اللعن
Lânet, insana, hayvana veya cansız varlıklara, Hakk’ın rahmetinden uzak olsun, demektir. Bunun yasak olduğuna dair Hadis-i şerif çoktur. “Mü’min lanet edici olamaz.” gibi...
Bir rivayette gelmiştir ki: “Mü’minin lâneti ölümüne denktir.
İmam Gazali hazretleri der ki, lânet üç mertebedir:
1.) Allah’ın laneti kafirlerin üzerinde olsun, cümlesinde olduğu gibi genel bir ifade kullanmaktır.
2.) Allah’ın lâneti Yahudiler ve Rafiziler üzerine olsun, ifadesinde olduğu gibi hususi bir lafız kullanmak.
3.) Allah’ın lâneti Ebu Cehil üzerine, Yezid üzerine olsun, cümlesinde olduğu gibi belirli bir söz kullanmaktır.
Bunlardan birinci ve ikinci mertebe caizdir. Lakin bu hususta, bid’at ehli hakkında lanet tehlikeli’dir, dikkatli davranmak gerekir. Zira bazı fırkalar ğulattan (küfür noktasında olanlar) olmamakla, lanete müstahak olduklarında şüphe vardır. Bu sebeple bu sahalarda fazla bilgisi olmayan halk tabakasının, bundan uzak olması lazımdır. Üçüncü mertebeye gelince, eğer şer’an küfr ile öldüğü sabit ise (Firavun, Ebu Leheb, Ebu Cehil gibi) Allah onlara lanet etsin, demek caizdir. Yok eğer bir insan diri ise veya bir grup ölmemişse lanet caiz değildir. Zira küfür ile öleceği belli değildir. Böyle ölmüş olsa bile lanet etmemesi daha münasiptir. Hele iman ile ölenlere hiç lânet edilmemelidir. Ayrıca kafire lanet etmenin de hiçbir sevabı yoktur. En azından bu hal abes olan işler grubuna girer, hatta bir kimse iblise (şetana) lânet etmese, vacibi terk etmiş olmaz. Lânet edeceğine diliyle “Subhanellah ve lailahe illallah” dese çok sevap kazanır.
Yezid’e lânet etmek de böyledir. Zira Hüseyin (r.a.)’ın ve sair ehli beytin bölümüne rıza gösterdiği kesin değildir. Razı olmuş olsa bile belki tövbe etmiş olabilir. Peygamber (s.a.v.)’in amcası Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi imana gelip tövbe etti, tövbesi kabul olundu. Lanet etmemekle zarar yok, lanet etmekte tehlike vardır. O halde bunu terk etmek daha faziletlidir. Buna karşılık tesbih ile (sübhanallah demek) meşgul olmakla daha münasiptir.
Bu söz İmam Gazali’nindir. İhya’da yazılanlar ve sağlığında kendisine sorulan sorulara verdiği fetva mahiyetindeki cevaplar bu yöndedir. Ama Şafii bilgilerinden ve Gazali’nin muasırlarından bazı zatlar kendisine mektup yazarak, yukarıda zikredilenlere lanet etmeye cevaz verdiklerini bildirmişlerdir. Son devir bilgilerinden bilhassa bunlardan hakikatleri kesinlikle ifade etmekte üstad olan Sadettin Taftezani, Yezid’in kafir oluşu ve sapıklığı, yalan söylemesine aklen olmayan çok sayıda topluluk tarafından haber verilmiştir. Diyerek ona lanet etmekte şüphe etmemişlerdir. Peygamber (s.a.v.)’in ehl-i beytini dağa götürüp, Hüseyin’in mübarek dişlerine ağaç dalı ile vurdukları görülmüştür. Orada hazır olan yaşlı bir sahabe dedi ki; dişlerine sopa ile vurulan bu şerefli ağzı Allah Resulünün öptüğü görülmüştür. Al-i aba bahçesinin bu iki gülü olan Hasan ve Hüseyin hakkında bu ikisi dünya bahçelerinin iki çiçeğidir. Buyurduğu işitilmiş haklarında Allah Teala: “Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab sûresi /33.) buyurulmuştur.
Ehl-i Beyt hakkındaki rivayetler ayrı ayrı ahad haber ise de toplamı mütevatirdir. Ehl-i Beyti katl ve tahkîr, özellikle Muhammed Mustafa bahçesinin iki çiçeğini bu şekilde zelîl kılmak ve Al-i Mustafâ’nın hoş kokulu gülünü Kerbelânın zehiri ile keder ve belâda yerle bir etmek, mücerret kebîre (büyük günah) mertebesinde kalmaz. Belki Cenâb-ı Risâlet penahet-i tazîme zıt olduğu için küfr mertebesine ulaşmıştır.
Bazı fazilet sahibi kimselerden bu husus sorulunca şöyle demişlerdi ki, fetva kitaplarında yer alır: Bir kimseye “Hazreti Resulullah (s.a.v.) kabağı severdi” deseler, o da ona uymamak kastıyla “Ben sevmem” dese kâfir olur. Allah Resulünün Hazreti Hüseyin’e olan muhabbetinin derecesi ile bunun hiçbir ilişkisi yoktur. Öyle ise Hüseyin’e hakaret edip, aşağı düşüren kişi Muhammed (A.S.)’a ne yapmış olur?
Ehl-i Beyt ve Hz. Hüseyin öldürülürken şu şiiri söyleyenler olmuştu:
“Hazreti Hüseyin’i öldürenler kıyamet gününde dedesinin şefaatini nasıl umarlar? Bu hal, masiyet (günah) üzerinde olduğu halde sevap bekleyen kişinin hali gibidir.”
Bazı şâirlerin Ehl-i Beyt’i konu edinen değerli kasîdeleri vardır.
Lâkin ben fakîr derim ki, her ne kadar bunları lânetlemeye cevaz varsa da, efdal ve evlâ olan lâneti terktir. Zira Yezid’e lânet etmek, vacip ve mendup değildir. Belki lânete cevaz olmadığına dair bir ihtimal de vardır. O halde lisanı lânete alıştırmayıp Râfızilere benzemekten nefsi uzaklaştırmak en mükemmelidir. Fazilet ve saadet arayanlara bu yol efdaldir.
Yine bilmek gerektir ki, bir kimseye beddua etmek de aklen çirkin, şer’an yasaklanmıştır. O kimse zalim olsa bile beddua etmemek gerek. Zira beddua etmekle mazlum da ona zulmetmiş olur veya onun seviyesinde olur. Ahirete sevabı kalmaz. Yahut da beddua eden, zulüm noktasında çok daha ileri gider ve kazandığı sevaplarından da mahrum kalır. Bu mânâda Hadîs-i Şerif vârid olmuştur. Resulullah Hz. Aişe’yi zalime bedduadan menetmişlerdir. Eğer bir insan zalimden intikam almak isterse, söz ve fiille lâlettâyin taarruz etmeyip, Hak olan Hâkime ve Kahhar-ı mutlaka havale etsin. Birazcık sabredip beklesin. Zulme uğrayan intikam duygularını terkedip, zalimi zamana bıraksın. Zira zamana hâkim olan ulu Allah zamanla zalimin cezasını verir.
Büyüklerden bazıları demişlerdir ki: “Mazlumun duası ekseriya tehir olunur.” Hadis-i Kudsîde şöyle buyurulur: “İzzeti ve celâlin hikmeti budur ki, beşerin tabiatında var olan bir husustur: Kişi zulme uğrayınca çok kere muzdarip olur. Fiille, sözle intikam almaya kalkışır. Aczini anlayınca Cenâb-ı Hakka havale eder. Havalede tehir olduğu için icabette de tehir görür. Eğer o işte kesinlikle intikama yönelerek, Cenâb-ı Hakka havale edip, kalbini teslim etseydi, icabete o anda vâsıl ve mazlumun muradı tehirsiz hâsıl olurdu. (Ahlâk-ı Âlâi, Kınalızâde Ali Efendi.)