الحرص
Mal ve mevki, dünyanın iki temelidir. Mal, yararlı eşyaya hakim olmak, mevki ise; saygısı ve itâati arzu edilen gönüllere hakim olmaktır. Zengin arzularını karşılamak için paralara (binlere, milyonlara) altına ve gümüşe malik olur. Mevki sahibi de hakim olduğu gönülleri kendi arzusu doğrultusunda kullanır. Demek ki makamın anlamı: İnsanların gözünde değer sahibi olmak, kendisinin olgun ve değerli olduğuna gönülleri inandırmaktır. Bu inanç, gönüllerde ne denli güçlü olursa kişinin gönüllere hakimiyeti de o kadar güçlü olur. Kişi, gönüllere hakim olduğu ölçüde sevinir, mevki, sevgisi artar.
Makamın (mevkiin) ürünleri: Övme, hizmet, yardım, saygı, meclislerde başta oturma, her yerde öne geçme ve benzeri şeylerdir. Makamın kalbe yerleşmesinden bu yararlar doğar. Makamın kalbe yerleşmesi demek, kalbin bir kişide ilim, ibâdet, güzel huy, soy temizliği, velîlik, yüz güzelliği, beden güçlülüğü ve halkın değer verdiği benzeri olgunluk sıfatlarının bulunduğuna inanmasıdır. Bu sıfatlar, kişiye, gönüllerde değer verilmesini, mevkiinin yerleşmesini sağlar.
İnsan, tabiatı gereği malı sevdiği gibi makamı da sever. Çünkü makam, maldan da etkilidir. Bundan dolayı insan, maldan çok makamı ister.
İnsanın bu iki eğilimi, eğer ölçülü olursa zarar vermez, hatta maddeten ve manen yararlı olur. İnsana, ihtiyacını görmek için belirli bir miktar mal gerekir. Makam da öyledir. Yaşamak için yemeğe ihtiyaç olduğu gibi yardım edecek arkadaşa, yol gösterecek hocaya, haksızlık ve saldırıdan koruyacak bir devlete de ihtiyaç vardır.
Hizmetçinin gönlünde onu kendisine hizmet etmeğe yöneltecek kadar, arkadaşın gönlünde de onu kendisine arkadaşlık ettirecek kadar bir sevginin bulunması; hocasının kalbinde de irşâda yönlendirecek kadar bir değerin bulunması kötü değildir. Öyle olmazsa ne hizmetçi hizmet eder, ne arkadaşı arkadaşlığını sürdürür, ne da hocası kendisini irşâd eder.
Demek ki mal gibi, gayelere erişme vasıtası olan makam da kötü değildir. Ancak bunların bizzat kendilerini sevmemeli, bunları gaye değil, gayeye ulaşmak için vasıta bilerek, kendisine lâzım olacak kadar mal ve makam almalı, sınırı aşmamalı; bunları elde etmek için helâl, harâm demeden her çareye başvurmamalı, ancak mübâh ve meşru vasıtalarla mal ve mevki kazanmalıdır. Şayet bu iki eğilim, nefis gibi kendi başına bırakılırsa insanı insanlığından çıkarıp, gözünün iliştiği her canlıyı parçalayan bir canavar yapar.
Mevki hırsı iki yolla tedavi edilebilir: Bunlar ilim ve ameldir. İnsan ilmen ne için mevki sahibi olmağa çalıştığını düşünmelidir. İnsanların gönüllerine hakim olmak ve onları kendi yararında kullanmak için mevki sahibi olmak ister. Fakat bütün arzularını elde etse de bir gün ölecek ve elde ettiklerini geride bırakacaktır. O halde mevki kendisine ölümden sonra yarayacak kalıcı işlerden değildir. Yeryüzündeki bütün insanlar kendisine secde etmiş olsa dahi elli yıl sonra ne secde eden kalır, ne de secde edilen. Kendisinin hali de daha önceki mevki sahiplerinin hali gibi olur.
İşte bunu düşünürse, şu geçici şeyler uğruna, kendisine sonsuz hayatın mutluluğunu sağlayacak dini bırakmanın doğru olmadığını anlar. Kim gerçek kemal ile hayali kemali birbirinden ayırdederse onun gözünde mevkiin değeri küçülür. Bu da ancak âhirete, gözüyle görür gibi, ölüm vuku bulmuş gibi bakanlarda olur. Fakat insanların çoğunun gözü zayıftır, sadece şu dünyayı görür, ötesini göremez. Öyleleri dünyayı âhirete yeğlerler. Bunu için Yüce Allah buyurmuştur: “Hayır siz, dünyâ hayâtını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır!” (A’l^sûresi, 16-17) “Hayır, siz şu çabuk geçen (dünyây)ı seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.” (Kıyâmet sûresi, /20-21) “Bunlar, şu çabık geçen (dünyây)ı seviyorlar da önlerindeki ağır bir günü bırakıyor (ihmal ediyor)lar.” (İnsan sûresi, 27.) buyurmuştur.
Öyle ise insan, makamın (mevkiin) âfetlerini ilim bakımından değerlendirerek mevki hırsından kurtulabilir. Mevkiin, âhiret tehlikelerinden ayrı olarak, dünyâ tehlikelerini de unutmamalıdır. Her makam sahibine mutlaka hased edilir, işkence edilmesi istenir. Makam ve iktidarlarına haset edildiğinden dolayı birçok padişah ve kral öldürül-müştür. Bunun için mevki sahibi, sürekli olarak mevkiini kaybetme korkusu içindedir. İnsanlar yanındaki itibarını kaybetmekten korkar. Gerçekten herhangi bir olayla birden bire gönüllerdeki itibarını kaybeder, mevkiinden atılır, tutuklanır, hattâ işkence edilir, öldürülür. Lüks ve saltanat ile yaşayan nice devlet başkanlarının, başbakanların, sonunda bir ihtilal ile hapse atıldıkları, işkence ve idam edildikleri herkesin bildiği bir şeydir.
Bu, mevki hırsını ilim yoluyla tedâvi yöntemidir. Amel yani eylem yoluyla tedâvi yöntemine gelince: Gazâli, bu konuda da şunları söylüyor: “Halkın gözünden düşmek için halkın hoşuna gitmeyen, kişinin kınanmasına yol açacak işler yapmaktır. Halk tarafından kınanmakla kabul lezzetinden ayrılır, reddedilmenin, itilmenin ezikliğine alışır, Yaratıcının kabulü ile yetinir. Bu usul, melâmiyetiyye usulüdür. Onlar, halkın gözünden düşmek için görünürde çirkin işler yapmışlardır. Ancak kendisine uyulan müslüman toplum önderlerinin böyle bir davranış yapması caiz değildir. Çünkü bu davranış dinin itibarının sarsılmasına yol açar. Toplum lideri olmayan ise, harâm olan şeye yanaşmaz. Ancak halkın hoşlanmadığı mübah şeyleri yapabilir. Rivayete göre krallardan biri, zâhidlerden birini meclisine almış, ona saygı göstermiş. Zâhid, kralın kendisine itibar ve yakınlığını fark edince (itibar hırsından kurtulmak için) yemek ve bakla istemiş ve oburca lokmaları büyük yaparak yemeğe başlamış. Kral onu böyle görünce gözünden düşürmüş ve ondan yüz çevirmiş. Zâhid: “Seni benden çeviren Allah’a hamdolsun!” demiş.
Kimi de halka şarap içiyor zannını verip onların gözünden düşmek için şarap rengi bardak ile helâl içki içmiştir. Fakat fıkhen bunun da caiz olup olmadığı kuşkuludur. Ancak hal erbabı (tasavvufçular), kalplerin düzelmesine yararlı görülürse nefislerini, fakihlerin görüşlerine aykırı usullerle de tedâvi ederler. Sonra kusur şeklinde görünen bu işlerini telâfi ederler. Onlardan biri zühd (köşesine çekilmiş ibadet) ile meşhur olup halkın kendisine yönelişini ve değer verdiğini görünce hamama girmiş, başkasının elbisesini giyip çıkmış, yolda durmuş, kendisini tanımışlar yakalamışlar, dövmüşler, elbiseyi geri almışlar ve: “Bu soyguncudur!” deyip artık itibar etmemişler.
Mevki hırsından kurtulmanın en etkili yolu, halktan ayrılmak, kendisine değer verilmeyecek yere gitmektir. Çünkü insan, meşhur olduğu kentte halvete çekilirse uzletinden dolayı halk nezdindeki itibarı daha da artar. Kendisi belki bu itibarı sevmediğini sanır ama aldanır. Gerçekte nefis, umduğunu bulduğu için dinmiş, yatışmıştır. Şayet halkın kendisine karşı düşünceleri değişip, kendisini kötülemeğe, ya da kendisine uygunsuz bir şey yapmağa kalksalar, nefsi bundan sızlanır, hatta belki de özür dileyerek kuşkular üstünden kaldırmağa çalışır. Belki kuşkuları atmak için yalana da başvurur. Böylece hâlâ onun, makam ve itibara tutkun olduğu ortaya çıkar.
Mevki sevgisi, mal sevgisi gibi, hattâ ondan da kötüdür. Çünkü mevkiin fitnesi (zararları), malın fitnesinden (zararlarından) büyüktür. Kişi, insanlardan bir şey umduğu sürece insanların gözünde itibarlı olmaktan vazgeçemez. Ama kendi kazancıyla yahut başka bir yönden rızkını sağlar da insanlardan bir şey ummazsa kimseye değer vermez. İnsanların gönüllerinde itibarlı olup olmamayı düşünmez. Uzak Doğuda hiç tanımadığı, görmediği insanlardan nasıl itibar beklemezse, bildiği, tanıdığı kimselerden de itibar beklemez. Bu duruma ancak kanaât ile varılır. Kanaât eden, insanlara muhtaç olmaz. Muhtaç olmayınca da kalbi başkalarıyla meşgul olmaz. İnsanların, kendisine itibar edip etmemelerine de hiç değer vermez.
Ancak kanaât ve tamahı kesmek suretiyle mevki hastalığı tedavi edilebilir. Bu konuda mevki tutkusunu kötüleyen, tevâzuu öven haberler, selefin, ezilmeyi, alçak gönüllüğü onurlanmağa tercih edip âhiret sevabını umduklarını düşünmek de mevki hırsını bırakmaya yardımcı olur.(İhyâ.)