cihat devresine asker hazırlama devresidir. Bu iki devre imanın kılıçlaşma devresidir.
Hz Peygamber (s.a.v.) tarafından yaptırılan ve zaman zaman tamirat görerek günümüze kadar gelen Peygamber Camii, aynı zamanda, İslâm Devleti’nin de merkezi idi.
Mekke devletinin Medine’deki Müslümanlara her an saldırabileceğini, dikkate alan Rasûlullah (s.a.v.) Medine’deki Arap ve Yahudi kabile reislerini bir araya getirerek onlara şöyle dedi: “Sizin bir devletiniz olmadığı için, devamlı olarak savaş halindesiniz. Üstelik Medine dışından bir düşman ordusu içimizden bir kabileye saldırırsa, o kabile yalnız kalır. Gelin bir devlet kuralım ve Medine dışından gelecek her düşman saldırısına karşı müştereken savunma yapalım.” Bu düşünce yerinde bulundu ve Medine İslâm Devleti kuruldu.
Kurulan bu devletin elli iki maddelik anayasasını Rasûlullah (s.a.v.) bizzat yazdırarak ilk devlet reisi oldu ve böylece Peygamberlik ve Devlet Başkanlığı sıfatlarını kendisinde toplamış oldu. Allah (c.c.)’tan vahiy alıyor ve bu vahyin ışığında Müslümanların hayatlarını tanzim ediyordu.
Rasûlullah (s.a.v.), hicreti takiben, bu şekilde bir devlet kurduktan sonra derhal hicret sonrası devre olan cihadı başlattı. O’nun bu cihattan maksadı, İslâm’ı bütün insanlığa tebliğ etmek ve Allah (c.c.)’ın hükmünü bütün dünyada hâkim kılmaktı.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’deki küçük mümin grubu, hicretten sonra, O’nun cihat ordusu oldu. Bir ellerinde Kur’an, diğerinde kılıç, İslâm’ı yayıyorlardı. Komutada, fikirde ve hedefte bir olan iman ordusu, iman ve hicret devrelerini geçirmiş, büyük tecrübeler kazanmış ve Allah (c.c.) için savaşıyordu.
Medine-i Münevvere’ye hicretten hemen sonra savaşa izin veren ayet-i kerime nazil oldu: “Kendilerine savaş açılan müminlere, zulme uğramaları sebebiyle (düşmana karşı savaşmaları) için izin verildi. Muhakkak ki Allah onlara zafer vermeye kadirdir. Onlar: ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.” [4]
Rasûlullah (s.a.v.) bundan sonra elinden kılıç düşmeyecek ve hayatının sonuna kadar ‘İ’lây-i kelimetullah’ için cihat edecektir.
Böyle devam etti üçüncü devre. Yani cihat devresi. Bu kısa devrede, Rasûlullah (s.a.v.) bizzat yirmi yedi savaş komutanlığı yaparak cihada gitti. Ve savaş için ordular (seriyyeler) gönderdi. [5]
Bunun için Rasûlullah (s.a.v.)’in hayat programı şu üç kelimeyle özetlenebilir: İman, Hicret, Cihat
Askeri Cihad Dönemi
Cihat; Allah Teâlâ’nın emrettiği gibi yaşamak ve O’nun hükümlerinin her tarafta uygulanmasını temin etmek için müminin canıyla, malıyla verdiği mücadeledir. Bu mücadele, ya sözle, ya yazıyla, ya sohbetle, ya infak ile veya (kıtal) silahlı savaşla olur.
Cihat, İslâm’ın en önemli müesseselerinden biridir. Bunun böyle olduğu, Kur’an-ı Kerim’deki onlarca ayet ve Sünnet’teki yüzlerce hadisle sabittir.
Aslında, İslâm’ın cihat müessesesi bilinmezse, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yirmi üç senelik mücadelesi de anlaşılamaz. Cihat’ın önemi anlaşılmazsa, ‘Bir peygamber de savaşır mı?’ Gibi yersiz sorular ortaya atılır veya bunun tam aksine; sanki gayr-i Müslimlere hesap verilme zorunluluğu varmış gibi, ‘İslâm kılıç dini değil!’ diye, yersiz savunmalara girişilir. Değiştirilmiş İncil’de bulunan, ‘Biri sağ yanağına vurursa, solu çevir, ona da bir tane vursun’ inancı İslâm’da yoktur. ‘Birisi sana haksız yere vurduysa, sen de, aynı şekilde ona vuracaksın’ inancı vardır. Hakkından vazgeçerek, karşısındakini affedersen erdem gösterirsin ama bu senin tercihindir, ihsanındır.
Şurasını kabul etmek gerekir ki, İslâm’ı kabul edip etmemekte herkes hür olduğu gibi, hiç kimsenin, İslâm’ı veya onun herhangi bir müessesesini, olduğundan başka göstermeye de hakkı yoktur. İslâm neyse, odur; hiç kimsenin hayal ve düşüncelerine veya mantığına göre bir İslâm uydurulamaz!
Cihat müessesesi İslâm’ın bir rüknüdür. Cihadı İslâm dışı sayarsanız, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bunca savaşlarını nasıl izah edersiniz? Sanki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in müdafaası onlara kalmış gibi, ‘O merhamet sahibiydi, savaş yapmazdı’ diye O’na iftirada bulunurlar. [6]
Kendinin ne olduğunu, en güzel şekilde O ifade etmiştir:
“Ben merhamet Peygamberi, ben silah peygamberiyim.” O’nun bir başka hadis-i şerifi de şöyledir:
“Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” [7] Yine O şöyle buyuruyor:
“Ben, Allah yolunda öldürülmeyi, sonra dirilip tekrar öldürülmeyi, sonra dirilip tekrar öldürülmeyi, sonra dirilip tekrar öldürülmeyi ve bunun hep devam etmesini isterdim.” [8]
Bu cümleden olarak, Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye gelişinin 7. Ayında amcası Hz. Hamza (r.a.) komutasında, Allah yolunda cihat için ilk orduyu (Seriyye) gönderdi. Böylece cihat devri başlamış oldu. Bizzat kendisi de, Medine’ye gelişinin on ikinci ayında, komutan olarak Allah yolunda savaşmak üzere Medine’den hareket etti. [9] Bununla cihat devri fiîlen başladı. Bundan sonra elinden kılıç düşmeyecek ve hayatının sonuna kadar, İ’lay-ı Kelimetullah için yani Allah’ın emirlerini yeryüzünde hâkim kılmak için cihat edecektir. Onun için bu peygamber bir komutandı, bir başkomutandı.
Hz. Peygamber (s.a.v.), camisini (Mescid-i Nebevî) komutanlık merkezi yaptı. Orada askeri birlikler tadat olunur, avlusunda cihat toplantıları yapılırdı. Orada sadık mücahitler cihat aşkıyla yanar; orada kararlar, emirler ve nasihatler verilirdi. Peygamber (s.a.v.) orada ashabına danışır, görüşlerini alırdı; çünkü onların her işi istişareye dayalıydı.
Bedir Savaşı
Bedir savaşı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’den Medine’ye hicretinin 18. ayı olan Ramazan ayında oldu. [10]
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret edip, İslâm devletini kurduktan sonra, devamlı olarak Mekke devletinin ticaret kervanlarını izliyor, onları vurmak istiyordu. O’nun gayesi kendi devletiyle savaş halinde olan Mekke devletini ekonomi yönünden zayıflatmak ve alacağı ganimetlerle, İslâm devletini güçlendirmekti.
Bedir savaşının sebebi de, Mekke devletine ait bir ticaret kervanının, Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından vurulmak istenmesi olduğundan, bu tarihî hadisenin bir yorumunu yapmak istiyoruz.
Hz. Peygamber (s.a.v.) İslâm’ı tebliğ etmeye başlar başlamaz. Mekke devletinin sert tepkisiyle karşılaşmış; bu yolda kendisine hakaret ve işkencenin her türlüsü yapılmıştır. Mekkeliler bununla da yetinmeyerek, Müslümanlara ambargo uygulamış ve onları kendi yurtlarından hicret etmeye zorlamışlardı.
Vatanlarını terk etmeye zorlanan bu Müslümanlar, gizlice hicret ettiklerinden, bütün mallarını Mekke’de bırakmışlar ve hicret ettikten sonra da Mekke devleti onların mallarına el koymuştu. Şam (bugünkü Suriye, Filistin, Lübnan) ve diğer ülkelere gönderdikleri ticaret kervanlarının çoğunda, gasp edilmiş Müslüman sermayesi mevcuttu. Üstelik bu ticaretin geliriyle, Müslümanlara karşı kullanılmak üzere silah alınıyordu. O halde, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mekke devletine ait ticaret kervanlarını vurması, iki yönden haklıdır:
1. İslâm Devleti, Mekke Devleti’yle savaş halindedir.
2. Mekke Devletinin ticaret sermayelerinde, gasp edilmiş Müslüman malı vardı ve bu malların geri alınması gerekiyordu. [11]
İşte Hz. Peygamber(s.a.v.)’in Mekke ticaret kervanlarına karşı başlattığı Seriyye ve gazvelerin sebebi budur. O, bu gayesinin tahakkuku için, Mekke-Şam yolunun belli kesimlerinde görevlendirdiği habercileri vasıtasıyla Mekke Devletinin ticaret kervanlarını kolluyor; haberini alınca da, kervanı vurmak üzere, ya bir askeri birlik gönderiyor veya bizzat kendisi ordusunun başında cihada gidiyordu.
Hicri 2. senesinin Ramazan ayında, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ebu Sufyan başkanlığında bir Mekke ticaret kervanının Şam bölgesine geçip, yakında dönmek üzere olduğunu haber aldı. Bir rivayete göre, [12] Ebu Sufyan’ın Şam’dan Mekke’ye dönüşünü Cebrail (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirdi ve Rasûlullah (s.a.v.) de, yanına 300 kadar sahabesini alarak, Kureyş ticaret kervanını vurmak üzere Mekke-Şam yoluna doğru hareket etti.
Büyük bir kazançla Mekke’ye dönmekte olan Ebu Sufyân, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke kervanını vurmak üzere Medine’den çıktığını haber alınca, kervanı kurtarması için, acilen Mekke devletinden yardım istedi. Bu haber üzerine, Mekke devleti hemen harekete geçerek, kervanı kurtarmak üzere 1000 kişilik bir ordu gönderdi.
Ebu Sufyan’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Kureyş’e ait ticaret kervanını vuracağı haberi, Damdam b. Amr el-Ğıfari tarafından [13] Mekke’ye ulaştırılınca, başta Ebu Cehil, Utbe b. Rebi’a, Nadr b. Haris olmak üzere Mekkeliler, savaş hazırlıklarına başladılar. Kısa zaman içerisinde toplanan orduya, hemen hemen Mekke’nin bütün liderleri katılmıştı. Azılı İslâm düşmanı Ebu Leheb, hasta olduğundan orduya katılamamış, fakat orduyu 4000 dirhemle desteklemişti. [14] Mekke’nin ileri gelenleri savaşa katılmakla kalmamış, her biri, sefer esnasında kesilmek üzere onar deve vermişlerdi. [15]
Mekke ordusu, Müslümanlarla karşılaşmak için yol alırken, Ebu Sufyan’ın ikinci habercisi gelerek, kervanın kurtulduğunu, dolayısıyla savaşa gerek kalmadığını bildirdi. Çünkü Ebu Sufyan, Mekke’den ordu gelmesi için bir taraftan haberci gönderirken, öbür taraftan da, Bedir denen mevkide verdiği molayı iptal etmiş ve ana yoldan tali bir yola saparak kervanıyla beraber kaçmaya başlamış; bunda muvaffak da olmuştu. Mekke ordusunun ileri gelenleri olan Utbe ve Ebu Cehil arasında bu konuda, yani ticaret kervanları kurtulduğu halde Müslümanlarla savaşıp savaşmama konusunda sert tartışmalar olmuş; Mekke ordusu, kervanlarının kurtulmasına rağmen savaşmaya karar vermiş, Mekke-Şam yolu üzerinde, Bedir’e kadar varmıştı.
Bir gece, Mekke ordusuna su götürmekle görevli iki asker, Müslümanlar tarafından yakalanıp, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e götürüldü. Müslüman askerleri yakaladıkları bu kimselere, kim olduklarını sordular. Onlar da, Mekke ordusunun sucuları olduklarını söylediler. Ordu değil, ticaret kervanı bekleyen Müslümanlar, bu yakalananların yalan söylediklerini zannederek, onları dövmeye başladılar. Çünkü Müslümanlar, Ebu Sufyan’ın kervanını bekliyor, yakalanan bu Mekkelilerin de, Ebu Sufyan’ın yerini gizlemek için yalan söylediklerini zannediyorlardı. O sırada Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz kılıyordu. Namazı bitirip, selam verdiğinde, Müslüman askerlerine şöyle dedi: “Adamlar doğru söyleyince onları dövüyor, yalan söyleyince de vazgeçiyorsunuz. Bırakın rahat konuşsunlar!” Hz. Peygamber (s.a.v.) tekrar onlara kim olduklarını sordu. Onlar da, Mekke ordusunun sucuları olduklarını söylediler.
Rasûlullah (s.a.v.) Mekke ordusunun sayısını sorunca onlar, kesin bir rakam bilmediklerini, ancak sayılarının çok olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara şu ilginç soruyu sordu:
- Günde kaç deve kesiyorlar? Mekkeli askerler şu cevabı verdi:
- Bazı günler dokuz, bazı günler de on deve kesiyorlar. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
- O halde sayıları 900 ila 1000 arasındadır. Nitekim Mekke ordusunun asker sayısı 1000 kadardı.
Durum açıklığa kavuşmuştu. Ebu Süfyan’ın kervanı kaçmış; bunun yerine Mekke ordusu gelmişti. Oysaki Hz. Peygamber (s.a.v.) bir orduyla savaşmaya değil, bir ticaret kervanı vurmaya çıkmıştı. Böyle olduğu için de, yanında 300 kadar asker almakla iktifa etmişti. Halbuki şimdi, kendi askerlerinin üç misli kalabalık olan mücehhez bir ordu vardı karşıda. Müslümanlar, böyle bir durumla karşılaşacakların bilmediklerinden yanlarına gelişi güzel silahlarını almışlardı.
Müslümanların zaferi ile biten savaş sonucunda Mekkeli müşriklerin ileri gelenleri başta olmak üzere 70 kişi öldürüldü ki, Ebû Cehil de öldürülenler arasındaydı. Müslümanlardan da 14 kişi şehit oldu. Müşriklerin 70 kadarı da esir alınmıştı ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in amcası Abbas da esir alınanlar arasındaydı. O da diğer esirler gibi fidyesini vererek esaretten kurtuldu. [16] Hz. Peygamber (s.a.v.), esirlerin tamamını fidye karşılığı serbest bıraktığı halde, Mekke döneminde Müslümanlara büyük işkence yapan ve her yerde İslâm ile alay eden Nadr ibnu’l-Haris ile ‘Ukbe b. Ebi Mu’ayt’ı öldürttü. [17]
Uhud Savaşı
Medine İslâm devletinin, Mekke devletine karşı yaptığı Bedir savaşında elde ettiği büyük zafer, Arap yarımadasının her tarafında konuşulmaya başlandı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir sene içinde, bu şekilde küçük, fakat inançlı ve düzenli bir ‘Devlet’ kurması ve bu küçük devletin, mazisi asırlara dayanan Mekke devletinin ordusunu perişan etmesi, günün meselesi haline gelmişti.
Bedir savaşında, Mekke devletinin, Ebu Cehil, Utbe b. Rebia, Nadr ibnü’l-Haris, Umeyyeti’bnu’l-Halef gibi önderleri, bir zamanlar Müslümanlara işkence yapanlar, bu işkencelere maruz kalan İslâm mücahitleri tarafından öldürülmüş, böylece Allah Teâlâ’nın, kıyamete kadar sürecek olan şu kanunu tahakkuk etmiştir:
“Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılapla devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” [18]
Mekke devleti, Medine İslâm devleti karşısında aldığı yenilgiyle kaybolan itibarını yeniden kazanmak ve Bedir’in intikamını almak için yeniden savaş hazırlıklarına başladı.
Bedir’de öldürülenlerin yakınları Ebu Sufyan’a giderek, Bedir savaşı öncesi kaçıp kurtulan ticaret kervanından elde edilen gelirin tamamının, Bedir’in intikamını almak için harcanmasını istediler. [19] Ebu Sufyan da onları dinledi ve bütün geliri savaşa ayırdı. [20] Ebu Sufyan bununla da kalmadı; Mekke civarındaki Arapları da kendilerine yardım etmeye ikna etti. [21]
Bedir savaşında oğlu öldürülen Ebu Süfyân, babası (Ebu Cehil) öldürülen İkrime ve babası, amcası, kardeşi ve oğlu öldürülen Ebu Süfyan’ın karısı Hind, bu yeni savaş hazırlığında başrolü oynuyorlardı.
Bedir savaşı öncesi, İslâm ordusuna yakalanmaktan kurtulan Ebu Süfyan’ın ticaret kervanından elde edilen gelirin tamamı, Mekke devletince savaş hazırlıklarına harcandığı gibi, bundan ayrı olarak da para toplandı. [22] İslâm Nizamı’na karşı savaşmak üzere hazırlanan ve yardım toplayanlar hakkında şu ayet nazil oldu:
“Şüphesiz ki inkâr edenler, mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar! Ama sonunda bu, onlara bir yürek acısı olacak ve en sonunda mağlup olacaklardır. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır. Bu (toplama), Allah’ın murdarı temizden ayıklaması (mümini kâfirden ayırması), ve bütün murdarları, bir kısmını diğer bir kısmının üstüne koyup hepsini yığarak cehenneme atması içindir. İşte onlar, en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir.” [23]
Mekke devletinin ileri gelenlerinden Cubeyr b. Mut’im’in Habeşî bir kölesi vardı ki, adı Vahşi’ydi. Cubeyr, kölesi Vahşi’ye dedi ki:
- Sen de savaşa katıl! Şayet Muhammed’in amcası Hamza’yı öldürürsen, seni kölelikten azat ederim!
Kendisine Mekke devletinin zulmünden kurtulma ümidi beliren ve hürriyet kokusunu alan Vahşi de, başkalarının hürriyetini söndürme pahasına da olsa, Mekke ordusuna katıldı. [24]
Müslümanlara karşı gidecek olan Mekke ordusuna, diğer kadınlar yanında, Mekke ordusunun başkomutanı olan Ebu Süfyan’ın karısı Hind de katılmıştı.
Bedir savaşında babası Utbe, amcası Şeybe, kardeşi Velid ve oğlu Hanzala öldürülmüştü.
Mekke ordusuna katılan kadınlar arasında, Mus’ab b. Umeyr’in annesi de vardı. Mus’ab, Rasûlullah (s.a.v.)’in sancaktarı, annesi ise müşrik ordusunu Müslümanlar aleyhine tahrik eden bir kâfir kadın askeri…
Bu ne davaydı ya Rabbi!...
Anneler oğullarına, oğullar babalarına, babalar kardeşlerine karşı savaşıyordu…
Kureyş’in, yani Mekke kadınlarının başını çeken Hind, Vahşi’ye her rastladığında şöyle diyordu:
-Ey Vahşi, tez elden Hamza’yı öldürerek bize şifa ver, sen de şifa bul! [25]
[1] İslâmî Tebliğin Mekke Dönemi ve İşkence, İ. S. Sırma.
[2] Alak sûresi, 96/1-4.
[3] İslâmî Tebliğin Mekke Dönemi ve İşkence, İ. S. Sırma.
[4] Hacc sûresi, 22/39-40.
[5] İbn Hişam, Sire, 2/609.
[6] Medine Dönemi ve Cihad, İ. S. Sırma.
[7] Buhari, Cihad, 22, 112, 156; Müslim, Cihad, 2, İmare, 146; Ebu Davud, Cihad, 89; Tirmizi, Fedailu’l-Cihad, 23; Ahmed. b. Hanbel, Müsned, IV, 354-396.
[8] Buhari, Kitabu’l-Cihad, Hadis no: 2644.
[9] İbn Hişam, Sire, II, 590.
[10] Ya’kubi, Tarih, II, 45.
[11] Medine Dönemi ve Cihad, İ. S. Sırma.
[12] Huseyn b. Muhammed ed-Diyarbekri, I/369.
[13] Ya’kubi, Tarih, II/45.
[14] Ya’kubi, Tarih, II/45.
[15] Ya’kubi, Tarih, II/45.
[16] Ya’kubi, Tarih,II/45-46.
[17] Ya’kubi, Tarih, II/46.
[18] Şu’ara sûresi, 26/227.
[19] İbn Hişam, Sire, 3/60.
[20] Taberi, Tarih, 2/500
[21] Taberi, Tarih, 2/500.
[22] Markizi, İmta’, I/131.
[23] Enfal sûresi, 8/36-37.
[24] İbn Hişam, Sire.
[25] İbn Hişam, a.g.e, 3/62.