المراقبة
Kulun, her halini Allah’ın görüp bildiğini, içinden geçenlere vakıf olduğunu düşünmesi ve sürekli olarak bu düşüncede kalmasıdır. Yüce Allah: “ Allah her şeyi gözetlemektedir.”(Nisâ sûresi, 4/1.), “Biz ona; can damarından daha yakınız.”(Kaf sûresi, 50/16.) “Allah gönüllerde olanı bilir.”(Âl-i İmrân sûresi, 3/119.) “Her canın yaptığı işlerde hazır bulunup onu gören Allah, gizlileri bilmeyen yaratıklar (uydurma tanrılar)la bir olur mu?” (Ra’d sûresi, 13/33.) buyurmuştur.
İnsana can damarından daha yakın olan Allah, kulunun içinde ve dışında olanları, yaptığı her işi, gönlünden geçirdiği düşünceleri bilir. İnsan, Rabbi’nin, kendisini gözetlediğini, her halini bildiğini düşünür ve bu düşüncesi sürekli olursa, Allah’ı görür gibi olur. İşte Peygamber (s.a.v)’in İhsân olarak nitelendirdiği: “İhsân, görür gibi Allah’a kulluk etmendir. Zira sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor” buyurduğu bu murâkabe hali, her hayrlı hareketin temelidir.
Gerçek murâkabe, bütün çaba ve iradesiyle, kendisini gözetleyeni düşünmektir. Kalpte bir çeşit mârifet doğuran ve uzuvlarda amel şeklinde görünen murâkabenin iki derecsi vardır:
Birinci derece, Allah’a yakın sıddiklerin murâkabesidir ki, buna Tâzim ve iclâl murâkabesi denir. Bu murâkabe sahibi, gönlüyle o Celâli ve İhtişâmı düşünmeğe dalar ve bu murâkabesinin altında ezilir. Murâkabe ettiğinden başkasına bakamaz ve O’ndan başkasını göremez. Bu, kalbe özgü bir murâkabedir. İtâat hususunda da Allah’ın elinde bir âlet gibidir. Kendisi yapmaz, kendisine yaptırılır, hiç düşünmeden, zorlanmadan sünnet sınırı yürütülür. Ma’budu (kendisine ibâdet edilen) murâkabede dalıp gidince bedeninin organları, hiç zorlanmadan, kendiliğinden doğru işler, güzel ameller yapar. Bu kimsenin bütün amaçları, bir tek amaç olmuş, Allah onu başka arzu ve gayelerden uzaklaştırmıştır. Bu dereceye ulaşan, yaratıklarının farkında olmaz. Hattâ gözü açık olduğu halde yanında bulunanı dahi görmez; kulağı sağlam olduğu halde kendisine söylenenleri işitmez.”
İkinci derece; kitâbı sağından verilen müttekîlerin murâkabesidir. Bunlar, içlerini ve dışlarını Allah’ın gözettiğini kesinlikle bilirler ama henüz Rabbin haşmet ve celâli, kendilerini dehşete düşürmemiş, kalpleri normal durumu içinde kalmıştır. Hallerini ve amellerini görürler. Allah’tan utanma duyguları galiptir. Emin olmadıkları şeyi yapmazlar, kıyâmette utanacakları şeyi yapmaktan kaçınırlar. Allah’ın, kendilerini gözetlediğini dünyâda gördükleri için kıyâmetin kopmasına ihtiyaç duymazlar.
Allah kuluna, yapacağı işi düşünmesini, ahvâlini gözetlemesini, ilim nuruyla doğruluğunu bildiği işi yapıp, doğru olmayan şeylerden kaçınmasını, yanlış bir işe düşmemesini emretmiştir. Çünkü insan, içinde doğan yanlış bir işi yapma düşüncesini savmazsa, içinde uyanan bu düşünce, arzûya, arzû da çabaya, çaba da irâdeye, irâde eyleme dönüşür. Eylemde tehlikelere ve Allah’ın gazabına sebep verir.
Öyle ise kötülüğü kaynağından kurutmak gerektir ki bu kaynak da hatır (düşünce)dir. Diğer aşamalar, düşünceyi izler. Kul, bir işin doğru olup olmadığını kestiremezse, ilim nuruyla onu öğrenmeye çalışır ve şeytanın, nefis arzusuyla kendisine tuzak kurup aldatmasından Allah’â sığınır. Kişi ameldeki niyet ve kasdını (ne amaçla bir işi yaptığını) düşünürse ihlâs ile Allah’a ibâdet edebini güzel yapar.
O halde kul, günün başında hakkı tavsiyeyi ahdetmelidir. Günün sonunda da tıpkı tacirlerin, her yılın, her ayın veya her günün sonunda ortaklarıyla birlikte alışverişlerini, kâr ve zararlarını gözden geçirdikleri gibi, nefsinin bütün hareketlerini
gözden geçirmelidir. Geçici dünyanın kâr ve zararı hesap edilirken, ebedî mutluluğa ya da mutsuzluğa sebep olacak hareketler nasıl kontrol ve muhasebe edilmez?”
Gazâli’nin tavsiyesine göre kul, bütün ömrünün muhasebesini yapmalı, geçen ömrü içinde her uzvundan neler çıktığını düşünmelidir. Rakka’da bulunan Tevbe İbn Samma böyle yapmış: ömrünü hesap etmiş, altmış yıl olduğunu anlatmış. Bu altmış yılın yirmi bin beş yüz gün olduğunu görünce: “Eyvah, ben (günde bir tek günah işlemiş olsam), meleğime yirmi bir bin (beş yüz) günâh ile gideceğim. Oysa belki günde on bin günahım var!” böyle deyip bir çığlık atmış, yıkılıp ölmüş. Şöyle diyen bir ses duyulmuş: “ Sen hemen Firdevs-i a’laya (en yüksek cennete) koş!”
İşte kul, nefsini böyle muhasebe etmelidir. Şayet kul, işlediği her günah içinde bir taş atmış olsa, ömrünün kısa bir süresinde işlediği günâhlar içi attığı taşlar, evi doldurur. Fakat insan günahları unutur, önemsemez. Ama yaptıklarını yazmakla görevli iki melek unutmamış, her eylemini kaydetmişlerdir. “Allah her şeyi hesap etmiş, saptamıştır ama onlar onu unutmuşlardır.” (Mücâdele sûresi, 58/6.)
Kul, her ân ölecekmiş gibi vaktini değerlendirmeli ve ölüme hazırlıklı olmalıdır ki ölüm kendisini ansızın, ölüme hazırlıksız bir durumda yakalamasın. Onun için en uygun hayât, Ebû Zerr’in rivayet ettiği şu hadîste belirtildiği gibi olmalıdır: “Mü’min, şu üç şey için çalışır: Âhiret azığı, dünyada zaruri geçim ve haram olmayana bakma (nikah ile alınan kadın). Mü’min vaktini dörde ayırmalıdır: Birinde Rabbi’ne münâcat etmeli, birinde nefsini hesaba çekmeli, birinde Allah’ın yaratıklardaki sanatını düşünmeli, birinde yiyip içmelidir.”
Gazâli’ye göre kulun, yemeğe ve içmeğe ayırdığı vakitte eğer yediklerinde Allah’ın sanat, kudret ve hikmetini düşünürse bu, birçok beden ibadetinden hayırlı olur. İnsanlar, yiyeceklerde dört gruba ayrılırlar:
Bir grup, yiyeceklere ibretle bakar, Allah tarafından bunların, hayatın kıvamı (temeli) yapıldığını, canlıların hayatının bunlara bağlı kılındığını düşünür. Bunların düşüncesi bu düzeydedir.
Bir grup bunlara kızgınlık ve nefret gözüyle bakar. Ancak yaşamak için zorunlu olarak bunlardan alınabileceğini söylerler. Bunlar zâhidlerdir.
Bir grup, sanatta sanatkârı görür, bunları düşünmekten Allah’ın sıfatlarını düşünme düzeyine yükselirler. Bunları görmek, kendilerine tefekkür kapısını açar. Bu makam ârifler makamını en yükseği ve sevgi alâmetidir.
Bir grup da var ki yiyecek ve içecekleri elde etmekten başka bir düşünceleri yoktur. Bu varlıkları elde etmekten sevinir, bunların elden çıkmasına üzülürler. Bunların arkasındaki kudreti düşünmediklerinden onlar, yemeği, kötüler, aşçıya kızarlar. Yemeğe lezzeti, aşçıya pişirme maharet ve gücünü verenin Allah olduğunu düşünmezler.
İbn Ömer yolculuk yaparken koyun güden bir çoban gördü ve ona: “Bu sürüden bir koyun satar mısın?” diye sordu. Çoban: “Sürü benim değil, satamam” dedi. İbn Ömer: “Sahibine, koyunun birini kurt kaptı dersin, olur biter.” Dedi. Çoban İbn Ömer’e: “Peki Allah nerede?” diye karşılık verdi. İbn Ömer bu olaydan sonra bir müddet şöyle der dururdu: “O çoban, Allah nerede?” demişti. (Kuşeyrî Risâlesi.)
İşte insanı hayatında her türlü kötülükten alıkoyan ve onu Allah’a yaklaştıran murâkabe budur.