الحرب والقضاء والقدر
Bir kısım Müslümanlar, kaza ve kader inancını saptırıp bundan dolayı şartlarını yerine getirmeden tevekkül ve teslimiyete yönelirler. Bu tutumları sebebiyle de insanları yanlış yola sevk etmektedirler. Muhammed Abduh bu sapmanın kötü sonuçlarına dikkat çekmiş ve bu düşünceye sahip olanların kesinlikle iyi bir neticeye ulaşamayacaklarını, hiçbir şeref elde edemeyeceklerini, bir zulmü def edemeyeceklerini ve hiçbir hakka ulaşamayacaklarını söylemiştir. [70]
Şaşılacak bir durumdur ki, gerileme dönemlerinde güçsüzlük ve teslimiyete veya sorumluluklardan kurtulma inancına dönüşen kaza ve kadar inancı, İslâm’ın doğru anlaşıldığı ilk devirlerde şecaat ve kuvvet kaynağıydı; kaza ve kader inancı aşağıdaki ayetlere uymanın bir sonucu olarak kişinin kendisine güven ve saygı duymasının, hiçbir zulme boyun eğmemesinin sebeplerinden biriydi. Söz konusu ayetler şöyle buyurur:
“Allah’ın izni olmadan hiçbir kişi ölmez. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır.”[71]
“De ki: Allah, bizim için ne yazmış (ne takdir etmiş) ise ancak bize o ulaşır. Bizim sahibimiz O’dur. İnananlar Allah’a dayansınlar. De ki: Bize yalnız iki iyilikten (ya gazilik veya şehitlikten) birini gözetlemiyor musunuz? (Bundan başka ne olabilir? İkisi de bizim iştiyak duyduğumuz şeylerdir.) Ama biz, Allah’ın size ya kendi tarafından veya bizim elimizle bir azap ulaştırmasını gözetiyoruz. Haydi gözetin, biz de sizinle beraber gözetenleriz.”[72]
Bundan dolayı Müslümanlar, hiç korku duymadan savaş meydanlarına atılıyorlardı ve inanıyorlardı ki, ölümü göze almaksızın yaşama hırsı kendilerine hayat bahşetmeyecektir. Bu korku bilmez halet-i ruhiye içerisinde düşmanın üzerine atılıyorlar ve onları sağdan-soldan yakalıyorlardı. Onların bu kahramanlığı, düşmanların kalbine korku salıyor ve düşman önlerinde duramıyordu.
Hz. Ali (r.a.)’nin her savaşın başında söyleyip, sonra korku bilmeyen bir kalple savaşa daldığı iki beyit vardır. O beyitlerin manası şöyledir: ‘Hangi günümde ölümden korkar kaçarım?
Öldürülmem takdir olunmayan günde mi? Yoksa takdir olunan günde mi?
Öldürülmem takdir olunmayan günde öleceğimden korkmam asla!
Öldürülmem takdir olunan günde ise kaçmak zaten boşuna.’
İşte bu düşünceyle Hz. Ali (r.a.) üstün bir şecaatle savaş meydanlarına giriyordu. Çünkü ölüm takdir edilmişse, korkmak ve ölümden kaçmak O’nu asla koruyamadı. Ama O’nun için kurtuluş takdir edilmişse O’na hiçbir kimse bir kötülük edemezdi. Bu inanç sayesinde Hz. Ali (r.a.), pek çok savaşa katıldı. Yenilme nedir bilmeyen nice kahramanlarla karşı karşıya geldi. Karşılaştığı, mübareze ettiği her kişiyi yenilgiye uğrattı. Hatta Arap yarımadasının o günkü kahramanı olan Amr b. Vüdd, Hz. Ali (r.a.)’yle karşılaşmıştı. Hz. Ali (r.a.), bu iki beyti haykırdıktan sonra kılıcıyla onun işini bitirmişti. Hz. Ali (r.a.), katıldığı her savaştan ve teke tek vuruşmadan sağ çıkmıştı. O’nu hiç kimse yere yıkamamıştı. Ancak Abdurrahman b. Mülcem adlı ‘mevâlî’den bir kölenin hain saldırısı sonucu mızrakla yaralanarak şehit düşmüştü.
Katarî b. Fucâ’e, Hâricîlerin önder ve kahramanlarından birisi idi. Savaştan evvel, prensip olarak şiirinden şu beyti okur ve savaşa atılırdı:
‘Ey nefsim! Senin için yazılan ecelden bir gün bile geri kalmak istesen, o ecel elbette bunu kabul etmeyecektir.’
Bu düşünce ile savaşa giren Katarî, sağına soluna kılıç sallar, düşman saflarına korku salardı. Çünkü o inanırdı ki, ecel belirlenmiştir. İnsanın, kendisine takdir edilenden daha fazla yaşaması, gücü dâhilinde değildir.
Muhammed Abduh [73] şöyle diyor:
‘Ecelin belirlenmiş, rızka Allah (c.c.)’ın kefil ve her şeyin Allah Teâlâ’nın elinde dilediği gibi tasarrufunda olduğuna inanan kimse, ölümden asla kaçmaz ve hakkını savunurken kimseden korkmaz. Bu inanç sayesinde ilk Müslümanlar, İslâm düşmanları karşısında zafer elde etmişler, istediklerine ulaşmışlar ve insanın vatanı ve dini için yapabileceği en şerefli davranışları İslâm tarihinde onlar yapmışlardır.
Kaza ve kader inancının faydalarından birisi de şudur: İnsanın başına bir sıkıntı geldiğinde fazla üzülmez ve geçmişte yapamadığını gelecekte yapabilmeyi unut ederek onu tekrar yapmaya koyulur.’ [74]
[70] el-İslâm ve’l-Müslimûn, M. Abduh, s. 11.
[71] Âl-i İmrân sûresi, 3/145.
[72] Tevbe sûresi, 9/51-52.
[73] M. Abduh, el-İslâm ve’l-Müslimûn, s. 11.
[74] el-Hayâtu’l-İctimâiyye fî’t-Tefkîri’l-İslâmî, Ahmed Çelebî.