الظلم
‘Zulüm’, sözlükte, karanlık olması, ışığın olmaması demektir.
Kavram olarak ‘zulüm’, karanlık, hakkı yerine koymama, adaletsizlik, baskı, şiddet, hak yeme, eziyet ve işkence demektir.
Kur’an’da, zulüm, karanlık anlamında, insanlara yapılan baskı ve haksızlıklar anlamında kullanıldığı gibi, küfür, şirk, isyan ve fısk anlamında da kullanılmaktadır:
“Bizim âyetlerimizi yalan sayanlar, karanlıklar içerisinde sağırdırlar, dilsizdirler...” (En’am sûresi, 6/39.)
Kur’an, ısrarlı bir şekilde ve sık sık Allah (c.c.)’ın kullarına zulüm etmediğini, asla zulüm etmeyeceğini, kullarına hiçbir şekilde haksızlık yapmayacağını haber veriyor. İnsanların dünyada karşılaştıkları geniş çaplı cezalar, sıkıntılar, zorluklar ve huzursuzluklar kendi yaptıkları yüzündendir.
Ahirette hesaptan sonra alınacak sonuç, kavuşulacak ceza da yine insanların kendi hak ettikleridir, amellerinin karşılığıdır. Allah (c.c.) kimseye zulüm etmez, fakat insanların bir kısmı kendi kendilerine zulüm ederler. (Bakara sûresi, 2/57.)
Allah (c.c.) mutlak ‘Nur’ olduğu için, O’ndan insanlara gelen vahiy veya ilâhi kitaplar da nur’durlar. Vahyin ortaya koyduğu Din de Nur’dan başka bir şey değildir. Çünkü bu din, insanların yolunu aydınlatıyor, nasıl yaşamaları gerektiğinin yolunu gösteriyor, hakların nasıl yerine konulacağını bildiriyor, haksızlıkların ve zulmün nasıl önleneceğini haber veriyor.
İnsanların uydurduğu dinler ise karanlıktır, tümüyle ‘zulmet’tir. Bu dinleri uyduranlar ve bu batıl dinlere uyanlar, sürekli karanlık içinde oldukları için, bocalar dururlar, yanlış yollarını bir türlü düzeltemezler.
“Allah (c.c.) inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin (inanmayanların) dostları da Tağut’tur. O da onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara sûresi, 2/257. )
Zulüm, böylesine karanlık olan yolu, gidişi, anlayışı benimsemektir. Allah’a ait olan ilâhlık hakkını başkalarına vermektir. Haklının hakkını vermeyip, ona haksızlık yapmaktır. Sapıklığı, isyanı, nefse uyup da azmayı seçmektir. Eldeki servet ve iktidarla şımarıp insanlara baskı uygulamak, onların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz etmektir.
Zulmün Çeşitleri
Zulüm olayını incelediğimizde üç türlü zulüm olduğunu görüyoruz:
1. İnsanın Allah’a Karşı İşlediği Zulüm
Bu, insanların Allah’a şirk koşmaları ve O’na inanmamalarıdır. Nitekim Kur’an’ın bir çok âyetinde zulüm, kâfirlerin bir özelliği olarak geçmektedir.
Kur’an bir çok yerde kâfirlere ve müşriklere ‘zalimler’ demektedir.
“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.” (En’am sûresi, 6/82.)
Allah’ı inkâr ederek ilâhlık davasına kalkışanların bu tavrı da bir zulümdür. Çünkü onlar böylelikle Allah’ın ilâhlık hakkına tecavüz etmektedirler. Bunun tipik örneği Firavun’un yaptıklarıdır. (A’raf sûresi, 7/103.)
Peygamberlerini dinlemeyen bütün topluluklarda olduğu gibi bu örnekte de zulüm; küfrün ve şirkin diğer adıdır. İnk3arcıların yaptıkları yanlışlık, ‘zulüm’, kendileri de ‘zalim’ diye nitelendiriliyor. Onların yaptığı karanlığa çağrıdır. Onlar bir taraftan Allah (c.c.)’ın zulmet dediği karanlık çıkmazları tercih ederken, bir taraftan da Rab’lik ve İlâh’lık hakkını başka varlıklara vermektedirler.
2. İnsanlar Arasındaki Zulüm
İnsanların diğer insanlara, içinde yaşadıkları topluma ve çevreye, diğer canlılara karşı işledikleri suçlar, haksızlıklar ve saldırılardır.
Bu tür bir zulme uğrayan kimseye ‘mazlum’ denir.
Bu bir anlamda kişi ve kamu haklarının ihlalidir. Bu ihlâli ister kişi yapsın, ister bir topluluk, isterse siyasal otoriteler yapsın; hepsi zulümdür. Bütün diktatörler, bütün despot ve baskıcı rejimler zulme baş vururlar, yönettikleri insanların haklarını ellerinden alırlar. Kurulan bu zulüm düzenleri insanların en doğal ve temel haklarını vermezler, onlara baskı ve şiddet uygularlar.
İnsanın gerek nefsiyle ve gerekse toplumla olan ilişkilerinde hak ve adâletten ayrılmaması gerekir. Bir işveren işçisine adâletli davranmak, onun hakkını tam ve zamanında vermek zorundadır. İşçi de işverenin alet ve makinelerini en iyi şekilde kullanmak ve işini tam zamanında yapmak zorundadır. Bu, işçi-işveren ilişkilerinde olduğu gibi, devlet-toplum ilişkilerinde de böyle olmalıdır. Halkın, dini, sosyal, siyasal, ahlâki, kültürel, ekonomik ve kültürel temel haklarını gözetmeli, onlara haksızlık yapılmamalıdır. Sosyal adâlet ilkesini toplumun her kesiminde uygulamalıdır. Bütün bunlar yapılmadığı taktirde zulüm işlenmiş olur.
Bir başka zulüm örneği de, sömürgeci ülkelerin sırf çıkarları için bilhassa halkı müslüman olan ülkelerde giriştikleri zulümlerdir. Örnek vermek gerekirse, petrol iştahlarından dolayı, bir takım ülkeleri işgal etmeye çalışan, suçsuz insanları öldüren, tarihi ve kültürel değerlerini bombalarla yerle bir eden sömürgeci ülkeler zulmün en büyüğünü işlemektedirler. Kimyasal silahlar kullanarak çocukları, kadınları, yaşlıları sakat bırakan, öldüren tarihte ve çağımızda yaşayan bütün bu diktatörlerin yaptığı zulümdür. Bu zulümlerinin hesabını Allah’a vereceklerdir.
Halbuki, İslâm’ın uygulandığı dönemlerde kâfirler dahil, kimseye zulüm yapılmamıştır. Hz. Ömer (r.a.)’in adâleti, dillere destan olmuştur. Osmanlı döneminde bütün Osmanlı topraklarında gayr-i müslim azınlıklar da inançlarını rahatlıkla yerine getirebiliyorlardı. Osmanlı toplumu, içindeki bütün değişik din ve inanç mensuplarının varlığına rağmen bir huzur ve güven toplumuydu. Bugün ise müslümanlar bir kısım ülkelerde hatta kendi öz vatanlarında bile inançlarının gereği başlarını örterek eğitim haklarını kullanamamakta, kamu kurumlarında görev alamamaktadırlar. Kuşkusuz bu zulümdür.
İslâm bir ölçü koymuştur. “Ne haksızlık edersiniz ve ne de haksızlığa uğratılırsınız”(Bakara sûresi, 2/279.) İslâm bize, ne zulmeden zalim ve ne de zulme rıza gösteren mazlum olmamız gerektiğini bildiriyor. Bu âyet-i kerime bile tek başına İnsan Haklarının hangi kaynaktan beslendiğini gösteriyor. Bu âyetin ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in Veda Hutbesi’nin belirttiği esaslara denk gelecek hiçbir İnsan Hakları Bildirgesi bugüne kadar ilân edilmemiştir. En evrensel İnsan Haklarını İslâm belirlemiştir.
Bütün işkence şekilleri, inançlara saldırılar, inançları yaşamanın önündeki engeller, kişilerin kimliğini ifade etmelerine engel olma, ırk ve bölge ayırımcılığı, sınıf kavgaları, dilleri ve kültürleri yasaklamak, farklı unsurları yükseklik veya aşağılık sebebi saymalar birer zulümdür.
3. İnsanın Kendi Kendine Zulmü
İnsanın kendi kendine zulmü, ya şirke veya küfre bulaşarak olur, ya da inandığı halde Allah’a isyan ederek, yani günah işleyerek olur. Nitekim hz. Adem (a.s.) ve Havva, cennetten, orada yaptıkları hata sebebiyle çıkınca şöyle dua ettiler:
“Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve rahmet etmezsen, gerçekten zarar uğrayanlardan oluruz.” (A’raf sûresi, 7/23.)
Müminler, nefislerine zulmettikleri veya bir çirkin iş (fahişe) işledikleri zaman hemen Allah’ı hatırlayıp, bağışlanma isterler. Buradaki nefse zulmetmek, günah işlemek anlamındadır. (Al-i İmran sûresi, 3/35.)
Kendilerine kitap gönderilen insanların kimi nefsine zulmeder, kimi de Allah’ın izniyle hayırda öne geçer. (Fatır sûresi, 35/32.)
Ülkelerin ve toplumların çöküş nedeni zulümdür. Onun için atalarımız çok güzel bir söz aktarmaktadırlar. “Zulüm ile abad olunmaz” Yani zulüm yapılarak uzun süre müreffeh ve mutlu yaşanılmaz. Kesinlikle zulmün mutsuz bir sonu vardır.
Zulme Razı Olmamak
Zulme rıza da zulümdür. Bir zalimin zulmüne engel olmak için çalışmamak, susup oturmak, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ demek, nemelazımcılık yapmak, onun zulmüne fırsat vermek ve ortak olmak demektir.
Zulümle mücadele etmek yalnızca mazlumların görevi değildir. İnsanlık onuru taşıyan, insan haklarının değerini bilen herkes zulümle ve zulmü yapan zalimlerle mücadele etmelidir.
Kur’an müminlere, zulme uğrayanlar uğruna mücadele etmeyi, hatta savaşmayı emrediyor. (Nisa sûresi, 4/75.) Zulme karşı mücadele edenler haklıdırlar ve onlara bir kınama yoktur. Ama zalimler için en uygun cezalar vardır. (Şura sûresi, 42/42.)
Zulmedenler, tevbe edip zulümlerinden vazgeçmedikçe ve hakları sahiplerine vermedikçe, kendileri için bir kurtuluş yoktur. Zulmün sonu kötü ve çöküştür. (Kasas sûresi, 28/37.)
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
“Üç kimsenin duası geri çevrilmez: Oruçlunun duası, orucunu açarken; adaletli yöneticinin, bir de mazlumun duası. Allah (c.c.) mazlumun duasını göklerin üstüne yükseltir ve o dua için gökyüzü kapıları açılır.
Allah Teala da: ‘İzzetime andolsun ki, bir süre sonra da olsa sana yardım edeceğim’ buyurur.” (Tirmizi, Daavat/129.)
Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik, zulmün görüntüsü ve ispatıdır. Şüphesiz ki ölçüyü (hüküm ve ilkeleri) Allah ve Rasûlünden almayanlar, onların hükümleriyle hükmetmeyenler zulme mutlaka bulaşırlar. (İslâm’ın Temel Kavramları, H. K. Ece.)
“Bunlar Allah’ın hudutlarıdır. Her kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan Cennetine kabul edecektir. Kim de Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve O’nun sınırlarına (İslâm’ın ölçülerine) tecavüz ederse, onu sonsuza kadar kalmak üzere ateşe atacaktır.” (Nisa sûresi, 4/13-14.)