السلوك تجاه العاملين
İslâm
dini yalnızca kalplerde, gönüllerde ve vicdanlarda gizlenmeyi değil, toplum ve
bireyin bütün hayatında uygulanmayı emreder. Çünkü mensubu olduğumuz bu din;
hem itikadî, hem hukuki, hem ameli ve hem de ahlâki hükümleri olan bir dindir.
Allah (c.c.)’a ve O’nun peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, kadere ve
ahiret gününe kalbimizle olan imanımız, önce dilimizde, sonra işlerimizde ve
daha sonra eylem ve tavırlarımızda ortaya çıkmaktadır. Çünkü İslâm bütün
hükümleriyle bir yaşam dinidir. Temeli iman, hedefi de güzel ahlâktır.
Bir
kimsenin Müslüman oluşu, Kelime-i şehadet getirmekle başlar. Çünkü kelime-i
şahadet Müslümanlığın giriş kapısını teşkil eder. İnanarak kelime-i şehadet
getiren bir kimse şüphesiz mümindir. Abdest alır, namaz kılar, oruç tutar,
zekât verir, hacca gider, başkasının malına, namus ve canına tecavüz etmez,
hile yapmaz, faiz yemez, kumar oynamaz, falcılık yapmaz, ölçü ve tartılarda
hile yapmaz, hırsızlık etmez, emanete hıyanet etmez, helal olmayan şeylere göz
atmaktan sakınır, ihtikar (kara borsacılık) yapmaz, rüşvet almaz, zulüm (gasp)
yapmaz, hiçbir kimseyi aldatmaz, içki içmez, malını ve vücudunu safahat yolunda
harcamaz, vatanına ve milletine bağlanır, özetle Allah (c.c.)’ın emirlerini
noksansız yerine getirir ve yasaklarından da kaçınır.
Cenâb-ı
Hak, iyi insanlara da, kötü insanlara da birçok sayısız nimetler ihsan etmiş ve
nimetlerini verirken de ister iman etmiş isterse etmemiş olsun birbirinden
ayırmamıştır. Fakat akıl ve irade sahiplerinin, ahirette kavuşacakları
nimetleri elbette bir değildir. Onlara vereceği nimetleri, sa’y ve amel
kanununa bağlamıştır. Dünyada çalışan kazanır, çalıştığının mükâfatını görür,
çalışmayanlar da, tembelliğin cezasını bulur.
Allah
(c.c.), nimet, sağlık ve rızık hazinelerinin tek sahibidir. Bu nimetleri bize,
çalışmak şartıyla verir. İnsanı fakirlikten, açlıktan kurtaran, ancak çalışmak
ve çabalamaktır. Yalnızca çalışmak da yeterli değildir. İşini iyi bilmek
(işinin erbabı olmak) dikkat ve sebat göstermek gerekir. Bir insan yapacağı işe
dikkat etmez ve sebat göstermezse, ondan yarar sağlayamaz. O durumda kaderim
kötü imiş, demek haksızlık olur. Bunun için, Müslümanlar çocuklarına ilim,
marifet (san’at) öğretmek, onları mü’min ve iyi ahlâk sahibi bir insan olarak
yetiştirmek gerekir.
İslâm’dan
önce Arap yarımadasında ve dünyanın diğer yerlerinde, akla hayale gelmeyen
binbir türlü rezalet hüküm sürüyordu. Fakirler, biçareler, sefalet altında inim
inim inletiliyor, insanlar her türlü hürriyetten yoksun bırakılıyordu; ölmek
yaşamaktan daha hayırlı idi. Halk kitlesi aç ve sefildi; zenginler, tefeciler
tarafından, mütemadiyen sömürülüyordu. Bu karanlık dünyanın üzerine 610 miladi
yılında bir ışık doğdu. Böylesine bir dünya nizamını öksüz ve yetim bir yavru
değiştirmişti. Zira Allah (c.c.) İsra sûresi 81. ayet-i kerimede: “De ki! Hak geldi ve batıl yok oldu, gitti.
Gerçekten batıl daima yokluğa mahkûm bulunmaktadır.” Buyurmuştur.
Allah
(c.c.), Necm sûresi, 39-41’ inci ayet-i celilelerde: “Hakikaten insan için kendi çalıştığından başka bir şey yoktur ve
muhakkak onun ameli yarın (kıyamette) görülecek, sonra ona en değerli mükâfat
verilecek.” Buyurmaktadır.
Rasûl-i
Ekrem (s.a.v.) hayırlı bir Müslüman hakkında: “Sizin en hayırlınız ahiretini dünyası için, dünyasını da ahireti için
terk etmeyenlerdir. Hayırlı Müslüman, dünyasını da ahiretine çalışan, her
ikisinden de nasibini alandır. İki gününü birbirine eşit yapan aldanmıştır.”
Buyurdular.
Her
Müslüman hem dünyası ve hem de ahireti için çalışacaktır. Her türlü saadet
çalışmakta, her türlü felaket tembelliktedir. Kötülüğün kapısını tembellik
açar, ocaklar söndürür, her türlü ahlâksızlığa sevk eder. Gerçek Müslüman
çalışkan adam demektir. Çünkü Allah’ın (c.c.) emri çalışmaktır. Peygamber
(s.a.v.) çalışınız, demektedir. Allah’ın (c.c.) bütün peygamberleri bil’fiil,
bu emirlerini çalışarak bizlere öğretmişlerdir. Bütün alimler, salihler de
çalışmış, bizlere örnek olmuşlardır. Öyleyse bizlere düşen de çalışmak, hem de
iyi ve doğru çalışmaktır. Her şey çalışmakla elde edilir. Yaşamak için çalışmak
lazımdır. İlim çalışmakla öğrenilir, zenginlik de çalışmakla elde edilir.
Allah
(c.c.) bize el, ayak vermiş; göz, kulak, akıl, fikir, veren Allah’a (c.c.)
şükrederek çalışmamız lazımdır.
Kesb,
çalışıp kazanma, kazanç, bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarf
etmesi demektir. İslâmiyette kişinin çalışıp rızkını kazanması, geçimini
sağlaması (kadın ve erkeğe) farzdır. Rasûlullah (s.a.v.) “Helal aramak ve elde
etmek için çaba sarfetmek, farzdan sonra farzdır.’’ buyurmuşlardır. Yine Kesb, helal mal kazanmak
demektir. Kesb, malı artırır, fakat rızkı artırmaz. Rızk mukadderdir. Yaşamak
için lazım olan malları helalden kazanmağa çalışmak gerektir. Kendine,
evladına, iyaline ve borçlarını ödemeğe lazım olanları kesb etmek farzdır. Zira
Rasûlullah (s.a.v.) “Beş vakit namaz kılmaktan sonra, çalışıp helal kazanmak,
her müslümana farzdır.’’ Buyurmaktadır.
Kur’an-ı
Kerim’ de ‘Sa’y’ kelimesi kullanılmıştır. Lügatta sa’y, oluşmak, iş görmek,
gayret sarfetmek manalarına gelir. Kur’an-ı Kerim’de, çalışmanın, emek
sarfetmenin önemine ve herkesin ancak kendi yaptığının karşılığını bulacağına
işaret edilmiştir. Nitekim Allah (c.c.) meali evvelce verilen ( Necm Sûresi 39.
ayet-i kerimesinde) bu hususu açıklar ve insanın kainat ve toplum içindeki
yerini ancak çalışmakla alabileceğini belirtir. Bu hüküm, insanı sadece kişisel
ve ailevi ihtiyaçlarını giderecek çalışmaya değil, aynı zamanda içtimai üretimi
ve refahı sağlayacak çalışmaya teşvik etmekte, bunu kendisine çok yönlü bir
vazife olarak hatırlatmaktadır.
Dünyada
hiçbir din ve iktisad sistemi, İslâm dini kadar çalışmaya yer vermemiştir.
Dinimizde çalışmak herkese borçtur. Çalışmak en büyük ibadettir. Kur’an-ı
Kerim’de 360 ayet-i kerime, iş ve amele (çalışmaya), 190 ayet-i celile fiile
işaret etmektedir. En’am Sûresi 164. ayet-i kerimede: “Herkesin kazancı ancak
kendine aittir. Hiçbir günahkar, başkasının günahını çekmez. Sonunda dönüşünüz
Rabbinizedir. O vakit Allah dünyada ayrılığa düşmüş olduğunuz şeyleri size
haber verecektir.’’ Buyurulmuştur. Dinimiz bize çalışmayı emreder. Kulun
rızkını Allah (c.c.) verir diye çalışmayan, aç kalır. Allah (c.c.) bizi
muhafaza eder deyip, kendisini esirgemeyen, tehlikeye düşer. Çalışmak insana,
hayat, rızk, saadet, rahat, şeref ve itibar getirir. Tembellik insanı daima
sıkıntı içine sürükler; çalışmayan bir insan her şeyden mahrum olur. Mükellef
olduğumuz vazifenin gereklerine ve güzelce idaresine çalışır isek, yavaş yavaş
o işin erbabı olur; büyük bir makama nail oluruz ki, bu cihette itibar ve
haysiyetimiz günden güne artmaya başlar ve dünyada rahat etmiş oluruz. İnsan
hangi işte bulunursa bulunsun, ‘bunu terketsen ne olur; insan bu işte para mı
kazanır, itibar mı bulur, rahat mı bulur?’ dememelidir. Çünkü her işte Rabbin
keremi ile ve ancak sa’y (çalışmakla) ve gayret ile işin erbabı olunur.
Çalışkan kimse, gerek Hak Teâlâ (c.c.) ve gerekse halk nezdinde mutlaka aziz ve
muhterem olduğu gibi, günden güne terakki (ilerleme) kaydeder ve her arzusuna
sahip olur, daima işi yolunda gider, bu sebeple hiçbir hususta zahmet ve
meşakkat çekmez, kemali istirahat ve saadetle yaşar. Aksine, çalışmayanlar
evvel emirde hiçbir emele, gayeye nail olamazlar. İkincisi, tembel olanların
fikri zayıf, arzuları noksan olmakla beraber, nihayet kendileri dahi cahil
kalır, hakir ve zelil sayılıp, insanlar arasında hayvandan bir farkları yoktur.
Tembellik birçok kötü ahlâki neticeler doğurabilir. Yani, boş ve avare
gezenlerin üzerine şeytan daima galebe eder, fuhşiyata, günaha ve kötü yollara
teşvik eder. Daima sefalette, zahmet ve meşakkatle hayatını sürdürmekte,
herkese karşı menfur, merdud olmaktadır. Bunun için çalışmak lazımdır. Bir
toplumda iş görmeden kazanmak, kazandığı zaman da hırsızlıkla, rüşvetle veya
ihtikârla, refah seviyesine erişmek mümkün değildir.
Allah
(c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Herkes kazancına bağlıdır, iyi
iş yapan kendisine, kötü iş yapan yine kendisine.’’
Yukarıda
belirtilen ayet-i kerimelerden açık olarak anlaşılıyor ki, maddî olsun, manevî
olsun, kazanç ve zarar hep kendi karar ve işlerimizin birer neticesidir.
Zevklerimiz ve elemlerimiz, düşmelerimiz, kalkmalarımız hep kendi işlerimizin
birer sonucudur. Netice itibariyle bunlardan kendimiz sorumluyuz. Bu binanın
mimarı biziz. Hangi taraf için çalışırsak, Allah (c.c.) onu verir.
Kâinata
gözümüzü çevirip baktığımız zaman, her yerde sürekli bir hareket ve faaliyet
görürüz. Ay, güneş, yıldızlarıyla gökler, dünya ve içindeki canlılarla birlikte
bütün cisimler hareket halindedir. Esen yeller, akan seller, dalgalanan deniz
ve topraktaki her bir i, bu faaliyetin mantıki birer şahididir. Şair Mehmet
Akif bunu ne güzel ifade ediyor:
Bir
baksana, gökler uyanık, yer uyanıktır.
Dünya
uyanıkken uyumak maskaralıktır.
İnsan,
faaliyetten uzak kalamaz, çalışmak mecburiyetindedir. Vücudun tabii ihtiyaçları
insanı bu istikamete zorlamaktadır. Bunun aksini düşünmek yanlıştır. İnsan,
faaliyetinde muvazeneyi temin etmedikçe, ileri gidip ifrata, geri kalıp tefrite
düşmekten kurtulamaz. Muvazenesiz bir çalışma içinde, müstakim bir yol takip
etmenin imkânı yoktur.
Müslümanlık,
çalışma dinidir. Tembelliğin Müslümanlıkta yeri yoktur. Peygamberimiz (s.a.v.)
tembelleri ve boş duranları hiç sevmezdi. Peygamberimizin (s.a.v.) mübarek
dualarından bir tanesi. “Allah’ım!
Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım.’’
Rasûlullah
(s.a.v.) Efendimiz, Medineye hicretlerinde, Mekkeli ve Medineli Müslümanları
kardeş etmişler, onları namaz vakitlerinin haricinde ziraate, ticarete sevk
etmişlerdir. Hz. Ali (r.a.), Yahudilerin kuyusundan su çekerken görüp ayıplamak
isteyenleri şöyle cevaplandırdı: ‘Alın teri ile kazanmak ayıp değildir, el açıp
dilenmek ayıptır.’
Kendini
ve çoluk çocuğunu kimseye muhtaç etmemek, onların ihtiyacını helalden kazanmak,
dinde cihad sayılan şeylerdendir. Çok ibadet etmekten daha üstündür. Bir gün
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabı ile oturuyordu. Sabah erkenden bir genç,
hızlı hızlı yanlarından geçti ve dükkânına gitti. Sahabe-i kiram : ‘Yazık,
keşke bu erken vakitte din işine baksaydı!’ deyince, Rasûlullah (s.a.v.) :
“Öyle söylemeyiniz. Eğer başkalarına muhtaç olmamak için gidiyorsa, Allah
(c.c.) yolundadır. Övünmek için, desinler için ve zengin olmak için gidiyorsa,
şeytanın yolundadır. İnsanlara muhtaç olmayıp, dünyalığını helalden kazanan
veya komşularına ve akrabalarına iyilik yapan, kıyamet günü yüzü ondördüncü
gecedeki ay gibi olur. Ticaretle uğraşınız; zira insanların rızkının onda
dokuzu ticarettedir. Dilencilik kapısını kendine açana Allahü Teâlâ (c.c.)
yetmiş fakirlik kapısı açar; ihtiyaç ve zarureti artar.’’ buyurmuşlardır.
(Kimya-yı Saadet)
Hz.
Ömer (r.a.), bir hutbelerinde cemaate vaaz ederken: ‘Sizden herhangi biriniz
bir köşeye çekilip, Allah’ım (c.c.) bana rızık ver! Diye tembel beklemesin.
Hepiniz çok iyi bilirsiniz ki; gökyüzü altın, gümüş yağdırmıyor ve yağdırmaz’
buyurdular. Demek oluyor ki, her Müslüman çalışacak, çalışma sebeplerine
sarılacaktır. Çalışan kimseleri Allah (c.c.) da sever, kullar da sever.
Peygamberimiz (s.a.v.), “Doğru yoldan çalışıp kazananlar, Allah’ın (c.c.)
sevgili kullarıdır. Çalışıp kazanan kullarını Allah (c.c.) sever.’’
buyurmuşlardır.
İnsan
için kendi emeğinden başka güvenecek bir şeyi yoktur. İnsanın eline,
çalışmasının, çabalamasının sonucu olarak, kıymetli, güzel şeyler geçer.
Çalışmayan tembel adamlar, mahrumiyet içinde herkese yük olurlar. Yaptığı işten
kimseye hayır gelmez. İş yaptıranlar da memnun olmaz, kendisine beddua ederler.
Rasûlullah
(s.a.v.) “Helalinden istemek ( kazanmak, Hak uğrunda yapılan) bir muharebe (
kadar ecirli- sevablı)’dır. Hiçbir kimse, kendi elinin emeğinden daha tatlı ve
hayırlı bir yiyecek asla yememiştir. Allah’ın (c.c.) peygamberi Davud (a.s.)
bile, kendi emeğinden yerdi.’’
buyurmuşlardır.
Bir
gün Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) birkaç kişi geldi. ‘Ya Rasûlallah! Bizde bir
adam var. Gündüz oruçla, geceleri de namazla, zikirle meşgul oluyor, dediler;
yani bu adam çok mübarek bir adam demeye getirdiler. Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) onlara sordu: “O halde onun yiyeceğini kim temin ediyor? Onlar: ‘Biz temin ediyoruz.’ diye cevap
verdiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) “Demek ki siz, hepiniz ondan daha
hayırlısınız.’’ buyurdular.
Sağlığı
yerinde, güçlü kuvvetli bir Arabi, Rasûl-i Ekrem Efendimize (s.a.v.) gelerek:
‘Muhtac-ı himmet bir fakirim; bana sadaka verip yardım ediniz.’ diye dilencilik
yoluyla para istedi. Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) el açıp dilenen bu sapsağlam kişiye : “Senin evinde bir şeyin
var mı?’’ diye sordu. O zat büyük bir saflık ve dürüstlükle: ‘Evet var’ dedi ve ilave etti: ‘Kalın bir
maşlahım var. Bir kısmını sırtıma örter, uzanan uçlarını da altıma sererim.
Bundan başka bir de ağaçtan oyma su kabım vardır, çoluk çocuğumun içeceklerini
muhafaza ederim.’ O zatı dikkatle dinleyen Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle
buyurdular: “Bu söylediklerinin ikisini de hemen bana getir.’’ Uzun boylu
perişan kıyafetli zat, derhal evin yolunu tuttu ve birkaç dakika sonra, bir
elinde deve yönünden dokunmuş kalın bir maşlah; diğer elinde de ağaçtan oyma su
kabıyla geldi ve her ikisini de Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, ashab-ı kirama
dönerek, “Bunları kim satın alır?” diye sordu. Hazır bulunanlardan biri: ‘Ben
bir dirheme satın alabilirim, ya Rasûlallah! dedi. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.)
tekrar sordu. “Artıran yok mu?’’ Bir
başkası, ‘ben iki dirhem verebilirim, dedi. Ve maşlah ve su kırbası, onun
üzerinde kaldı. İki dirhemi kişi, eşyayı alıp gittikten sonra, Rasûlullah
(s.a.v.) parayı fakir kişiye teslim ederken şöyle buyurdu: “Bu paranın bir
dirhemi ile, kendinin ve ailenin ihtiyaçlarını al. Diğer bir dirhemi ile de bir
balta ile bir ip alarak yanıma gel!’’ Yaptığı işlerin nereye varacağını
bilemeyen bu kişi, paranın bir dirhemi ile ev ihtiyacını temin ettikten sonra,
geriye kalan bir dirhemi ile, balta ile ip alarak tekrar Rasûlullah (s.a.v.)’in
yanına döndü. Rasûlullah (s.a.v.) perişan kıyafetli, çekingen ve korkak zatın
elinden tuttu ve : “Git, şehrin kenarında kuru hurma dallarını kes; sonra getir
ve sat. Onbeş gün bu işe devam ettikten sonra, bana tekrar uğra!’’ buyurdular.
O güne kadar kendisinin bir şey yapabileceğini aklı kesmeyen, ancak dilenmek
suretiyle yaşayabileceğini zanneden adam, Rasûlullah (s.a.v.)’in huzurundan
ayrıldı ve işe koyuldu. Aradan tam onbeş gün geçmişti. Adam Rasullullah
(s.a.v.) “Nasılsın?’’ diye sordu. Adam: ‘Elhamdülillah, on dirhem kazandım. Bunlardan
bir kısmı ile sattıklarımı geri alıp, ev ihtiyacımı temin ettikten sonra, bir
kısmı ile de gördüğünüz gibi üstümü başımı yeniledim.’ O zaman Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Birinizin sırtı ile odun getirip satarak
nafakasını kazanması, avuç açarak dilenmesinden daha hayırlıdır.’’
İslâm
dininin gayesi, insanoğluna huzurlu bir hayat bahşetmektir. Hakiki mü’minler,
Müslümanlar, işini, gücünü, san’atını iyi, doğru dürüst, düzgün yaparlar. Her
Müslüman bilir ki, işini sanatını iyi yapan kullarını Allah (c.c.) sever ve
onlardan memnun olur. Bir kimsenin san’atkar olabilmesi için çalışkan olması
lazımdır. Çalışmayan, tembel insanlar, sanatkar, sanat sahibi olamazlar.
Yaradılış itibariyle medeni bir varlık olan insanın, medeniyetin icablarına tab’an
meyli vardır. Toplu halde yaşamak, yükselme ve ilerleme kayd etmek ve bir
barınağa sahip olup iptidailikten kurulmak azmindedir. İnsanoğlunun aklen
araştırdığı ve ruhen meylettiği hususları elde edebilmesi için, her çeşitli
sanata ihtiyacı vardır. İnsanların muhtaç oldukların san’atların ilk
önderliğini Peygamberler, sahabeler, selef-i salihin, alimler, birçok din
önderleri yapmışlardır. Padişah ve şehzadeleri arasında incicilik, ticaret,
nakliyecilik, terzilik ve ayakkabıcılık, bez ağartıcılık, terlikçilik,
denizcilik, dokumacılık, karada ve denizde avcılık, marangozluk, kuyumculuk,
hattatlık gibi en yaygın sanatlara vakıf olanların bulunduğunu tarihi
eserlerden öğrenmekteyiz.
Başta
Allah’ın (c.c.) Peygamberleri olmak üzere, bütün büyükler, kıymetli insanlar,
çalışmayı hiç ihmal etmemişler, hepsi birer meslek sahibi olmuşlardır. Hz. Adem
(a.s.) çiftçilik, Hz. İdris (a.s.) terzilik, Hz. Nuh (a.s.) marangozluk, Hz.
İbrahim (a.s.) dokumacılık, Hz. Davud (a.s.) demircilik, Hz. Süleyman (a.s.)
hasırcılık, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz de tüccarlık yapardılar. Ashab-ı
kiram Efendilerimizin her birisi bir işle meşgul olmuşlardır.
Müslümanların
yalnız ahiret rehberi değil, aynı zamanda bir dünya lideri olan Resul-i Ekrem
(s.a.v.) Hazretleri, mutad gazalarından birinde, yemek molası için bir yerde
konakladılar. Rasûlullah (s.a.v.) Hazretlerinin emr-i icabınca bir koyun
kesilecek, pişirilip gazilere dağıtılacaktı. Bunu kim yapacaktı? Hazır
bulunanlardan biri : ‘Koyunu ben keserim’ diye ayağa kalktı. Bir başkası da,
‘Et pişirmesini bilirim; ben de pişireyim’ dedi. Ashab-ı kiram, böylece
aralarında vazife taksimi yaparken, Efendimiz(s.a.v.) şu ifadede bulundular:
“Ben de hep birlikte yiyeceğimiz bu yemeğin ateşi için odun toplayayım;
sırtımda çok iyi hurma dalları taşırım.’’ buyurdular. Ashab-ı kiram hep
birlikte : ‘Haşa ya Rasûlallah! Biz bütün hizmetleri görürüz. Siz de şu hurma
ağacı altında istirahat buyurun’ dedilerse de; Müslümanların o aziz rehberi ve
yegâne lideri, şu cevabı verdiler: “Ben bilirim ki, siz bütün hizmetleri görür,
zahmetleri çeker, yemeği hazırlarsınız! Ancak siz çalışırken benim oturmam, siz
sıcakta terlerken benim istirahat etmem, beni rahatsız eder; ümmetine hizmet
ettirip kendisi istirahata dalan bir idareci olmak istemem; Allah (c.c.)
Hazretleri, kendisini Müslümanların içinde farklı muameleye tabi tutanları
sevmez.’’ buyurdular.
Hz.
Davud (a.s.) devamlı surette tebdil-i kıyafette halkı teftiş ediyordu. Bir gün
yine şehri gezerken, Allah (c.c.) tarafından bir melaike insan kıyafetinde
gönderildi. Hz. Davud (a.s.) önüne çıkarak, kendisi hakkında düşüncesini,
fikrini almak amacıyla halktan biri sandığı bu kişiye (Melaikeye) dedi ki: “Ey
kişi! Davud (a.s.) nasıl bilirsiniz?’ Kişi de, ‘İyi olarak bilirim, ancak bir
durum var ki, Davud (a.s.) kazancının kendi eli ve yalnız kendi alın teriyle
rızkını temin ederdi.’
Bir
gün Davud (a.s.)’nin oğlu Hz. Süleyman (a.s.) Allah’a (c.c.) şöyle dua etti:
‘Ya Rab! Benden önce kimseye vermediğin, benden sonra da bir benzerini hiç
kimseye vermeyeceğin bir mülk ve saltanatı bana ihsan et. Eğer sana hamd ve
senada kusur ve eksiklik edersem, benden ziyade sana şükür eden bir kulunu bana
göster!’ dediği zaman, Cenâb-ı Hak tarafından şöyle bir nida geldi: “Ey
Süleyman! Açlık ve susuzluğunu gidermek, avret yerlerini örtmek ve bana ibadet
etmek için kendi eli ile çalışan kimse, senden daha çok şükretmiş olur.’’ Bunu
duyunca Hz. Süleyman (a.s.) ‘Ya RAB! Kendi elimle çalışıp kazanmayı bana nasip
eyle.’ deyip Hak Teâlâ’dan niyaz eyleyince, Cebrail (a.s.) gelip, kendisine
hurma yaprağından zenbil örmesini öğretti. Hurma yaprağından zenbil yapanların
ilki Peygamber Süleyman (a.s.) oldu.
Hz.
Süleyman (a.s.) yalvararak : ‘Ey Allah’ım! Ahiretteki yoldaşımı bana bildir’
demiş. Yüce Allah, “Ey Süleyman! Öğleden sonra şehrin kuzey tarafına git; orada
ahiret yoldaşına rastlarsın’’ buyurmuşlardır. Hz. Süleyman (a.s.) öğleden sonra
şehrin kuzeyine doğru gitmiş. Epeyce gittikten sonra, sırtında bir yük odunla
gelen yaşlı bir zata rastlamış. Yaşlı zat, kan ter içinde, elbisesi yama dolu
ve elleri nasırlanmış birisiymiş. Bu zat dinlenmek için oturunca, Hz. Süleyman
(a.s.) kendini tanıttıktan sonra, ona: ‘Gel tahtıma ortak olalım; beraber yiyip
içelim, sıkıntıdan kurtul’ dedi. Yaşlı zat şöyle cevap verdi: ‘Ey Süleyman!
Allah (c.c.) sana mal-mülk vermiş, bana ise çalışma ve fedakârlık nasip etmiş;
senin hükümdarlığın senin olsun, benim odunlarım da bana kalsın.’ Hz. Süleyman
(a.s.) bunun üzerine : ‘Ey Pir-i fani! Benimle tahtı paylaşmıyorsun; hiç
olmazsa sana her gün birer akça maaş bağlayayım; ayrıca sana ve çocuklarına
yeni elbiseler vereyim’’ demiş. Yaşlı zat şöyle cevap vermiş: ‘Ey Süleyman!
Benim elim ayağım tutuyor, çalışıp nafakamızı sağlayabiliyorum; sen fazla
paranı ve elbiselerini ihtiyaç sahiplerine ver!’ Sonunda Hz. Süleyman (a.s.):
Burada birlikte olmayı geri çevirdin, fakat ahirette yoldaş olacağız.’
diyerek yaşlı zattan ayrıldı.
Bu
dünyada herkes ektiğini biçer. Burası çalışma yeridir. Yaşamak için çalışmak
lazımdır. İlim çalışmakla elde edilir, sağlık için, vatanın yükselmesi için
çalışmak gereklidir. En büyük işler çalışmakla başlamıştır. Büyük kişiler
çalışarak yükselmişler ve adlarını tarihe geçirmişlerdir. En büyük servet
çalışmaktır.
Hatem-i
Tai’nin cömertliği ve iyilik severliğini kendi zamanında bilmeyen yoktu. Bir
gün bu zata sormuşlar: ‘Ey Hatem! Yeryüzünde senden daha cömert, iyilik sever,
fakir fukaranın (yoksulların) ihtiyaçlarını gideren birisini gördün veya işitin
mi?’ demişler. Hatem Tai şöyle cevap vermiş: ‘Bir gün kırk deve kestirmiştim.
Bütün kabile reislerini ve tüm halkı davet etmiş, kendim de etrafa dolaşmaya
çıkmıştım ki, çevrede kim var, kim yok. Baktım ki, karşıdan çalı dikenlerini
arkasına yüklenmiş bir ihtiyar geliyor; yaklaştım, ‘Ey ihtiyar! Duymadın mı?
Hatem-i Tai’nin verdiği büyük ziyafeti? Develer kesmiş, helvalar, pilavlar
pişirmiş, bütün halk Hatemi’nin sofrasına toplanmış, sen niçin gitmedin?’
dedim. Oduncu ihtiyar: ‘Kendi arkamda taşıdığım bu çalı çırpı dikenlerini satın
alarak yediğim, Hatemi’nin verdiği ziyafetten daha sevimlidir.’ dedi. İşte bu
ihtiyarı Hatem’den daha cömert ve daha şerefli buldum; o ihtiyarın değerini
üstün gördüm’ demiştir.
Rasûlullah
(s.a.v.): “Hakikat Allah (c.c.) mü’min sanatkar kulunu sever. Veren el sahibi
olabilmek isteyen kimsenin, sanat sahibi olması veya bir iş tutması gerekir.’’
Buyurmuşlardır.
Bazı
düşünürler şöyle derler: Yalnız kalmaktan sakının! Yalnızlık akılları ifsat
eder, hürriyetinizi kısaltır, serbestliğinizi bağlar. Menfaatsiz gününüz
geçmesin. Sanatsız malınız gitmesin; çünkü ömür menfaatsiz geçirilmeyecek kadar
kısadır; mal, yersiz ve ölçüsüz harcanmayacak kadar azdır. Akıl sahibinin
hakkı, ömrünü ve malını hesaplı harcamaktır. Boş zaman (çalışmamak), insanı
sapıtır veya pişmanlık getirir. Eğer çalışmak yorgunluk ise, boş vakit geçirmek
fesattır.
Hz.
Ömer (r.a.) şöyle buyurur: ‘Rahatlık (çalışmamak), erkek için gaflet, kadınlar
için şişmanlık vesilesidir. Ey fakirler! Başınızı kaldırınız. Ticaret yapınız.
Zira çalışıp kazanmak ve ticaret yolu herkese açıktır. Tembel tembel durarak,
başkalarına yük olmayınız!’
İnsan
çalışırsa gönlünde ve evinde huzur olur, aile efradı darlık çekmez. Bir kimse
çalışmayı terk edecek olursa; Allah (c.c.)
da onlara çalışmalarından dolayı yardım etmiş, başarıya kavuşturmuştur.
Öğünmek
için, kibirlenmek için, ihtiyaçtan fazla kazanmak haramdır. Görülüyor ki,
ehlinin ve iyalinin nafakalarını temin etmek ve borçlarını ödemek için çalışıp
helal kazanmak, nafile ibadet yapmaktan kat kat daha fazla sevaptır.
Zaruret
olmadan bir şey istemek haram olduğu gibi, ücretsiz olarak başkasına iş
gördürmek de haramdır.
Kadının
ev işleri yapması, zevcesine teberrü ve ihsandır, çok sevaptır. Erkek de,
zevcesine nafakadan fazla ihsanlar da bulunmalıdır. Allah Teâlâ ihsan edenleri
çok sever. Rasûlulllah (s.a.v.) Efendimizin zamanından bu güne kadar, müslüman
kadınları ve erkekleri, zevc ve zevcelerine bu ihsanı yapmışlardır. Ezelden
ayrılmış olan rızk değişmez; aynı rızk helalden isteyene helal yoldan gelir,
haram işleyerek isteyene de haram yoldan gelir. Haram yoldan kazanan, hem büyük
günahlar işlemiş olur, hem de kazandıklarının hayrını görmez. Kazandıkları,
hekime, hakime, düşmanlara gider ve günah işlemekte kullanılır; insanı felakete
sürükler.
Dünya
ile ahiret zıddır. Ahireti kazanmak Şeraite uymakla olur. Şeraite uymakla nefse
uymak bir arada olmaz. Bir insan ya nefsine uyarak çalışıp, haramdan kazanır
veya hiç çalışmayıp başkalarının sırtından geçinir. Her ikisinde de dünyayı
kazanmış olur ama, felakete sürüklenir. Halbuki Şeraite (Allah’ın kanununa)
uyarak helalden kazanıp, mal, mülk ve mevki sahibi olan, ahireti de ele
geçirmiş olur, saadete kavuşur. Ahireti kazanmak demek, sadece mal, mülk, mevki
kazanmak için çalışmak olmayıp, Şeraite uygun olarak çalışıp, bunları helalden
kazanmak, haramları ve mekruhları terk etmek demektir.
Çalışan
Müslüman hem kendine, hem ailesine, hem milletine, hem yurduna karşı hayırlı,
faydalı bir insan olur. Bu da iyi çalışmakla olacaktır.
Fertlerin
ve milletlerin hayatında başarının sırrı çok çalışmaktır. Çalışmak, sadece
başarının değil, aynı zamanda sağlığın sırlarını da içinde bulundurur. Çalışan
insan hem kendisi, hem ailesi, hem de millet ve insanlığı için hizmet eder.
Dinç ve sağlıklı kalmanın yolunu da bulmuş olur. Hayatında çalışmayı bir
disiplin haline getirmiş insanlar için çalışmak sıkıntı değil, bir zevktir,
eğlencedir. Çalışan insan bahtiyardır. Onun için mutluluk sebebidir. Besmele-i
Şerife ile başlanarak, Allah (c.c.) ‘nin hoşnutluğu istenerek, severek ve
zevkle yapılan meşru bir iş, aynı zamanda bir ibadettir. Allah (c.c.)’nin
emrettiği günlük ibadetlerini yapan, ibadetlerinden arta kalan çok geniş
zamanını, faydalı birer çalışma ile değerlendiren kimse, ne iyi insandır. Sabah
namazını kıldıktan sonra kahvaltısını yapıp, tarlasına çift sürmeye giden
çiftçi, fabrikasına veya atölyesine giden işçi, dükkânı açan tüccar, dairesine
giden memur, kışlasına giden asker, Besmele-i Şerife ile başlıyor, Allah’tan
(c.c.) rızkını istiyor ve durmadan, yorulmadan, usanmadan çalışıyor ve kendine
düşen görevi tam bir disiplin ve ciddiyet içinde, dürüstlükle yapıyorsa, bilsin
ki, onun her anı, her saniyesi, her dakikası ve her saati, bir nevi ibadetle
geçiyor demektir. İslâm dini, insanların dünyada ve ahirette saadete ermeleri
için, en mükemmel kaideler vazetmiştir. Bu kaidelerin iyi kullanıldığı
asırlarda İslâm camiası, asude yaşamıştır. Bu gün İslâm alemi fakr-u zaruret
içindeyse, bu kabahat İslâm kaidelerinde değil, onu tatbik mevkiinde olup da
iyi tatbik edemeyenlerdedir. Tanzimat devrinin seçkin yazar ve şairlerinden
Ziya Paşa; çok gezmiş, batıyı görmüş ve bir gazelinde şöyle diyor:
‘Diyar-ı
küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm,
Dolaştım
mülk-ü İslâmı, bütün viraneler gördüm.’
Biz
Müslümanlar çok ve sistemli çalışmağa mecburuz. Çok iş, az söz vecizesine
uymalıyız. Dünyada ancak çalışanlar kazanır, tembeller ise utanır. Bir milletin
hakiki efendileri çalışanlardır.
Dinimiz,
herkese meslek sahibi olmasını ve mesleğinde ilerlemesini tavsiye eder. Dinimiz
çalışmağa çok önem vermiştir. Tembellik, fakirlik, insanı Allah (c.c.) korusun, dinden imandan çıkarmağa
sebep olur. İbadet yetmiş kapıdır. En üstün kısım, helal rızık kazanmaya
çalışmaktır. Her insanın imkânları farklı, kabiliyetleri ayrı ayrıdır.
Birisinin yaptığını, bir başkası yapamayabilir. Bunun için insana düşen vazife,
elinden geleni, imkanlar dahilinde yapmaktır. Hakikaten çok çalışan (dürüst)
insanlar, neş’eli kişilerdir. Atalarımız: ‘İş insanın aynasıdır.’, ‘İşleyen
demir ışıldar.’ demişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sizden birinin hamallık yapması (çalışarak kazanması), insanlardan
herhangi bir şey istemekten daha hayırlıdır. En iyi kazanç, helal ticaret ve el
emeğidir. Helal rızık kazanmak için yorulup da yatanlar, günahı af ve mağfiret
oluğu halde uykuya varırlar.’’ Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir harp dönüşünde
kendilerini karşılamaya gelen bir sahabenin elini tuttu. Çalışmaktan elleri
nasırlanan sahabeyi göstererek: “İşte
cehennemde yanmayacak bu mübarek eldir.”Buyurdular.
Bıçak,
hırsız tarafından çalınan bir koyunu kesmekte kullanılırsa, kabahat aleti
olurken, kurbanımız kesmekle ibadet aleti olmaktadır. Yapılan iş ve vasıta,
aynı olduğu halde, birinde kabahat, diğerinde ibadet oluşu, taşıdığımız niyete
ve aleti kullandığımız işin iyi veya kötü olmasına bağlıdır.
Servet
de bir alet ve vasıtadır. Hangi işe sarf edilirse ona göre hüküm kazanır.
Evlenmeye gücü yetmeyen kimseye maddeten destek olunur, para ile yardım
edilirse servet, ibadet olur; zina yapmak isteyen ve para bulamayan kimseye
yardımda bulunursa, suç ve şerrin vasıtası (aleti) olur.
Bir
Müslüman, dünya ile alakalı çalışmayı hükme bağlamadan önce, şu hususları
dikkatten uzak tutmamalıdır:
Kazancını
hangi yoldan elde edeceğini,
Servetini
nereye harcamakta bulunduğunu,
Parayı
kazanırken veya harcarken maksat ve niyetinin ne istikamette olduğunu,
Dünya
ahiretin tarlasıdır; insan ne ekerse onu biçecek; yaptığının karşılığını
mutlaka görecektir.
Çalışan
bir müminin, hırsızlıktan, haramdan kaçınma; iyilik işleme, kimsesizlere,
yoksullara yardım etme; Allah’ın (c.c.) emirlerini yerine getirme gibi güzel
özelliklere sahip olduğunu düşünecek olursak, bunun cemiyet üzerine etkileri
şüphesiz ki çok olumlu olacaktır.
Ne
mutlu ibadetlerini yerine getiren mü’minlere!
Ne
mutlu böyle mü’minlere sahip olan cemiyetlere!
Hayatta
bütün Müslümanların iki mühim vazifesi vardır. Biri dünyevi, diğeri uhrevidir.
Müslüman ebedi yaşayacakmış, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya; yarın ölecekmiş
gibi de ahiret için çalışmalıdır. İnsan, dünyaya çalışmak için gelmiştir. Emek
olmadan, yemek olmaz. İnsan çalıştığının karşılığını hem dünyada, hem ahirette
görecektir. Çalışanın, kazananın, emek ve gayret sarfedenin Allah’ın (c.c.)
sevgilisi olduğu İslâm’ın bildirdiği bir rütbedir. Öyleyse herkes çalışmalı,
başkasına yük olmamalı, Allah (c.c.) emri çalışmaktır. Bütün alimler, salihler,
çalışmış; bizlere örnek olmuşlardır. Öyleyse bizlere düşen de çalışmak, hem de
iyi ve doğru çalışmaktır. Her şey çalışmakla öğrenilir. Zenginlik çalışmakla
elde edilir. En büyük işler çalışmak suretiyle meydana gelmiştir. İslâm, sırf
iyilik ve iyiliğin ta kendisidir. Mensuplarını güzele, hayra, iyiliğe ve
yararlı olan işleri yapmaya çağırır. Tembellik, atalet, meskenet, zillet,
aşağılık duygusu, cehalet, umursamazlık ve ehemmiyetsiz maddi bir menfaat
uğrunda yüzsuyu dökerek dilenmek gibi duygu ve düşüncelerden de men eder. Bu
nedenle Müslüman, daima hayırlı, faziletli, yararlı ve en doğru yolu seçip
takip etmek durumundadır.
İslâm’ın
emrettiği çalışma, mutlak bir didinme ve ne şekilde olursa olsun kazanç temin
etme fikrine dayandırılmamıştır. Elde edilecek karın helal olması ve ticaret
ahlâkının gerektirdiği bir dürüstlük içinde hareket edilmesi icab etmektedir.
Özetle,
bugünkü kazancın, maddi ve manevi, düne oranla artmış olmalıdır. Allah (c.c.)
yanındaki manevi durumun, dünkünden bugün bir derece daha ileri ve fazla
olmalıdır ki, kazançlı olsun. Dün 10 lira kazancın varsa, bugün en azından 11
lira olmalıdır. Dün ile bugünün eşit ve müsavi ise, zarardasın demektir. Bu
kadar çalışmaya önem veren bir dinin sahipleri olan bizler, çalışmazsak nasıl
Peygamberimizden (s.a.v.) şefaat bekleriz?
Erdemli
siyasetçi, toplumun büyük bir bölümünü teşkil eden çalışanlara karşı tutum ve
davranışlarını işte yukarıda sıraladığımız çerçevede düzenlemeli, onların
arasında adaleti gözetmeli, onları denetlemeli ve ücretlerini zamanında
vermelidir. Çalışanlara karşı bu hususlara dikkat edilirken, çalışmak ve
üretmek istediği halde iş bulamayan kardeşlerine de iş fırsatları hazırlanmalı
ve ülkede gizli veya açık işsiz kalmamalıdır.