بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق التجارة / أخلاق التجارة والتكافل الاجتماعي / الطرق العملية لتحقيق التكافل الاجتماعي
أخلاق التجارة والتكافل الاجتماعي

الطرق العملية لتحقيق التكافل الاجتماعي

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

SOSYAL DAYANIŞMAYI GERÇEKLEŞTİRMENİN PRATİK YOLLARI

İslâm toplumunda sosyal dayanışma; hayal değil, bir gerçektir. İslâm dini, sosyal dayanışmayı emredip teşvik etmekle kalmamış, bunun yanında sosyal dayanışmayı gerçekleştirmenin pratik yollarını da önümüze koymuştur.

Fakirlerin, işçilerin, çiftçilerin, kültürlü tabakadan olanların, ileri görüşlülerin, idarî mekanizmada bulunanların, İslâm nizamının kapsamlı bir sosyal adaleti gerçekleştirme sistemi olduğunu bilmeleri için, dayanışmanın gerçekleştirilmesinde dinen başvurulması gereken yolları bilmeleri gerekir.

Öncelikle şunu bilelim ki; İslâm’ın sosyal dayanışma çağrısı, gerçekçi bir çağrıdır. Çünkü İslâm, kâinatı kaplayan bir din, kalıcı ve devamlı bir sistemdir. Asırların ihtiyacına cevap verir. İslâm beden için ruh, kâinat için güneş, hayat için bahar gibidir. Allah Teâlâ buyuruyor: “Size Allah’tan hakikî bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Ki Allah, rızasına uyanları onun sebebiyle selamet yollarına doğrultur, onları iradesiyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.” [1]

Bu ayet-i kerimeden açıkça anlıyoruz ki; temiz bir hayata kavuşabilmek için, toplumun fertleri bütün çalışmalarında İslâm’ın güçlü nizamını, parlak medeniyetini, yüce şerefini ahlâken yaşayarak İslâm’ın emrettiği sosyal dayanışmayı gerçekleştirmelidirler. Aksi halde, temiz bir hayat yaşamak mümkün değildir.

Müslümanların sosyal dayanışmayı gerçekleştirmede başvurmaları gereken yollar iki önemli sorumluluk üzerinde toplanır:

- İslâm Toplumunun Sorumluluğu,

- İslâm Devletinin Sorumluluğu.

Şimdi bu iki sorumluluğun sınırlarını ayrı ayrı açıklamaya çalışalım.

Sosyal Dayanışmayı Gerçekleştirmede İslâm Toplumunun Sorumluluğu

İslâmî toplumu oluşturan fertler; sosyal adaleti sağlamak, hayır yolunda sarf etmek ve fedakârlık gibi konularda payına düşeni yapmadıkça, İslâm devletinin sosyal dayanışmayı gerçekleştirmedeki görevini yapması ve başarması mümkün değildir. Ümmet ile devlet arasındaki yardımlaşma en yüksek noktasına erdiği zaman ise toplumun üzerinde refah ve hayır bayrakları dalgalanır, her köşesine saadet ve kararlılık çadırları kurulur.

İslâmî dayanışmanın gerçekleşmesinde toplumun sorumluluğunu da iki bölümde inceleyebiliriz:

- Müslüman fertlerden ‘Farz’ olarak istenilenler,

- Müslüman fertlerden, nafile ve müstehaplık durumuna göre, zorunlu olmadan istenenler.

Fertlerden Farz Olarak İstenenler

Farz olduğu için zorunlu olarak istenenler de aşağıdaki maddeleri ihtiva eder:

1- Zekât Farizası: Zekât, İslâm’ın üçüncü temel prensibidir. Farz olduğu Kitab ve sünnet ile sabittir. Müslümanların tarihine bakıldığında görülecektir ki; İslâm’ın hâkim olduğu geçen asırlarda zekât prensibinin tatbiki sayesinde fakirlikle savaş başarılı olmuş, toplumda sosyal dayanışma gerçekleşmiş, fakirlerin zenginlere karşı hıncı kesilmiş, sosyal ve ahlâkî suçlar yok denecek kadar azalmıştır. Bu ise fakirlik ve ihtiyacı doğuran sebeplerin giderilmesiyle gerçekleşmiştir. Zaten zekât müminlerde cömertliği ve fedakârlığı alışkanlık haline getirdiği gibi, mal bulamayanları da iş yoluna girmeye hazırlar.

İslâm’da devletin görülen malların zekâtlarını toplayıp lâyık olanlara sarf etmesi, hakkıdır. Bu hakta devlet kolaylık gösterirse, fertlerin zekâtı kendiliklerinden, mallarından çıkarıp, zekât almaları ayette belirtilen fakirlere, yoksullara, yolda kalmışlara… vermeleri gerekir.

2- Nezirler (Adaklar): Sosyal dayanışmayı sağlayan sebeplerden birisi de Müslüman’ın mal ve benzeriyle adak yapmasıdır. Örneğin; ‘Allah için fakirlere şu kadar para vermem üzerime borç olsun!’ demesi gibi… Nezri yerine getirmek vacib’dir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“…Adaklarını yerine getirsinler…” [2]

3- Kefaretler: Müslüman bir kişi oruç, hac veya yemin gibi dinî bir meselede İslâm’a aykırı bir harekette bulunduğu zaman, hatasını örtmek ve aykırı davranışına ceza olmak üzere Allah Teâlâ, yoksulları doyurmak ve fakirlere sadaka vermek gibi vecibeler koymuştur. Bunlar da dayanışmanın vasıtalarındandır. Allah Teâlâ buyuruyor:

“….Yeminlerinizin kefareti ailenize yedirmekte olduğunuzun orta derecesinden on yoksulu doyurmak, ya onları giydirmek, yahut bir köle azad etmektir….” [3]

İslâm’da yeminlerin kefareti dışında hacda ihramlı iken av hayvanını öldürmenin kefareti olarak bir yoksulu doyurmak vardır. Yine, Ramazan’da hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle orucu yiyen kişi kaza etmeye gücü yetmezse, kefaret olarak bir yoksul doyumu fidye verir. Hacda ihramlı iken saçını traş edenin kefareti, sadaka veya kurban kesmektir. Zıhar’ın kefareti de altmış yoksulu doyurmaktır. Yine Ramazan’da kasten orucunu bozan bir kimse de kefaret olarak ya aralıksız altmış gün oruç tutar veya altmış yoksulu doyurur.

Kefarete ait kaynakların fakir sınıfa yardımda ve sosyal yardıma ulaşmada büyük faydaları olduğu apaçıktır.

4-Kurbanlar: Kurban, sosyal dayanışmayı gerçekleştirmenin pratik vasıtalarındandır. Kurban kesmek, gücü yeten Müslüman’a her sene vacibdir. Allah Teâlâ buyuruyor: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” [4]

Kurban kesmenin her sene gücü yeten Müslüman’a vacib olduğunu ifade eden âlimler, bu ayet-i kerimeden sonra şu hadis-i şerifi de delil gösterirler:

“Kim ki kurban kesmeye mali kudreti bulunur da kesmezse, o kimse namazgâhımıza sakın yaklaşmasın.” [5]

Kurban vasıtasıyla bir sene boyunca et alamamış fakirleri, yoksulları sevindirmek mümkündür.

5-Fıtır Sadakası: Fıtır sadakası da, sosyal dayanışmayı gerçekleştirmenin pratik vasıtalarındandır. Fıtır sadakası Müslüman’a ve onun bakmakla yükümlü olduğu zevcesine, çocuğuna, kölesine ve ana-babasına vacib’dir. Fıtır sadakasının kıymetini para olarak vermek de sahihtir.

Ramazan Bayram namazından önce verilmesi, İbn-i Abbas (r.a.)’den rivayet edilen şu hadis-i şerife göre vacib’dir: “Rasûlullah (s.a.v.) fıtır sadakasını, oruçluyu boş sözlerden ve kötü hareketlerden temizlemek ve yoksulları doyurmak için, emretti. Kim bunu bayram namazından önce verirse, o makul bir zekât (sadaka) olur. Kim de bayram namazından sonra verirse, sadakalardan bir sadaka olur.” [6]

6-Aç ve Muhtaçların İhtiyaçlarını Gidermek: Bir Müslüman’ın, maddî gücü yerinde ve zengin olduğu halde, bir akrabasını, bir komşusunu veya aç ve ihtiyaç içinde olduğunu bildiği bir kimseyi açlık ve ihtiyaç içinde kıvranırken görüp de ona yardım elini uzatmaması, yiyecek veya giyecek yardımında bulunmaması, İslâm dinine göre doğru olmadığı gibi, mürüvvete ve insanlığa sığan bir davranış da değildir. İhtiyaç içinde kıvranana yardım elini uzatmayanın, açı doyurmaktan kaçınanın iman çerçevesinden çıkacağına dair dinî hükümler görüyoruz.

Ebu Hureyre (r.a.) rivayet ediyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) üç defa; “Vallahi iman etmiş olmaz!” buyurdu. ‘Kim ya Rasûlallah?’ diye sorulunca da şöyle buyurdu:

“Komşusu, kötülüklerinden emin olmayan kimse.” [7]

Sahabe-i kiram (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’in bu ve buna benzer diğer uyarı ve tavsiyelerinden, her infakın fakire verileceğini anlıyorlardı. Yiyecek veya binekten her fazlalığın ihtiyaç sahibine verilmesi vaciblik ve zorunluluk hükmündeydi. Onlar kendilerinden herhangi birinin ellerindeki fazla mal ve yiyecek varsa, din kardeşleri ihtiyaç içinde iken, onun üzerinde hak sahibi olmadıkları görüşündeydiler. [8]

Fertlerden, Nafile ve Müstehaplık Durumuna Göre Zorunlu Olmadan İstenenler

Nafile ve müstehablık durumuna göre, zorunlu olmadan istenenler de aşağıdaki önemli durumları ihtiva ederler:

1-Soy ve Hayır Vakıfları: Soy ve hayır vakıfları da bu iki çeşidiyle birlikte sosyal dayanışmanın vasıtalarındandır. Bunlar ölümden sonrasında da, hayrı devam eden, sevabı yenilenen ‘mendub’ sadakalardandır.

Soyla ilgili vakıf hayrı ve semeresi, ölenin evlat ve akrabası gibi soyundan olanlara tahsis edilen vakıflardır. Şahsın akarlarını veya bağ-bahçelerini öldükten sonra, Allah (c.c.)’ın dilediği sürece istifade etsinler diye vakfetmesi gibi…

Hayır vakıfları ise bütün hayır ve iyilik yönlerini kapsayan vakıflardır. Camiler, medreseler, düşkünlere, acizlere ait yurtlar gibi… Bunun aslı, Rasûlullah (s.a.v.)’in şu hadisine dayanır:

“İnsan öldüğü zaman amelinin sevabı kesilir. Ancak şu üçünün sevabı devam eder: Sadaka-i Cariye, kendisiyle faydalanılan ilim ve şahsın lehine dua eden salih evlat.” [9]

Müslümanlar tarihinin şerefli sayfalarını karıştırdığımız zaman, hayır vakıflarından öyle örnekler buluyoruz ki, hiçbir medeniyetin tarihinde benzerine rastlamamız imkânsızdır.

2-Vasiyetler: Sosyal dayanışmanın vasıtalarından birisi de Müslüman’ın ölmeden önce malının en çok üçte biri miktarında bir kısmını hayır ve iyilik yoluna sarf edilmek üzere vasiyet etmesidir.

Vasiyet, Kur’an ve sünnet’le sabit olan bir hayırdır.

Allah Teâlâ buyuruyor: “Sizden birinize ölüm gelip çattığı vakit eğer mal bırakacaksa anaya, babaya, akrabaya meşru bir şekilde vasiyette bulunmak, takva sahipleri üzerinde bir hak olarak farz kılındı.” [10]

Vasiyet hakkında Sünnet’ten delil şudur:

‘Vasiyet edecek dünyalığı bulunan bir kişiye, vasiyeti yanında yazılı bulunmadıkça, iki gece yatması muhakkak suretle caiz değildir.’ [11]

Vasiyet maldan, ölünün varisi olan akrabalarına vermek, Rasûlullah (s.a.v.)’in; “Varise vasiyet yoktur.”[12] Hadis-i şerifine göre doğru değildir. Bunun hikmeti, bir yönden fertlerden büyük bir kısmının maldan istifade etmesi iken, diğer bir yönden de, bir grubun, diğer grup aleyhine mala sahiplenmesini önlemektir.

Allah Teâlâ buyuruyor: “….Ta ki mal, sizden zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın….” [13]

Bu hikmetli bir tedbirdir. Bu hikmetli tedbir, toplumun fertleri arasında sağlanması gereken en önemli sosyal denge unsurlarındandır.

3-Misafir Ağırlamak: İslâm’ın emredip koruduğu köklü Müslüman âdetlerinden birisi de Müslüman kardeşine ikramda bulunmaktır. Bu her ne kadar fukahanın cumhuruna (İslâm âlimlerinin çoğunluğuna) göre sünnet ise de, gerekliliğinde şüphe olmayan İslâmî örflerindendir. Misafire ikramda cimrilik eden veya onu ağırlamakta isteksiz davranan, gerek toplum örfünde, gerek güzel ahlâk kaidelerine göre kötü insan sayılır. Zira o şahıs, sosyal şeref ve insanî hasletler açısından İslâmî edeplere aykırı davranmıştır. Bunun için Rasûlullah (s.a.v.), misafire ikram etmeyi Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe inanmanın gereklerinden saymıştır. Nitekim şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, misafirine ikramda bulunsun.” [14]

4-Emanet (Ariyet) Vermek: Sosyal dayanışma vasıtalarından birisi de başkasının malzemesinden ücretsiz yararlanmaktır. Komşunun komşudan kap-kacak gibi şeyleri ariyeten istemesi gibi. İhtiyacını giderecek eşyayı bir süre karşılıksız olarak ondan yararlandıktan sonra geri getirip iade eder. Ariyet alma ismi verilen bu hareket, insanlık gereği olan hayırlı ve iyi amellerdendir. Zira insanlar birbirinden yararlanmaktan ve aralarında yardımlaşmaktan uzak kalamazlar.

İslâm âlimleri, ariyetin meşru olduğunda icma etmiştir. [15] Bu husus, aşağıdaki ayetin kapsamına girer:

“...İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve düşmanlık üzerinde yardımlaşın…” [16]

Kur’an-ı Kerim, insanları hayırlı şeylerden, Allah (c.c.)’ın nimetlerinden meneden kimseleri tenkit etmektedir:

“Artık, yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gafildirler. Onlar namazlarıyla insanlara gösteriş yaparlar ve hayırlı olan şeyleri (ariyet istenen şeyleri) meneder, vermezler.” [17]

Ayetteki “Maun”, İbn-i Kesir (r.a.)’in tefsirine göre; ev eşyasından olup, kendisinden faydalanılan her şey ve benzerleridir. [18]

İnsanların birbirinden ariyet olarak alabildikleri kitap, ev eşyası, kazan, kova gibi her şeydir.

İnsanların birbirine yardım etmeleri ve hayra yönelmeleri insanlık bağlarını sağlamlaştıran, toplumdaki sevgiyi ve saygıyı geliştiren, gerçekleşmesiyle insanlar arasındaki merhametleşmeyi yerleştiren şerefli seciyelerdendir.

1- Diğergâmlık: Müslüman’ın özelliklerinden birisi de, diğergâmlıktır. Bu, sevap gözeterek nefsin dünyaya ait isteklerinde başkasını kendisine tercih etmektir. Diğer adı da ‘İsar’dır. Güçlü imandan, riyasız sevgiden ve toplum hizmetindeki ihlas ve gayretten doğar. İnsanî hasletlerin en üstünlerinden, ahlâk ve asaletin en şereflilerindendir.

2- Hediye veya Hibe: Sosyal dayanışmanın vasıtalarından birisi de, İslâm’ın hediye ve bağışa teşvik etmesidir. Hediyeleşmek kalplere sevgi tohumlarını eken ve toplumda sevgi ve yakınlık bağlarını gerçekleştiren davranışlardandır. Hatta bunlar verileni izzet ve ikram görüntüsüyle sunan dayanışma kaynaklarındandır. Onu alırken fakir utanç durumuna düşmez. İhtiyaç sahibi de ona malik olmaktan sıkıntı duymaz. Bunun için İslâm dini bunları emreder ve bunlardan hikmetin ne olduğunu açıklar. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Hediyeleşiniz ki, birbirinizi sevesiniz.” [19]

İşte bunlar; İslâm’ın, sosyal dayanışmayı gerçekleştirmek için Müslüman fertlere açtığı pratik vasıtalardır. Şayet bunlar tatbik edilirse, fertler, aralarında dayanışmaya geçerler, sosyal adaleti yerine getirmede, iyilik ve kötülüklerden sakınmada ve sakındırmada yardımlaşırlar. Bunların gerçekleşmesi sayesinde de fakir merhamete dayalı bir kardeşliğin nimetlerinden yararlanır, ihtiyaç sahibi ise, kavminin insanları arasından kederlerini giderecek, sıkıntılarının yok edilmesinde yardımcı olacak dostlar bunlardır. [20]

Kuşkusuz ki sosyal dayanışma, bu vasıtalarının uygulanması, vicdanın terbiyesi, şuurun işlekliği Allah (c.c.)’ın ecir ve mükâfatını elde etme isteğine bağlıdır. [21]

Bu sayılanların tümü, Müslüman toplumun sorumluluklarıdır. Müslüman toplum, bunları yerine getirmekle İslâm’a olan teslimiyet ve sadakatini ispatlar.

Müslüman toplumun yukarıda sayılan sosyal dayanışmanın pratik vasıtalarına başvurarak gerçek manada sosyal dayanışmayı gerçekleştirebilmesi için, saf İslâm’a, sahih imana ve sadakatli sevgiye ihtiyaç vardır. Çünkü saf İslâm’ın, sahih imanın ve sadakatli sevginin bulunduğu yerde cömert olanlar sosyal dayanışma meydanında ve hayır yerlerinde boy gösterirler. Bunların gelişmesi, meyve vermesi, İslâm devletinin üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmesine bağlıdır.

Sosyal Dayanışmayı Gerçekleştirmede İslâm Devletinin Sorumluluğu

İslâm’a göre, sosyal dayanışmayı gerçekleştirmede toplumu oluşturan fertler ile devlet kurumu ortak sorumluluk sahibidir. İslâm devleti, halkına hayırlı bir yaşayışı, toplumun her ferdine sosyal adaleti gerçekleştirmeye hırslı olsa, İslâm’ın sosyal dayanışma alanında fertlere açtığı her konuda ya bizzat hayır kurumları açar veya fertlerin böyle kurumları açmasına en azından hoşgörülü davranır. O zaman üstün bir toplumun yapımında ve hakka dayalı adaletin ayakta tutulmasında güçler kenetlenir, gayretler yardım görür, çalışmalar desteklenir.

Sosyal dayanışmayı gerçekleştirmede başvurulması gerekli olan pratik vasıtaların bir kısmı da İslâm devletinin sorumluluk alanına girer. Sosyal dayanışmayı gerçekleştirmede İslâmî devletin sorumluluğu zor ve çetindir. İslâm’a göre devlet; mal bulamayan fakirden, iş göremeyen acizden, meşguliyet ve ilgi göremediği için yoldan çıkandan ve iş bulamayan işçiden başlangıçta da, sonunda sorumludur. Bir yığın insan açlıktan kırılır, fakirlikten beli bükülür, hastalık can evine yuva kurar ve yokluk içinde kıvranırken, devletin lükse dalmasını ve eğlenceye, fuzuli işlerde para harcamasını Allah (c.c.)’ın dini İslâm, doğru bulmaz. Çoğunluğun ihtiyaç içinde kıvrandığı bir devrede onların ihtiyacını gidermeyi ihmal etmek pahasına ümmetin malının süse ve lükse, gösterişli şeylere harcanmasını İslâm dini caiz görmez.

Bunun için Rasûlullah (s.a.v.), ümmetin başına geçen imamın ümmetin çobanı ve onlardan sorumlu olduğunu bizlere şöyle hatırlatmaktadır: “İmam (ümmetin halifesi) insanların üzerinde çobandır (yöneticidir) ve yönettiklerinden sorumludur.” [22]

Burada İmamın yani İslâm Devlet Başkanının şahsında devletin sorumluluğu beyan edilmiştir. İslâm’a göre devlet; toplumda sosyal dayanışma sebeplerini gerçekleştirmekten ve fakir zümrelerin dirliğini temin etmekten sorumludur. Bu konuda İslâmî devletin sorumluluğunu iki önemli görev içinde sınırlamamız mümkündür:

- Mali Kaynakların Temini,

- Malın Hak Sahiplerine Dağıtımı.

Malî Kaynakların Temini

İslâm devletinin, kendi Beytü’l-Mal’ını kurmadan, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını, fakirlerin gıdasını, acizlerin yiyeceğini temin etmesi mümkün değildir. Nafakalar Beytü’l-Mal’da toplanır. Onun vasıtasıyla toplum sosyal adaletin gölgesinde, namuslu, meşakkatsiz dirlikten yararlanır. Devletin teminini sağladığı malî kaynakları aşağıdaki maddelerle sınıflamamız mümkündür:

1- Zekât Toplamak: İslâm devleti, her yıl zenginlerin mallarından % 2,5 (kırkta bir) oranında zekât olarak topladığında, ekin mahsûlünün öşrü olarak, hasat mevsiminde, yağmurla sulanandan onda bir, aletle sulanandan yirmide bir ekinin zekâtı (yani öşür) olarak alındığında, üstünden bir sene geçtikten sonra deve, sığır ve koyunun zekâtını toplamayı gerçekleştirdiğinde, elinde büyük bir malî kaynak ve zengin bir servet temin edilmiş olur. Bu kaynağın temininin fakirlikle mücadelede, ihtiyaçları gidermede ve yoksulluğu toplumdan söküp atmada büyük etkisi vardır.

Zekât; farz olan malî bir ibadettir, nafile bir sadaka değildir. Zekâtın toplanması ve hak sahiplerine dağıtılması İslâmî devletin görevleri içindedir.

2- Hayır Vakfından Faydalanmak: Vakıf yapanların çoğu vakıf yaparken bunun gelirinin zayıflara, acizlere, hak sahiplerine nafaka olarak verilmesini isteyerek yaparlar. Bundan maksatları, devamlı sevap kazanmak, hayrı yerine ulaştırmak, acizlere ve ihtiyaç sahibine yardım etmektir. Devlet bu kaynaktan yararlanmayı güzelleştirirse, toplumda sosyal dayanışmanın dayanakları sağlamca yerleşir, fakirlere, acizlere, öksüzlere ve dullara, ihtiyaçlarını gidereceklerine, şereflerini koruyacaklarına, yokluk, zillet ve dilencilikten korunacaklarına dair güven duygusu gelir. Tabiî ki, iş bununla bitmez. Vakıf mallarından elde edilen gelirlerle Darü’l-Aceze’ler, öksüz yurtları, fakir hastalar için hastaneler ve benzeri hayır kurumları, dayanışma sahaları da açılmalıdır.

3- Ferdi Dayanışma Sebeplerinden Yararlanmak: İslâm devleti, ferdî dayanışma sebeplerinden yararlanır. Onların mükemmel şekilde yerine getirilmesinde deneticilik görevini yapar. O’nun vazifesi, toplum menfaatine olan şeyleri tahakkuk ettirmektir. Şunu bilelim ki; İslâm hukukunun ana gayesi, fayda, ihtiyaç ve zaruret yönünden toplum menfaatinin tahakkukudur. Eğer mal sahibinin tasarrufu bu ana gaye ile çatışırsa, yaptığı iş batıl olur. [23] İslâm devleti derhal onun önüne geçer.

İslâm devletinin denetleyiciliği ve rehberliğinde Müslüman fert, farz veya mustehab olan yardımı nefsin hoşnutluğuyla, himmet yüceliğiyle, kerem sahibi bir elle yapmaktan başka çare bulamaz.

4- İhtiyaç Anında Zenginlerin Mallarından Yararlanmak: Memleket düşman tehlikesiyle karşı karşıya gelirse veya zelzele (deprem), açlık, su baskını gibi genel felakete maruz kalır, devlet hazinesinde de silah satın almaya, orduyu doyurmaya, felaketzedelere yardım etmeye yetecek miktarda malî imkân olmazsa, İslâm devletinin tehlikeyi giderecek, ihtiyaçları karşılayacak bir miktarı halktan almasının farz olduğunu İslâm dini kararlaştırmıştır. Bu hüküm, İslâm’ın değişmez prensiplerine ve genel kaidelerine göre kararlaştırılmıştır.

Şöyle ifade edilmiştir:

‘Daha büyük bir zararı, daha aşağısını yüklenerek gidermek vacibdir’

İmam-ı Gazalî (r.a.) şöyle diyor: ‘Askerin elinde malzeme kalmaz, devletin hazinesinde askerin iaşesini temin edecek malî güç bulunmaz, bu sebeple düşmanın Daru’l-İslâm’a (yani İslâm topraklarına) girmesinden veya kötü niyetli kişilerin çıkaracağı fitneden de korkulursa, Halife’nin zenginleri askere yetecek malzeme ve yiyeceği temin etmekte görevlendirmesi caizdir. Zira biz biliyoruz ki, iki şer veya iki zarar çatıştığında İslâm zararlıların en şerlisinden, şerlilerin en büyüğünden kaçınmayı hedef alır.’ [24]

İmam-ı Malik (r.a.) de şöyle diyor: ‘Mallarının hepsini vermek de gerekse, Müslümanların Müslüman esirleri fidye verip kurtarmaları üzerlerine farzdır.’ [25]

İmam-ı Şatibî (r.a.) ise şöyle diyor: ‘Biz kendisine itaat edilen bir İmamın başkanlığında karar kıldığımız zaman, o hudut gözleme noktalarını kapatmak ve etrafa genişlemiş olan memleketini korumak için askere ihtiyaç duyacaktır. Beytü’l-Mal boş ise, imam, şayet adaletli ise, o anda yeter gördüğü miktarda malı temin etmekle zenginleri vazifelendirebilir.’ [26]

İbn-i Hazm (r.a.) de şöyle diyor: ‘Her memleket halkının zenginlerinin fakirlerini gözetmeleri farzdır. Onların zekâtları ve diğer Müslümanların ganimetlerinin fazlası yeterli değilse, halife zenginleri bu konuda zorlayabilir. Onlara yetecek kadar gıda, aynı miktarda kış ve yaz giyecekleri, onları yağmurdan, soğuktan, sıcaktan, gelip geçenin gözünden koruyacak evler temin edilir. Bunun delili, Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a.)’in uygulamasıdır. O, sahabeden üçyüz kişi ile cihada gitmişti. Azıkları tükendi, askerlerine azıklarını iki dağarcıkta toplamalarını emretti. Onları bu toplananla, eşit olarak iaşe etmeye başladı.’ [27]

Halife Hz Ömer (r.a.), hançerlerle yaralandığı zaman, zulüm ve düşmanlıkla akıtılan temiz kanı, halkının fakirlik ve ihtiyaç içinde kıvranmasını ona unutturmadı. Ecelin yaklaşması da sosyal adaleti, merhamet, insanlık sözlerini de ağzından bıraktırmadı. Bu halde iken o şöyle diyordu: ‘Bir işe yöneldiğim zaman onu tehir etmedim. Zenginlerin fazla mallarını alıp fakirlere verdim.’

Hançerlendiğinde o biliyordu ki halkın azımsanmayacak bir kısmı perişan edici bir fakirliğin, sımsıkı saran ihtiyaçların en şiddetlisinin pençesinde kıvranıyor. Halkın hayat seviyesini bu halden biraz yükseltmek sadece zenginlerin mallarından ihtiyacı kapatacak, fayda sağlayacak miktarını almakla mümkündür.

Gerek Hz. Ömer (r.a.)’in söylediği söz, gerekse ulemanın yukarıdaki sözleri İslâm’ın ruhuyla ve onun genel hedefleriyle tam bir uyum içindedirler. [28] Onlar bu konuda Kur’an-ı Kerim’e dayanıyorlardı. Allah Teâlâ buyuruyor: “Allah’a ve Rasûlüne iman edin de, sizi mirasçıları kıldığı maldan, Allah yolunda harcayın…” [29]

Hicrî 657 yılında Mısır Meliki Kutuz, o günlerde Halep ve Şam sultanı olan Melihü’n-Nasır Kemaleddin İbni’l-Adim’in isteği üzerine, tatarlarla savaşmak için orduyu donatmak istedi. Tatarlar hakkında bilgi almak ve cihadlarında ümmetten alınacak yardım hususunda danışmak üzere kadıları (hâkimleri), fakihleri ve ileri gelenleri topladı. Toplantıda şeyh İzzüd-Din İbn-i Abdis-Selâm ile Mısır Kadıyü’l-Kudatı (kadılar kadısı, en yüksek hâkim) Bedrü’d-Din es-Sincarî de bulundu. Durumu tartıştılar. Daha çok da İzzüd-Din İbn-i Abdis-Selâm’ın söylediklerine dayandılar. Onun konuşmasının özeti de şuydu:

‘Düşman, İslâm beldelerinin kapılarına dayandığında onlarla savaşmak Müslümanlara farzdır. Ümmetten cihadınız için gerekli şeyleri almanız caizdir. Şu şartla ki Beytü’l-Mal’da hiçbir şey kalmamış olacak ve elinizde bulunan altın keselerinizi, kıymetli avadanlıklarınızı satacaksınız. Her asker, biniti ve silahına inhisar edecek. Onlarla avam eşit olacaktır.’ [30]

6- Fey ve Ganimet Kaynaklarından Faydalanmak: Fey’ ve ganimet kaynaklarının, dayanışmanın gerçekleşmesindeki tesirini söylemezden önce bu iki mefhumu tarif etmemiz daha iyi olur.

Fey’: Düşmandan, savaşmaksızın sulh yoluyla alınan mala denir. Ganimet ise; Müslümanların savaşarak düşmandan aldıkları maldır. Fey’in paylaştırılması Kur’an-ı Kerim’in koyduğu şu hudutlar içinde gerçekleşir: “Allah’ın, Peygamberine kâfir memleketler ahalisinden verdiği fey’ Allah’a, Peygamberine, Peygamberin akrabalarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir…’ [31]

İslâm devleti, fey’i beş parçaya ayırır. Bu parçaların her birini ayette bildirilen gruplara dağıtır. Rasûlullah (s.a.v.)’in vefatından sonra fey’deki beşte bir hissesi Beytü’l-Mal’e konur.

Ganimetlerin taksiminde ise şu esas gözetilir: Ganimet malın beşte dördü savaşanlara dağıtılır. Kalan beşte biri ise aşağıdaki ayette bildirilen gruplar arasında taksim edilir:

“Biliniz ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin mutlaka beşte biri Allah’ın, Rasûlünün, akrabalarının, yetimlerin, yoksulların, yolcularındır.” [32]

Bunda da Rasûlullah (s.a.v.)’in vefatından sonra hissesi Beytü’l-Mal’e aktarılmıştır.

Fey’ ve ganimet ayetlerinde yetimlere, yoksullara, yolculara hisse verilmesinin özellikle belirtilmesi, onlara da dayanışmadan pay ayırmak ve dirlik seviyeleriyle iktisadî durumlarını yükseltmek hikmetine yöneliktir.

Malın Hak Sahiplerine Dağıtımı

İslâm devleti, biraz önce belirtilen malları toplama işini bitirdikten sonra, “Dayanışma Beytü’l-Malı” isimli bir daire kurar. Ardından “Dayanışma Nizamı”nın kapsamına girenlere dağıtma görevini yerine getirir. Bu kapsama girenler şunlardır:

Yetimler, terkedilmiş çocuklar, sakatlar, yoldan sapan günahkârlar, boşanmış ve kocası ölmüş dullar, yaşlı erkek ve kadınlar, acizler, felaketzedeler…

İslâm devleti, topladığı malların dağıtımında bu sınıfları gözetmek mecburiyetindedir. İslâm devletinin, zekâtı aşağıdaki ayet-i kerimede geçen sekiz sınıfa dağıtması farzdır:

“Zekâtlar, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekât tahsildarlarına, kalpleri Müslümanlığa ısındırılmak istenenlere, kölelere, esirlere ve yolda kalmış yolculara mahsustur. Allah hakkıyla bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.” [33]

Zekâtın dışındaki kaynaklardan gelen malların taksiminde, İslâm devleti, hak sahibi olmak şartıyla, istediği yere harcayabilir.

Daru’l-İslâm’ı vatan edinmiş olan gayr-i Müslimler, dayanışmadan istifade etmeye lâyık iseler, devletin bunların ihtiyaçlarının, devletin genel hazinesinden karşılaması gerekir. Zira İslâm’ın kefilliğinin ve sosyal adaletinin insan cinslerini ve dinlerini ayırmaksızın herkesi içine alması gerekir. [34] Nitekim tarih boyunca İslâm devletinin olduğu yerlerde bu böyle olmuştur. Yani İslâm Devleti, yardıma muhtaç mazlum ve yoksul vatandaşlarına yardım ederken cins, din, kabile ve kavim ayrımı yapmaz. Onun sosyal adaleti herkesi içine alır. Mazlum ve yoksul Müslümanlar istifade ettikleri gibi, mazlum ve yoksul olan gayr-i Müslimler de bu sosyal adaletten istifade ederler.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; insanlık için hayat sigortası İslâm’dır. Çünkü İslâm, sosyal dayanışma konusunda gerçekçi ve alternatifsiz tek nizamdır. Fakirlerin, kimsesizlerin, yoksulların, mazlum ve yoksulların tek koruyucusu İslâm’dır. İslâm’dan başka kurtuluş reçetesi aramak, karanlıklara saplanmaktır.

Müslüman fertler olarak yaşadığımız ülke ister İslâm devleti olsun, isterse olmasın, her zaman ve her yerde sosyal dayanışmayı gerçekleştirmekle mükellefiz. Bu mükellefiyetimizi yerine getirebilmemiz için İslâm önümüze pratik vasıtaları koymuştur. Bize düşen görev, söz yarışını bırakıp İslâm fıkhına riayet ederek İslâm’ın bize gösterdiği pratik vasıtalarla sosyal dayanışmayı gerçekleştirmektir. [35]

[1] Maide sûresi, 5/15-16.

[2] Hac sûresi, 22/29.

[3] Maide sûresi, 5/89.

[4] Kevser sûresi, 108/2.

[5] İbn Mace, 3123.

[6] Ebu Davud, Zekât, 18.

[7] Buharî, Edeb, 29.

[8] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi fi’l-İslâm, Abdullah Ulvan.

[9] Ebu Davud, Vesaya, 14.

[10] Bakara sûresi, 2/180.

[11] Buharî, Vesaya.

[12] Buharî, Vesaya, 6.

[13] Haşr sûresi, 59/7.

[14] Müslim.

[15] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi fi’l-İslâm, Abdullah Ulvan.

[16] Maide sûresi, 5/2.

[17] Maun sûresi, 107/4-7.

[18] İbnu Kesir Tefsiri.

[19] Camiu’l-Usul fi Ehadis-i Rasûl, İbnü’l-Esir.

[20] Ticaret Ahlâkı, M. Çelik.

[21] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi fi’l-İslâm, Abdullah Ulvan.

[22] Müslim.

[23] İslâm İktisadının Üstünlüğü, Muhammed Cemal (Trc. A. R. Temel)

[24] El-Mustasfa, İmam Gazali, 1/303.

[25] El_Cami li Ahkâmi’l- Kur’an, Kurtubî.

[26] El-İ’tisam, İmam Şatibî.

[27] El-Muhalla, İbn Hazm, 6/156.

[28] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi fi’l-İslâm, Abdullah Ulvan.

[29] Hadid sûresi, 57/7.

[30] En-Nücumu’z-Zahira, İzzeddin İbn Abdisselam.

[31] Haşr sûresi, 59/7.

[32] Enfal sûresi, 8/41.

[33] Tevbe sûresi, 9/60.

[34] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi fi’l-İslâm, Abdullah Ulvan.

[35] Ticaret Ahlâkı, M. Çelik.