بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / الأرشيف — محتوى قديم / القرب
الأرشيف — محتوى قديم

القرب

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

Yakınlık manâsına gelen kurb, sofîyece, insanın mâverâîleşip cismâniyet çeperini aşması ve Allah’a yaklaşması demektir. Kurbu, Allah’ın kullarına yaklaşması şeklinde anlayanlar olmuş ise de, bu O’na mekan ve mesafe izâfe ma’nâlarını işmam etmesi itibariyle yanlıştır. Kaldı ki, Cenab-ı Hakk’ın kullarına olan yakınlığı keynunetler ve seyrûretler üstü bir yakınlıktır. Değilken sonradan meydana gelen bir kurb, sonradan var olanların ve varlıklarını değişik tekevvünlerle sürdünlerin husûsiyetidir. Bu iki kurbu, birkaç kelime içinde “Her nerede olursanız o sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) nûrefşân beyânı ne güzel ifade eder! Böyle bir yakınlık aynı zamanda, iman ve amel-i Sâlihle elde edilen hususi yakınlık da değildir.. şakî- saîd, hayırlı- hayırsız, Salih- tâlih, canlı- cansız, zerreden sistemlere kadar herkesi kanatları altına alan umûmi bir kurbiyettir.

Evet, kurb-i umûmi, herkesi ve her şeyi şemsiyesi altına almasına mukâbil, kurb-i husûsi; imana dayanır ve Allah’ın, iyi- güzel-doğru dediği hususların yaşanıp yerine getirilmesiyle gerçekleştirilir ki, bu da ancak, kurb yolunu bulmuş olan, sonsuza uzayan koridora girmiş bulunan, her gün ayrı bir iman derinliğiyle sabahlayan- akşamlayan ve “Şüphesiz Allah, takvaya sarılanlar ve ihsan şuuruyla iyiliği ve güzelliği takip edenlerle beraberdir” (Nahl, 16/128) ufkunda seyahat eden bahtiyarlar için bahis mevzuudur. Bu mertebeyi yakalayanlar nefes alırken “ Şüphesiz beraberimizdedir Rabbim ve bana yol gösterecektir” (Şuarâ, 26/62) derler; nefislerini verirken de “Şüphesiz Allah bizimle beraberdir” (Tevbe, 9/40) der kurbet soluklarlar.

Kurb-i hususide iman şuuru ve ihsan hakikati, gözde ziyâ ve cesette can gibidir. Bu iki temel esasa bağlı olarak farz ve nâfilelerin yerine getirilmesi ise, nâmütenâhinin semâlarına açılmada iki nûrânî kanat mesâbesindedir.

Evet, insanı Allah’a yaklaştırma yollarının en emini, en kestirmesi ve en makbûlü farzları edâ yoludur. Ve gerçek mahbubiyet ve dolayısıyla da kurbet ise, sınırlı ve kayıtlı olmayan nâfilelerin nâmütenâhi, engin ve vefa tüten iklîminde tahakkuk eder. Hakk yolcusu, her an ayrı bir nâfilenin kanatları altında sonsuza uzanan yeni bir koridorda kendini bulur, yeni bir mazhariyete ulaştığını hisseder; farzları edâya daha bir iştihalı ve nâfilelere karşı da daha bir iştiyaklı hale gelir. Bu nokta ve ma’nâya uyaran her ruh, Allah’ı sevdiği ölçüde, vicdanında Allah tarafından sevildiğini de duyar.. ve bir kudsi hadiste ifade buyrulduğu gibi, artık onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye başlar.

Diğer bir ifade ile, farzlarla “kurbet” insanın makâm-ı mahbûbiyete ulaşmasının ve Hakk’ın sevip hoşnut olduğu kimseler arasında bulunmasının ayrı bir ünvânı, nâfilelerle kurbet ise, onun hareket ve davranışlarının Zât-ı Hakk’a izâfe edilmesi makamıdır ki, “Onları, siz öldürmediniz, bilakis onları Allah öldürdü, attığın vakitte sen atmadın ve lâkin Allah attı” (Enfal, 8/17) gölgesinde herkese husûsi bir iltifat ve teşriftir.

Hususi bir teveccühten ibaret olan kurbette, teveccüh noktasını görmemezlikten gelerek onu, insanın ef’âl ve davranışlarıyla izâha kalkışmak da yanlıştır. Yakınlık Onun ululuğunun şe’ni ve rahmetinin bir buudu, uzaklı da bizim halimiz ve mahiyet boşluğumuzun bir çukurudur. Gülistan sahibi:

“Dost bana benden daha yakındır; ne acaib ki ben ondan uzağım... Ne yapıp ne diyebilirim ki; dost benim yanımda, kucağımda oysa ki ben ondan uzağım” diyerek, kurbun kime ait, bu’dun kime ait olduğunu çok güzel göstermektedir.