المراهنة
Bahse girme; bir iddia üzerine sözü doğru çıkan tarafından kazanılmak üzere, ortaya bir şey koymadır. Bahiste kazanan ve kaybeden taraf vardır. Kaybeden taraf kazanan tarafa ödül olarak bir şey vaat etmekte ve kazanan haksız yere, çabasız ödül almaktadır. Gayret etmeden, ter dökmeden bahis üzerine elde edilen para dinimizce haramdır.
Allah Teala ise haramdan oluşan veya haramla beslenen her bedene cenneti haram kılmıştır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), haram olan bu uygulamanın sonucunu hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar üzerine bir zaman gelecektir ki, bir kimse helalden mi haramdan mı kazandığına ehemmiyet vermeyerek alacaktır.”
“Bir zaman gelecek ki insanlardan faiz yemeyen kalmayacak, faiz yemese dahi onun tozu toprağı ona isabet edecek.” [1]
“Haram mal kazanıp da onunla sıla-i rahim veya tasadduk veya Allah uğrunda infak eden kimsenin, bütün bu yaptıklarını Allahu Teala bir araya toplar ve kendisini ateşe atar.”
Dinimize göre karşılıklı iki kişi veya tarafın bir konu üzerinde ‘Senin dediğin çıkarsa sen bana şu kadar para vereceksin’, ‘oynayacağımız futbol maçından biz kazanırsak bir tepsi baklava alacaksınız’ diye bahse girmeleri caiz değildir. Bu, kumar hükmünde olup haramdır. Bu tür bahisler, İslâm'ın ilk yıllarında câiz idi, daha sonra haram kılınmıştır.
İslâmî tebliğin ilk yıllarında İranlılarla Doğu Romalılar savaş halinde idiler. Putlara tapan Mekke müşrikleri kendileri gibi çok tanrıcı olan İranlıları tutuyorlardı. Müslümanlar ise kitap ehli olan Doğu Romalılar'ın galip gelmesini istiyorlardı. Neticede İranlılar galip geldi. Bu durum müşrikleri şımarttı. Müslümanlara: ‘İranlılar nasıl ehl-i kitap olan Rumları yendiyse biz de sizi yeneceğiz’ demeye başladılar. Bunun üzerine Rum sûresinin ilk ayetleri indi: "Elif, Lâm, Mîm. (Bulunduğunuz bölgeye) en yakın bir yerde Rumlar yenildi. Onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler sevinirler: Allah'ın yardımıyla. Allah dilediğine yardım eder. O galiptir, merhamet sahibidir. (Bu), Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. " [2]
Bu ayetler inince Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) müşriklere: ‘Sevinmeyin vallahi Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara galip geleceklerdir’ dedi. Bunun üzerine müşriklerden Übey b. Halef:
‘Yalan söylüyorsun, haydi aramızda bir müddet tayin et seninle bahse girelim’ dedi. Üç yıl içerisinde Rumların galip gelip gelmeyeceği hususunda on deve üzerine bahisleştiler. Hz. Ebû Bekir (r.a.) olup bitenleri Hz. Peygamber (s.a.v.)'e anlatınca Efendimiz (s.a.v.) ayette geçen “birkaç sene sözünün üç ile dokuz sene arasında bir zamanı ifade ettiğini, bu yüzden seneyi uzatmasını, develerin sayısını da artırmasını” istedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Übey b. Halef anlaşarak seneyi dokuza, develerin sayısını da yüze çıkardılar. Kur'an-ı Kerim'in vaadi gerçekleşti. 624 yılında Rumlar İranlılar'ı yendiler. Aynı yıl Müslümanlar da Bedir muharebesinde müşrikleri mağlûp ettiler. Bu arada Übey b. Halef ölmüş olduğu için Hz. Ebû Bekir (r.a.) yüz deveyi onun varislerinden aldı. Hz. Peygamber (s.a.v.) O’na: "Bunu tasadduk et" buyurdu. [3]
Ancak bu olay, kumar haram kılınmadan önceydi. [4]
Ancak tek taraflı olarak taraflardan biri diğerine ‘sen kazanırsan veya senin dediğin çıkarsa sana şu kadar para vereceğim; ben kazanırsam veya benim dediğim olursa senden bir şey almayacağım’ derse bu caiz olur, kumar hükmüne girmez. Bir de üçüncü bir kişi veya kuruluş ortaya bir ödül kor, meselâ koşuda, güreşle veya ilmi münazarada ‘kazanan tarafa şu kadar ödül vereceğim' derse bu caizdir. Nitekim güreş müsabakalarında müsabakayı tertipleyen komitenin galip gelenlere ödül vermesi bu türden olup caizdir. [5]
Hanefî fakihlerinden Hulvânî şöyle demiştir: ‘Öğrencilerden biri arkadaşına: ‘Gel seninle ilmi konularda tartışalım, şayet sen beni yenersen şu kadar para vereceğim, ama ben seni yenersem bir şey istemem’ dese bu, caiz olup alınan para helâldir.’ [6]
Savaşta zafer, ‘bir an’ daha fazla süren bir direnişle gelir. ‘Bir an’lık gevşeyiş ise, yenilgi nedenidir. Hz. Ali (r.a.) ile bir kâfirin yarışması, güzel bir örnektir buna. Bahse girmişler bir gün. Şehadet parmakları, karşılıklı olarak ağızlara sokulup, aynı anda ısırılmaya başlanacak. Bakalım kim daha önce dayanamayıp acıyla bağıracak. Yarışma başlamış ve bir an gelmiş ki, kâfir ‘Vayy!’ diye feryat etmiş. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.), ‘İnan, sen bağırmasaydın, ben bağıracaktım’ demiş.
Bahse girme sonucunda elde edilen para veya malın haram olması sebebiyle bu haramdan kaçınıp Helal kazanç uğrunda gayret etmek gerekmektedir.Bir insanın en ziyade dikkat edeceği husus, kazancının temiz, helal olmasıdır. Ne hikmet ise zamanımızda helal kazanca dikkat edilmiyor. Şeytan ehemmiyetliyi, ehemmiyetsiz gösterip, dikkat edilmeyecek küçük hususlara var kuvvetiyle yüklenmektedir. Helal kazançuğrunda yorgun olarak akşamlayan kimse, günahları bağışlanmış olduğu halde, yatar, Allah (c.c.) kendisinden razı olduğu halde yatar, Allah (c.c.) kendisinden razı olduğu halde sabahlar.
Hatta bir darbı mesel vardır. Zamanın insanları bir Allah dostundan bilgi almak için: Çocuğumuzu nasıl terbiye edebiliriz, demişler. O da cevaben buyurmuş ki: Helal lokma yediriniz, sonra sokağa bırakıveriniz, Allahu Teala onu himaye eder.
Resûlü Ekrem (s.a.v); Allah Teala’nın peygamberlerine: “Ey peygamberlerim! Helal yeyiniz ve salih iyi işler işleyiniz.”, Yine müminlere de: “Ey iman edenler, sizlere verdiğim rızıklardan helal olanları yeyiniz”, emrini buyurduğu bildirilmiştir.
Yine Resûlü Ekrem (s.a.v); "Uzaktan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor, ya Rabbi diye yalvarıyordu. Halbuki yediği haram, içtiği haram, gıdası hep haram, bunun duası nasıl kabul olur?" buyurdular. Bir diğer hadislerinde “Bir kimse ki, yediğine içtiğine ve nereden kazandığına aldırış etmez ise, Allah da onu cehennem kapılarının hangisinden sokacağına aldırmaz.” Yine Hz. Ali (r.a.)’ye hitaben: “Ya Ali! Komşuna kâfir de olsa ihsan et. Yine kâfir de olsa misafirine ikram et. Anne babana, kâfir olsalar da ikram et. Kâfir de olsa dilenciyi reddetme. Şüpheli şeyleri yiyenin dini örtülü, kalbi kara olur. Haram yiyenin kalbi ölür, dini köhne olur, yakîni zayıf olur, duâsı perdelenmiş olur. İbadeti az olur.”
Rafi' b. Hadîc (r.a.) babasından naklederek onun şöyle dediğini bildirmektedir: "Ya Resûlallah, en temiz kazanç hangisidir?" diye sordular. Resûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu:
" Kişinin eliyle kazandığı ve meşru olan her alış-veriş (ten elde ettiği) dir." [7]
Temiz ve mutlu bir toplum hayatı, temelde temiz ve helal yollarla elde edilmiş gıdalarla beslenme ile doğrudan irtibatlıdır. Bu sebeple de dünyaya yepyeni bir sistem ve yaşayış biçimini getirip yerleştiren ilk Müslümanlar, temiz, en temiz kazancın peşinde idiler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e onu soruyor, temiz ve helal lokmalarla beslenmenin yollarını arıyorlardı.
‘Elemeği’nin, en temiz kazanç yollarının başında geldiğini belirten Peygamber Efendimiz, bu beyanlarıyla herkesin bi'-fiil ve bizzat çalışmasını, bir sanat veya zanaat sahibi olmasını öğütlemiştir. Meşru olmak kaydıyla her alış-verişten elde edilecek kazancın helal olduğunu belirtmek suretiyle deticareti tavsiye etmiştir.
Helal kazananlar, ancak üzerlerine aldıkları görevi tam ifa edenlerdir. İster amme hizmetinde, ister hususi müesseselerde, askeriye ve bütün devlet müesseselerinde hizmet görenler, muhakkak aldıkları maaşlarının ve ücretlerinin karşılığını yerine getirmeye çalışmalıdırlar. Gaye, zaman geçirmek değil, aldığı vazifeyi noksansız olarak ifa etmek olmalıdır. Bu hususu ihmal edenlerin kazançları nasıl helal olabilir?
Kazancın helalden de öte "tıyb" olmasını ister, kazancın "tıyb" olmasının cesetleri de manevi kirlerden temizleyeceğini söylerdi. "Tıyb" helalin gönle sinen ve tertemiz olanıydı.
Malın ancak dört yolla helal ve tıyb olabileceğini söylerdi: Helalinden ticaret, Muristen kalan miras, Müslümanların dostça verdiği hediye, Adil devlet başkanının ganimetten ayırdığı pay.
[1] Ebu Dâvud, Büyû, 3; Nesâî, Büyû, 2; İbnu Mâce, Ticârât, 58.
[2] Rûm Sûresi, 30/1–6.
[3] Tirmizî, Tefsir, 30, V/342–345; Nesefî, Medârik, III, 265.
[4] Nesefî, aynı eser, III/226; İbn Cüzey, Kitabü't-Teshîl, III, 261.
[5] el-İhtiyar, III,169.
[6] el-Fetâvâ el-Hindiyye, V, 324.
[7] Buhari, zekat 15; büy'u 15; ibn Mace, ticârât 1; Darimî, büy'ü 6; Ahmed b. Hanbel, IV.141;Hakim,Müstedrek, II,10.