الشخصية السياسية لعلي
Hz ALİ
(r.a.)’NİN SİYASÎ KİŞİLİĞİ
Peygamberimiz
(s.a.v.)’in amcası Ebu Talib’in en küçük oğlu olan Hz Ali (r.a.), Hicret’e
kadar O’nun yanında büyümüştür. Rasûlullah (s.a.v.)’a ilk iman edenlerdendi.
Mekke
müşriklerinin eza ve cefalarını gittikçe artırmaları ve hatta kendisini öldürme
hazırlıklarına girişmeleri üzerine Medine’ye Hicret etmeye karar veren
Peygamber (s.a.v.), Hz Ali (r.a.)’yi, kendisini öldürmeye gelecek müşrikleri
oyalamak ve yokluğunu gözlemek maksadıyla Mekke’de bırakmıştı. O da geceyi
Peygamber (s.a.v.)’in evinde geçirerek O’nun evde olduğu izlenimini vermişti.
Daha sonra da Hz Peygamber (s.a.v.)’in kendisine bıraktığı emanetleri
sahiplerine iade edip yine O’nun emri uyarınca Rasûlullah’ın kızı Fatıma
(r.a.), kendi annesi Fatıma ve yanındakilerle Mekke’den ayrılarak Kuba’da Hz
Peygamber (s.a.v.)’e yetişmiştir. Hicretin beşinci ayında Muhacirler ile Ensar
arasında yakınlık ve dayanışma sağlamak amacıyla kurulan ‘Muahat’ (karşılıklı
kardeş olma) sırasında Hz Peygamber (s.a.v.) Hz Ali (r.a.)’yi kendisine kardeş
olarak seçmiş, hicretin ikinci yılının son ayında da O’nu kızı Fatıma ile
evlendirmiştir. Bu evlilikten Hasan ve Hüseyin adlı erkek çocukları ile Zeynep
ve Ümmü Gülsüm adlı kız çocukları olmuştur.
Hz
Ali (r.a.), Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün
gazve ve seriyyelere katılmış, bu savaşlarda Rasûlullah (s.a.v.)’in
sancaktarlığını yapmış ve daha sonraları da büyük kahramanlıklar göstermiştir.
Hz Ali (r.a.)’in bu kahramanlıkları asırlarca dillere destan olmuş ve
Müslümanlarca nesilden nesile anlatılmıştır. Uhud’da ve Huneyn’de çeşitli
yerlerinden yara almasına rağmen Hz Peygamber (s.a.v.)’i bütün gücüyle korumuş,
Hayber’de ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullanmış ve bu seferin zaferle
sonuçlanarak Yahudilere karşı galibiyet sağlanmasında büyük payı olmuştur.
Fedek’te Beni Sa’d’a karşı gönderilen seriyyeyi ve Yemen’e yapılan seferi sevk
ve idare etmiştir. Bu sonuncu sefer üzerine Beni Hemdan kabilesi Müslümanlığı
kabul etmiştir. Tebük gazvesinde ise Hz Peygamber (s.a.v.)’in vekili olarak
Medine’de kalmıştır.
Hz
Ali (r.a.), Hz Peygamber (s.a.v.)’e kâtiplik ve vahiy kâtipliği yapmış, Hudeybiye
anlaşmasını da O yazmıştır. Evs, Hazrec ve Tay kabilelerinin taptıkları
putlarla Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’deki putları imha etme görevi O’na
verilmiştir. Hicretin dokuzuncu yılında Hac Emiri olarak tayin edilen Hz Ebu
Bekir (r.a.)’e Mina’da yetişip o sırada inmiş bulunan Tevbe sûresinin ilk yedi
ayetini okumak, ayrıca müşriklerle Müslümanların bu yıldan sonra Hac’da bir
arada bulunamayacağını ve hiç kimsenin Kâbe’yi çıplak olarak tavaf
edemeyeceğini bildirmek üzere Peygamber (s.a.v.) tarafından
görevlendirilmiştir. Hz Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde O’nun yıkanması ve
benzeri hizmetleri, vasiyeti üzerine Hz Ali (r.a.) ile Hz Abbas (r.a.) ve
oğulları yapmışlardı.
Hz
Ali (r.a.) kendisinden önceki ilk üç halife döneminde idarî bir görev
almamıştır. Sadece Hz Ömer (r.a.)’in Filistin ve Suriye seyahati sırasında
Medine’de askerî vali olarak kalmış, Medine’de ikamet edip dinî ilimlerle
uğraşmayı diğer görevlere tercih etmiştir. Kur’an ve Hadis konusundaki derin
ilminden dolayı Hz Ebu Bekir (r.a.) ve Hz Ömer (r.a.) O’nun fikrine müracaat
etmişlerdir. Hz Ömer (r.a.) zamanında, Hz Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’den Medine’ye
hicret ettiği günün İslâm tarihi için başlangıç kabul edilmesine dair teklif de
O’nun tarafından yapılmış ve kabul edilmiştir.
Hz
Osman (r.a.) şehid edilince kendisine yapılan hilafet teklifini orada bulunan
Talha ve Zübeyr’e yöneltmiş, fakat ısrar üzerine ‘biat’ı kabul etmiştir.
Kendisine
yapılan biattan sonra Hz Ali (r.a.)’yi bekleyen en önemli mesele, Hz Osman
(r.a.)’ın katillerinin bulunarak cezalandırılması idi. Ancak ortada belirli bir
katil yoktu. Sayıları binleri bulan kalabalık ‘Osman’ı biz öldürdük’
diyorlardı. Halifenin şehre tamamen hâkim olan bu asilerle başa çıkması mümkün
değildi. Uzun yıllar Müslümanların birliği için uğraştı. Ancak ihtilaf ve
kavgalar bir türlü bitmedi.
Kûfe’de,
haricî Abdurrahman bin Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında
yaralanmış ve aldığı yaranın tesiriyle iki gün sonra 661 yılında vefat etmiş ve
Kûfe’ye (bugünkü Necef) defnedilmişti.
Hz
Ali (r.a.), Hz Peygamber (s.a.v.) tarafından verilen ‘Ebu Turab’ lakabından
başka ‘el Murteza’ ve ‘Esedullahi’l-Galib’ lakapları da vardır. Çocukluğunda
puta tapmadığı için daha sonraları ‘Kerremallahu Vecheh’ (Allah O’nun yüzünü
değerli kıldı) dua cümlesiyle anılmıştır. O’nun, İslâm’ın yayılış tarihinde ve
Müslümanlar arasındaki ilim, takva, ihlas, fedakârlık, şefkat, kahramanlık ve
şecaat gibi yüksek ahlâkî ve insanî vasıflar bakımından müstesna bir mevkiye
sahip bulunduğunu, Kur’an ve Sünnet’i en iyi bilenlerden bir olduğunu hemen
hemen bütün Sünni ve Şii kaynaklar ittifakla belirtirler.
Aşere-i
mübeşşere (Cennetle müjdelen on kişi)’den biri olan Hz Ali (r.a.)’nin fazilet
ve menkıbelerine dair rivayetler, diğer sahabelerle kıyaslanamayacak kadar
çoktur. Hz Ali (r.a.)’nin faziletine dair sahih hadis-i şerifler de vardır. Şii
gruplar çok defa bu rivayetlere çeşitli ilaveler yaparak ilk halifenin Hz Ali
(r.a.) olması gerektiğini iddia etmişlerdir.
Hz
Ali (r.a.), çocukluğunda İslâm’ı kabulünden vefatına kadar tam anlamıyla bir
mücahid olarak cihadını devam ettirdi.[1]
Hz
Ali (r.a.), Mısır’a vali olarak atadığı Malik b. Eşter’e gönderdiği emirnamesinde
devlet yönetiminde uyulması gereken kuralları detaylı olarak sıralamış ve
bunları takipçisi olmuştur. Bu emirname Hz Ali (r.a.)’nin siyasî kişiliğini
ortaya koyan kapsamlı ve önemli bir belgedir. Bu emirnamede validen kaçınacağı
hususları şöyle sıralamıştır:
‘Kendini beğenmekten, nefsinin sana hoş gelen
yönlerine güvenmekten ve yüzüne karşı övülme sevgisinden sakın! Zira bunlar, iyilerin
ne kadar iyiliği varsa hepsini yok etmek için şeytanın elindeki fırsatların en
sağlamlarıdır.
Sakın halkına yaptığın iyilikleri, onların başına
kakma; yaptığın işleri çok gösterme, kendilerine verdiğin sözden dönme! Çünkü
başa kakma iyiliği bitirir; çok gösterme hakikati söndürür; sözden dönme ise,
Allah’ın da, halkın da nefretini çeker. Yüce Allah. “Böylece. sizin yapmadığınızı söylemeniz. Allah indinde ne kadar nefret
edilen bir harekettir.”[2]
Buyuruyor.
Sakın,
işlere vaktinden evvel atılma; yapma imkânı olunca, ihmalkârlık gösterme;
sakın, açıklık kazanmayan (doğruluğu belirsiz) işlerde inat etme; sakın,
doğruluğu açıklık kazandığı zamanda da gevşeklik gösterme! Her işi yerli yerine
koy, her birini zamanında yap!
Herkesin
eşit olduğu yerlerde kendini kayırmaktan sakın!
Görevlendirdiğin
kimselerin açığa çıkmış kötülüklerine karşı senden beklenen hareketten
habersizmiş gibi davranma! Aksi takdirde başkasının yerine sen cezaya maruz
kalırsın. Az zaman sonra da, işlerin üzerindeki perdeler, gözlerin önünde
açılır ve mazlumun hakkı senden alınır.
Hiddetine,
öfkene, eline ve diline hakim ol! Bunların hepsinden korunabilmek için de,
badirelerden geri dur ve şiddetini ertele ki öfken yatışsın da, iradene sahip
olabilesin. Bir gün seni yaratana hesap vereceğini çok harırlamadıkça, nefsine
hâkim olmak imkânını asla bulamazsın!
Sana
düşen, senden öncekilerin âdil hükmünü, erdemli olan tutumları, Hz peygamber
(s.a.v.)’den gelmiş bir eseri veya Allah Teâlâ’nın kitabındaki bir farzı
hatırda tutarak, bu gibi meselelerde bizden gördüğün hareket tarzına uyabilmeye
çaba göstermen ve şu emirnamemde bildirdiğim, ileride nefsinin arzularına
kapılmanı mazur göstermem için elimde sana karşı sağlam bir hüccet bildiğim
hükümleri uygulamaya çalışmandır.’[3]
[1] TDV İslâm Ansiklopedisi.
[2] Saf sûresi,
61/3.
[3] Asr-ı
Sadette Siyasî Konuşmalar, V. Akyüz.