المنكر
‘Münker’, sözlükte tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü; İslâm dininin yasakladığı ve selim aklın çirkin gördüğü her şeye denir. [1]
Münker, İslâm’da yasaklanan haram ve mekruh filleri kapsamına alır. İnkâr mastarından ism-i mef’ul olup, ‘inkâr edilen, karşı çıkılan, reddedilen’ anlamlarına gelir. Münker’in zıddı olan marûf ise; ihsan, iyilik, aklın ve dinin hoş gördüğü şey demektir. Kur'an-ı Kerim’de münkerin daha kötü ve çirkin olan kısmı için ‘fahşa’ terimi kullanılır. Fahşa, çirkinlikler, zina gibi şehvetle ilgili aşırı günahlar demektir. Türkçe’deki ‘fuhşiyât’ sözü de bu anlamı ifade eder. Bunlar insanların en çirkin halleridir.
Allah Tealâ, Kur’an-ı Kerim’de müminleri marufu emretmeye ve münkeri yasaklamaya çağırarak şöyle buyurur:
“Sizden iyiliği emreden ve münkeri yasaklayan bir topluluk olsun; İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [2]
İnsanları hem dinen hem de aklen yasak olan münkerden nehyetmesi, müslümanın en önemli görevlerinden biridir. Bu görev yerine getirilmediği taktirde, yeryüzü fesada çıkar, tefrika çıkar ve tebliğ kurumu zayıflar. Allah Tealâ münkerden nehyetme ve dolayısıyla marufu emretme görevini terk eden topluluğu alçaltır.
İnsanlar ne zaman münkeri nehyetmeyi bırakırsa, Allah (c.c.) şu ayette buyurduğu gibi, münkeri emretmeye başlarlar.
“Kim şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o fuhşiyâtı ve münkeri emreder” [3]
Ashab-ı Kiram’dan Osman b. Maz’un (r.a.)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: ‘Ben, başlangıçta sırf Resûlullah (s.a.v.)’den utandığım için müslüman olmuştum. Bir gün Hz. Muhammed (s.a.v.) bana bir şeyler söylerken, birden gözünü gökyüzüne dikti, sağından aşağı indirdi. Sonra bunu bir defa daha tekrar etti. Sebebini sorduğumda, şöyle cevap verdi:
“Seninle konuşurken Cebrail (a.s) sağımdan geldi ve şu ayeti getirdi:
‘Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı, yakın hısımlara sılayı ve muhtaç oldukları şeyleri onlara vermeyi emreder. Fuhşiyatı, (Kur’an ve sünnette karşı çıkılan) münkeri ve serkeşliği nehyeder. Üzerinde düşünüp, amel etmeniz için size bu şekilde öğüt verir” [4] Bunun üzerine Osman (r.a.), imanın kalbine yerleştiğini ve durumu Ebu Talib’e haber verdiğini bildirir. Ebu Talib; ‘Ey Kureyş topluluğu, yeğenim Muhammed’e uyunuz, doğru yolu bulmuş olursunuz. O, size yüksek ahlâktan başka bir şey öğretmiyor.’ dedi. Bunun üzerine, Resûlullah (s.a.v.): “Ey amcacığım! İnsanların bana uymasını istersin de; kendini bunun dışında mı tutarsın.” buyurdu. Ebu Talib, İslâm’ı kabul etmeyince Hz. Peygamber (s.a.v.) üzülmüştü. Bunun üzerine şu ayet indi:
“Ey Muhammed! Sen sevdiklerine hidayet veremezsin. Fakat Allah kime dilerse, ona hidayet verir.” [5]
Hz. Ebu Bekir (r.a.) okuduğu bir hutbede, şu ayet-i kerimenin yanlış yorumlandığını söyler: “Ey iman edenler! Kendinizi ıslah etmeniz üzerinize bir borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu şaşıranlar size zarar vermez.” [6]
Halbuki ben Resûlullah (s.a.v.)’tan şunları dinledim:
“Günahlar işleyen bir toplumun içinde o günahları yasaklayan güç ve kuvvette bulunan bir kimse varsa, buna rağmen o bunları yasaklamazsa, Cenab-ı Hakk’ın katından gelen ve onların hepsini kapsayan bir azabın gelmesi pek yakındır.” [7]
İslâm, toplumun sağlıklı bir yapıya kavuşup bu durumunun sürekliliğini sağlamak için “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” esasını getirmiştir. Bir İslâm toplumunda, müslüman, daima iyi, güzel ve hayırlı olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de doğal olarak karşısında bulunur. Böylece, İslâm toplumunda iyilikler kendiliğinden güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânı bulamaz.
İnananların nitelikleri bir ayette şöyle belirlenir: “İnanan erkek ve kadınlar birbirinin dostudurlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten ise nehyederler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. İşte Allah onlara rahmet edecektir.” [8]
Başka bir ayette, ‘tarihte İsrailoğullarının, işlemekte oldukları kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmamaları, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzünden lanete uğradıkları bildirilir.’ [9]
Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Resûllulah (s.a.v.) şöyle belirtmiştir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötü olduğunu söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” [10]
Hz. Ali (r.a.)’nin şöyle dediği rivayet edilir: ‘İlk yenik düşeceğiniz cihat, elinizle yapacağınız cihattır. Sonra dilinizle yapacağınız cihatta yenik düşeceksiniz, sonra da kalbinizde yapacağınızda...
Sonra kalp iyiyi iyi olarak bilmediği; kötüyü kötü görmediği zaman alçalır, alt üst olur.’ [11]
Toplumda görülen kötülüklerle mücadele edecek olan kimsenin akıllı olması, ergenlik çağına ulaşması, müslüman olması ve kötülüğe engel olabilecek güce sahip olması gerekir.
Akıllı ve ergin olmayan kimse İslâm’ın emir ve yasaklarıyla yükümlü değildir. Bu yüzden iyiliği emir ve kötülükten nehiy ile de yükümlü bulunmaz. Uyarıcının mümin olması doğaldır. Çünkü dini inkâr eden ve din düşmanı olan kimse nasıl irşad görevi yapabilir? Diğer yandan kendisi İslâmî emir ve yasaklarla amel etmeyen kimse de başkası üzerine nasıl etkili olabilir? Bu yüzden bir kısım İslâm bilginleri fasık kimsenin, başkalarını kötülükten menetme hakkına sahip olmadığını söylemişlerdir. Dayandıkları delil ise şu ayetlerdir: “Siz, insanlara iyiliği emreder de, kendinizi unutur musunuz?” [12]
“Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyleri başkalarına niçin söyler durursunuz?” [13]
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Mirac gecesinde, dudakları ateşten makaslarla kesilmekte olan bir topluluğun yanından geçtim. Kendilerine: ‘Siz kimsiniz?’, diye sorunca, ‘Biz dünyada hayrı emreder, kendimiz yapmazdık; şerri engeller, kendimiz yapardık’ diye cevap verdiler.” [14]
İslâm toplumunda bir kötülüğe karşı gelmeyi gerektiren şartlar şunlardır:
1. Görülen fiil, gerçekten kötü olmalıdır. Bunun ölçüsü ise, görülen iş ve davranışın İslâm’a göre sakıncalı ve kötü olmasıdır.
Münker terimi, masiyet (günah) teriminden daha kapsamlıdır. Şöyle ki; bir kimse, bir çocuğun veya akıl hastasının içki içtiğini görse, buna engel olmaya çalışması gerekir. Yine bir akıl hastası başka bir akıl hastası ile cinsellik ilişki halinde görülse men edilir. Halbuki bu fiiller çocuk veya akıl hastası için masiyet değildir. Münker, büyük günahlara özgü bir terim de değildir. Bu, yüzden umumi banyolarda avret yerini açmak, kimsenin bulunmadığı yerde bir kadınla yalnız kalmak veya ona şehvetle bakmak gibi küçük günahların hepsi de münkerdir.
2. Kötülüğün bir araştırma ve tecessüs olmaksızın açık olması gerekir. Evinde herhangi bir günahı gizlice işleyen ve kapısını kapalı tutan bir kimsenin bu günahını öğrenmek için gizlice gözetlemek ve baskın yapmak caiz olmadığı gibi, başkalarını günahlarını anlatarak ifşa etmek da caiz değildir.
Allah Tealâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler, zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir bölümü (yani başkasını kötü zannetme) günahtır.
Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz de, kiminizin arkasından çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? (Bundan) Tiksindiniz, değil mi? Allah’tan korkun. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” [15]
Hz. Ömer (r.a.), devlet başkanlığı sırasında, bir evden gelen sesler üzerine, duvara tırmanıp içeri bakmış ve ev sahibini kötü bir durumda görmüştü.Onu bu kötülükten menetmek isteyince ev sahibi O’na şöyle dedi:
- Ey müminlerin emiri! Eğer ben bir yönden Allah (c.c.)’a isyan etmişsem, sen üç yönden Allah (c.c.)’a isyan etmiş bulunuyorsun. Hz. Ömer (r.a.) onlar nelerdir? diye sorunca şu cevabı verir:
- Allah Tealâ, “Tecessüs etmeyin” [16] buyurmuştur. Halbuki sen tecessüs ettin. Allah Tealâ “İyilik evlere arkalarından girmek değildir” [17] buyurmuşken, sen duvardan girdin. Yine Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp izin almadan ve selâm vermeden girmeyin.” [18] buyuruyor.
Bu savunma karşısında Hz. Ömer (r.a.), ceza uygulamamış, ancak tevbe etmeyi şart koşmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer (r.a.) minberde hutbe okurken Ashab-ı kiramla istişare amacıyla, devlet başkanı veya hakimin münkeri bizzat görmesi halinde, şahit aramaksızın ceza uygulayıp uygulayamayacağını sormuş, Hz. Ali (r.a.), böyle bir durumda da iki adil şahidin gerekli olduğuna işaret etmiştir’ [19]
3. Münkerin ictihada dayalı bir kötülük olmaması gerekir. İctihada dayalı bir konuda uyarıcılık yapılamaz. Örneğin, Hanefi mezhebinden olan bir kimse, “keler” veya “sırtlan” eti yahut besmelesiz kesilen bir hayvanın etini yiyen bir Şafiî mezhebine mensup birisine ‘Sen niçin bunları yiyorsun? Bunlar haramdır’ diye müdahale edemez. Çünkü bu sayılanlar Şafiîlere göre helaldir. Yine, Şafiî mezhebine mensup bir kimsenin zevi’l- erham denilen hala, teyze, dayı ve ana cihetinden amca gibi hısımların mirasını yiyen veya komşuluk şüf’asıyla aldığı bir evde oturan bir Hanefîye karşı uyarıcılık yapma yetkisi bulunmaz.
Kötülüğe Engel Olmanın Dereceleri
1. Kötülüğü tanımlamak ve tanıtmak. İnsanlar kimi zaman bilgisizlik yüzünden kötü şeyleri yapmaya yönelir. Halbuki o kötülüğün niteliğini bilseydi onu yapmayacaktı. Bu nedenle kötülüğü, onu işleyeni şiddet ve azarlamadan iyilikle anlatmak gerekir. Çünkü kötülüğü anlatmakta, ayıbı açıklamak ve muhatabın kalbine eza vermek vardır. Bu aşamada uyarı şöyle olabilir:
‘İnsanoğlu dünyaya bilgin olarak gelmez. Şüphesiz hepimiz bilgisiz kimselerdik. Bilginler bize doğruyu ve nasıl hareket edeceğimizi öğrettiler.’ denilebilir. Çünkü müslümanı incitmek caiz değildir. Kanı kan veya idrarla yıkayan kimse akıllılardan sayılmaz. Bir kimse, kötülükten men ediyorum diyerek, müminlere eza ederse, daha büyük kötülük yapmış olur.
İyilikle nasihat ve Allah (c.c.)’ın azabıyla korkutmak gerekir. Bu şekilde öğüt verme, yasak olduğunu bildiği halde içki, kumar, zulüm, yalan, müslümanların gıybeti gibi kötü söz fiilleri işleyen kimselere yönelik olur. Burada da incitmeden ve iyilikle anlatım yoluna gidilir.
2. Ağır sözlerle uyarmaktır. Bu yöntem, irşad ve nasihatle alay eden ve kötülükte ısrar belirtileri görülen kimselere karşı uygulanır. Hz. İbrahim (a.s.)’in puta tapanlara kaşı kullandığı şu üslup buna bir örnek gösterilir. “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza! Düşünmez misiniz?” [20]
3. İrşad sırasında ağır söz kullanması gerekirse şu iki hususu gözetmek gerekir.
a. Sert üslubun kullanılmasına, iyilikle davranmadan sonuç alınmaması ve zorunluluk bulunması hallerinde başvurulur.
b. Bu iki üslupta doğru konuşmak, sözü uzatmamak ve ihtiyaç kadar konuşmak gereklidir.
4. Kötülükleri güç kullanarak engellemek. İçkinin dökülmesi ve haram şeyin telef edilmesi gibi. Toplum bireyleri için yalnızca kişiyi kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak görevi vardır. Birey olarak müslüman bundan daha ileri gidemez, bunun ötesinde bir sorumluluğu yoktur. Güç kullanarak kötülüğü engellemek ve gerektiğinde suç işleyenlere tazir veya had cezalarını uygulamak, Müslüman yönetici ve hakimlere aittir. Örneğin, şarabı dökmek ve haramı telef etmek, dövmek ve hapsetmek gibi filler gerçekte Müslüman yönetici ve hakimlerin görevidir. [21]
Yöneticilerin yapması gereken bu görevleri birey olarak Müslümanlar yerine getirmeye kalkarsa toplumda kargaşa, anarşi, huzursuzluk ve fitne baş gösterir.
Münker Hastalığından Kurtuluş Yolu
Münker hastalığından kurtulmak için, öncelikle hangi davranış ve işlerin münker olduğunu iyice öğrenmek ve topluma öğretmek gerekir. Buna karşılık marufun da neler olduğu öğrenilmelidir. Bütün bu iyi ve kötü davranışlar, her yaştaki insanlar tarafından tam olarak öğrenildikten ve anlaşıldıktan sonra münker olan davranış ve işlerden kaçınmanın yolları aranmalıdır. Özellikle müslümanın kendi iş ve özel hayatında kendisi ve çevresinde gördüğü münkerlerden başlayarak onları kaldırma ve yok etmenin yöntemleri araştırılmalı, bulunmalı ve uygulanmalıdır.
Müslümanların gördükleri münkerleri (kötülükleri) kaldırmaları, yok etmeleri ve bunlara karşı takınmaları gereken davranışları belirleyen yukarıdaki Hadis-i şerif hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu Hadis-i şerifteki emir, genel bir emirdir. Hiçbir zaman veya mekanla yahut kadın ve erkek olarak sınırlı değildir. Onun için de kıyamete kadar bütün Müslümanlar bu emrin sorumluluğu altındadır.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Âl-i İmran sûresi, 3/104.
[3] Nur sûresi, 24/21.
[4] Nahl sûresi, 16/90.
[5] Kasas sûresi, 28/56.
[6] Maide sûresi, 5/105.
[7] İhya, Gazâli.
[8] Tevbe sûresi, 9/71.
[9] Maide sûresi, 5/78-79.
[10] Müslim, İman, 20.
[11] İhya, Gazâli.
[12] Bakara sûresi, 2/244.
[13] Saf sûresi, 61/2.
[14] İhya, Gazâli.
[15] Hücurat sûresi, 49/12.
[16] Hücurat sûresi, 49/12.
[17] Bakara sûresi, 2/189.
[18] Nur sûresi, 24/27.
[19] İhya, Gazâli.
[20] Enbiya sûresi, 21/67.
[21] Şamil İslâm Ansiklopedisi.