الجهاد علاج لمنع الانهيار
CİHAD YIKILIŞLARI ÖNLEMENİN ÇARESİDİR
Mümin, ancak içte ve dışta vereceği bu mukaddes kavgayla aziz olacaktır. Ama o, kendisine düşen görevleri yapmayıp, dünyada iyi yaşama ve hayattan zevk alma sevdasına düştüğü, şahsî zevklerine takılıp kaldığı zaman ise, onuru ve izzeti de gidecek, dolayısıyla da sefil ve perişan olacaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.):
“Cihadı terk ettiğinizde, Allah üzerinize öyle bir mezellet (zillet) verir ki, dininize tekrar dönene kadar o mezelletten kurtulamazsınız.” [25] Buyurmaktadır. Bu itibarla denebilir ki, izzetli yaşamak, ancak cihat adına bir kısım meşakkatlere katlanmakla mümkündür. Millet, bu meşakkatlere topluca göğüs gerdiği sürece aziz olarak yaşamaya hak kazanacaktır. Ve tabiî fertler tek tek kendi hayatlarını yaşamak için cihadı terk ederlerse, o zaman da Allah Teâlâ’nın geneli kapsayan azabı gelir ve günahsızı günahkârıyla, mazlumu da zâlimiyle beraber derbeder eder. Öyleyse umûmî bir belâya maruz kalmamak için topluca cihada sarılmak şarttır.
Burada Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.)’in bir hadisiyle meselenin özüyle alâkalı bir hususu ifade temek gerekir. Kâinatın Efendisi (s.a.v.) şöyle buyururlar:
“İyne alış verişi yaptığınız (sanayii terkle) sığırların kuyruğuna yapışıp, ziraata hasr-ı himmet ettiğiniz (yoğunlaştığınız) ve cihadı bıraktığınız zaman Allah, size, altından kalkamayacağınız öyle bir mezellet verir ki, yeniden dininize döneceğiniz ana kadar o mezelletten kurtulamazsınız.” [26]
İyne alış verişi yapmak, iki şekilde tefsir edilmiştir. Birincisi, birinden veresiye mal satın alıp, daha sonra aynı adama bu malı daha ucuza ve peşin olarak satmaktır. Bu alış verişten gaye şudur: Kişinin paraya ihtiyacı vardır ve doğrudan para alıp fazlasıyla ödemek faiz olacağından, iyne yapan böyle bir yola tevessül etmektedir. Bunu şöyle bir misalle biraz daha açabiliriz: Birinin diyelim ki 800.000 liraya ihtiyacı vardır; başkasına ait bir malı veresiye bir milyon liraya satın alır. Sonra da aynı malı aynı adama 800.000 liraya peşin olarak satar. Dıştan normal bir alış-veriş gibi görünen böyle bir muamelenin faizden farkı yoktur ve kat’iyen caiz değildir.
‘İyne’ alış verişi yapmanın fukahanın çoğunluğu tarafından kabul edilen ikinci tefsiri ise şudur: İyne, bir vade farkı uygulamasıdır. Meselâ, borçlu gelir ve bu ay ödemesi gereken borcunu ödeyemeyeceğini söyler. Hemen borcuna tehir süresi ve borç miktarı hesap edilerek fiyat artırılır. İşte Allah Rasûlü, bu hadîs ile iki yorumuyla birlikte ticarî ahlâksızlığa parmak basmakta ve bu ahlâksızlık sizi esaret altına aldığı zaman mezelleti bekleyin, buyurmaktadır.
Hadis-i şerifte anlatılan ikinci hususa gelince: “Sığırların kuyruğuna tutunup da ziraata hasr-ı himmet ettiğiniz zaman..” İfadesinde tenkidi yapılan husus elbette ki ziraat ile uğraşmak değildi. Zira Efendimiz (s.a.v.): “Kıyametin kopması esnasında sizden birinizin elinde fidesi olsa, kıyamet kopmadan önce onu dikmeye gücü yeterse, diksin.” [27] Buyurmuştur. Ayrıca, “Ölü araziyi kim ihya ederse, o yer onundur.” [28] Talimatına göre ölü toprağa İslâm’ın tahammülü yoktur. O mutlaka ihya edilmelidir. Burada tenkid edilen husus, dengesizliktir. Çünkü iktisadî hayatın can damarı olan üretim, sadece ziraata yoğunlaştırılır, ticaret ve sanayi ihmale uğrarsa, o takdirde üretimde bir dengesizlik söz konusudur. Üretilen malların dağıtılması ve satılması da gereklidir. Buna karşılık sadece ticarete veya sadece sanayiye yönelik kalkınma hamleleri de, aynı şekilde bir dengesizliğin ifadesidir. Ticaret ve sanayi için üretime de ihtiyaç vardır. O halde esas olan, her sahaya gereken değeri vermek ve böylece gereken üretim, dağıtım, satış, sanayi, ticaret dengesini sağlamaktır.
Ziraat, genelde köylerde olur; bu yüzden insanların kendilerini bütünüyle tarıma vermeleri şehirleşmenin tamamen durması demektir. Şehirleşmenin durması ise sanayi ve ticaretin ölmesi anlamına gelir. Bunun aksi yani, herkesin köyde tarlasını bırakıp da büyük kentlere akın etmesi bir başka arızanın doğmasına yol açar ki, günümüzdeki şekliyle kentlerin hızla büyümesi, büyüme hızı oranında yeni yeni problemler doğması, yeraltı ve yerüstü hizmetlerinin aksaklığa uğraması ve işsizliğin had safhaya yükselmesi bunlardan sadece birkaçıdır.
Kalkınma dengeli olmaz ve iktisadî hayatın bir bölümü dışa bağımlı kalmaya devam ederse, her zaman hasımlarımız tarafından bir darbeye maruz kalabileceğimiz kaçınılmaz olur. Dışa bağımlı sanayi kuruluşları, dışa bağımlı ticaret emtiası kadar, dışa bağımlı ziraat ürünleri de, her zaman iktisadî hayat için bir tehdit unsurudur. Öyleyse asıl olan, bütün sahalarda dengeyi koruyabilmektir.
Efendimiz (s.a.v.) devrinde hızlı kentleşme problemi olmadığından iktisâdî dengesizlik, hadiste ‘ziraata hasr-ı hayat’ etme yani hayatı tamamen tarım üzerine kurma, şeklinde ifade buyrulmuştur. Günümüzde ise, hızlı kentleşme, beraberinde getirdiği sıkıntılarla yeni bir dengesizlik meydana getirmiştir. Bu problemin çözümü için düşünülen veya düşünülebilecek olan köye dönüş veya köye yerleşme meselesi, ciddî olarak ele alınması gereken hususlardan biridir ki, hadisten bu anlamı çıkarmak da mümkündür.
Diğer taraftan, medeniyetten sonra köy veya çöl hayatına dönüş veya bunda ısrar edip durmak da, hadiste tenkit edilen hususlardandır. Bunların hepsi, topluma mezellet ve meskenet getirir.
Hadis-i şerifte anlatılan üçüncü husus, “Cihadı terk ettiğiniz zaman..” yani rahata ve lükse daldığınız, kendi işlerinize kapanıp onların içinde boğulduğunuz zaman sizin için başınızın ucunda bir aşağılanma hazır demektir. Evet, havanız maddeten karardığı gibi, manevî havanız da kararmış, ruh semânızın yıldızları dökülmüş; ayınız, güneşiniz küsufa (güneş tutulması) uğramış demektir. Sizin yeryüzünde yaşamanız yaratılış kanunlarına göre artık caiz değildir.
Yeniden dine dönünceye kadar, siz ısrarla isteseniz de, dualarla yalvarsanız da, maruz kaldığınız o aşağılanmayı Allah (c.c.) başınızdan atmayacaktır.
Böyleleri için dine dönüş nasıl olacaktır? Şu anda üzerimizde ve omuzlarımızda asırların getirip biriktirdiği dünya kadar haklar var. Bırakın başka hakları, bu dönemde nefsimize karşı eda edilmesi gereken hakları bile eda edememişizdir. Ayrıca yine bu devrede, ailemizin, milletimizin, neslimizin bizden beklediği şeyleri de yerine getirememişizdir. Evet, cılız omuzlarımıza, incecik belimize üst üste bir sürü vebal yüklenmiştir. Yirminci asrın idrak sahibi Müslüman’ı, bu veballer altında iki büklümdür ve bu mesele hafif değil, aksine çok çetindir. Çünkü üç asırlık yıkılışın feryadını sînelerimize doldurmakla karşı karşıyayız. En azından çeyrek asır inlemeden, sancı ve ıstırap çekmeden bu feryadın dinmesi de mümkün değildir. Bu duruma gelmemizin tek sorumlusu da, yine kendimizden başkası değildir. O halde kurtuluş yine bizimle olacaktır. Dişimizi sıkacak, kendi meşalemizi kendimiz tutuşturacak, Allah (c.c.)’ın inayetine yönelecek ve bu yönelmeyi hem sözle, hem de fiille gerçekleştireceğiz. Bunu yapabildiğimiz ölçüde Rahmet’in kapıları açılacak ve Rahmet eli, içinde bulunduğumuz durumdan bizi çekip alacak ve inşallah kurtuluş sahillerine ulaştıracaktır.
Cihad Şuurunu Kazananlar
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), topyekûn cihan karşısında öyle bir cemaatle kavga veriyordu ki, o cemaatin her ferdi, hayatın hangi kesiminde kendisine ne düştüğünü çok iyi biliyordu. Uhud, bu şuurun çeşit çeşit tablolarla ebedileştiği bir yerdir. O gün orada kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar herkes, kendine düşeni samimiyetle yerine getirdi ve o makûs talih, ancak bu şekilde tekrar Müslümanların lehine döndü. Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: ‘Gözüme çok sık ilişenlerden ikisi, annem Ümmü Süleym ve Ezvâc-ı Tahirat’tan Hz. Âişe (r.a.) idi. Medine’ye koşuyor, su mataraları doldurup geliyor ve şehid adaylarına su dağıtıyorlardı. Bütün gün böyle gidip geldiler. Boş kaldıkları anda da hemen mataraları bir yana koyup yaralılarla ilgileniyorlardı.’
Bu karmaşada yaşlı bir kadın, elinden tuttuğu çocuğunu Efendimiz (s.a.v.)’e getirdi. Bu kadın, savaşmak veya yaralılara hizmet etmek bir yana, elden ayaktan düşmüş denebilecek derecede yaşlıydı. Şu kadar ki, üzerine düşenin idraki ve şuuru içindeydi. Yapabileceğini yapmak ve Uhud’da hissesine düşen görevi en iyi şekilde eda etmek istiyordu. Bu çocuk ve annesinin, hakka hizmet aşkını tablolaştırdıkları şu manzara, ne kadar da görülmeye değerdi! Çocuğun omuzundaki kılıç neredeyse yerlerde sürünüyordu; manevî hazla kanatlanıp uçan ruhunun aksine, bu küçük bedenin o kılıcı taşıyacak hali de yoktu. Yaşlı kadın, Rasûlullah (s.a.v.)’ın huzuruna geldi ve şöyle dedi: ‘Ya Rasûlallah! Verecek bir şeyim, bir iş yapacak hal ve takatim yoktur. Fakat bu, benim çocuğumdur. Onu size armağan ediyorum. Önünüzde savaşsın ve sizi müdafaa etsin.’ Allah Rasûlü, ışıl ışıl yanan gözleri yüzüne çevrilmiş emir bekleyen çocuğa baktı. Çocuk, âteşîn gözleriyle âdeta, ‘Ferman buyur ya Rasûlallah! İzin ver, uğruna öleyim’ diyordu. Bir şeyi bu kadar candan ve yürekten isteyenin, kim olursa olsun red cevabıyla karşılaşması mümkün değildir. Onun için, Allah Rasûlü bu yavrunun isteğini kabul etti ve onu İslâm askerleri arasına aldı. Çocuk, boyundan büyük kılıçla düşman saflarına daldı. Sanki birden büyümüş ve civanmert bir delikanlı olmuştu. Ne var ki, Uhud’un yükü çok ağırdı. Onu ancak Hamzalar, İbn-i Cahşlar, Mus’ablar omuzlayabilirlerdi. Fakat işte, çocuk da bir tarafından bu yükün altına girmişti. Gel gör ki, bu narin bünye bu ağır yüke daha fazla dayanamadı ve aldığı kılıç darbeleriyle yere düşüverdi.
Biraz sonra, ‘Allah’a giden yolda meleklerle yarışacak’, bu gül yüzlü yavruyu kucaklayıp huzura getirdiler. Kalbi, bir güvercin kalbi heyecanıyla çarpıyordu. Beyaz kuğular gibi nazlı ve kibar boynunu germişti, ama yüzünü çepeçevre sevinç ve mutluluk sarmıştı. Gözlerinin içi gülüyordu. Çünkü şehadetin tatlı uykusu ile Uhud’un ateşli bahçesinden çıkacak ve az sonra cennet yamaçlarında dolaşmaya başlayacaktı. Gözlerini çocuğun gülümseyen bakışlarına dikmiş olan Allah Rasûlü, ‘Yavrucuğum, acı duyuyor musun?’ diye sordu. Çocuk, Allah Rasûlü’nü mahzun etmemek için güçlükle ‘Hayır Ya Rasûlallah’ diye inledi. Uhud’un üzerine akşam hüznü inerken güneş, sanki bu çocuğun çehresinde yeniden doğmaya hazırlanıyordu. [29]
Ümmü Ümare (r.a.) anlatıyor: ‘Uhud’a gittim. Elimde sargı bezleri vardı. Yaklaştığımda Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in etrafının dağılmış olduğunu gördüm. Yaralı Mus’ab (r.a.), o haliyle sağa sola koşuyordu. Yaklaşık on kişilik bir grup saldırınca, Rasûl-i Ekrem, ‘Bunlara kim karşı koyacak?’ dedi. Meydanda kimse kalmamıştı. Herkes, biçilmiş başaklardan dökülen taneler gibi bir tarafa dökülmüş, yıkılıp kalmıştı. İş başa düşmüştü. Elimdeki sargı bezlerini attım ve bir kılıçla onlara karşı çıktım. Karşımdaki İbn-i Kamie idi; Rasûl-i Ekrem’in üzerine gelirken, gayz içinde şunları söylüyordu: ‘Bana Muhammed’i gösterin. Eğer O kurtulursa, ben kurtulamadım demektir.’ Bu ‘Ya O beni öldürecek, ya ben O’nu öldüreceğim’ demekti. İbn-i Kamie demir zırhlar içindeydi. Benim zırhım da yoktu ama ona elimdeki kılıçla karşı çıktım. Bana öyle kılıç darbeleri indirdi ki, sırtımda bir el girecek kadar derin yaralar açılmıştı. Ve o gün, akşama kadar bana savaşmak düşmüştü.’ [30]
Savaş akşama kadar devam etmişti ve tabiî Medine’nin de içten korunması gerekiyordu. Peygamber (s.a.v.)’in halası, büyük kadın Hz. Safiyye (r.a.) o esnada Medine’deydi. Efendimiz (s.a.v.)’in yaralandığını duyunca Uhud’a koştu. Ümm-ü Ümare gibi O da, felaketin üstüne üstüne gidiyordu. Yerden kaptığı bir mızrakla kâfirlerin üzerine öylesine saldırdı ki, Rasûl-i Ekrem dayanamayarak Safiye (r.a.)’nin oğluna, “Ananın önüne geç. O kadındır.” demek zorunda kaldı. O bu sırada kâfirleri önüne kattığı gibi sürükleyip götürüyordu. [31]
İş başa düşünce, Müslüman kadın da savaşta görev yapıyordu. Evet, içerden ve dışarıdan gelen felâketler karşısında mümin, cihada koşacak; ailesine, dinine, vatanına, milletine karşı vazife ve sorumluluğunu yerine getirecektir. Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, ihtiyarıyla topyekûn ve hayatın her safhasında kavga verilecek ve himmetler, hayatın sadece bir-iki noktasına hasredilmeyecektir. Aksi halde mağlubiyet muhakkak ve mukadder olur. Mümin, hayatı bir bütün olarak kucaklamak zorundadır ve cihatta böyle kapsamlı bir anlam vardır.
[25] Ebû Davud, Büyû’ 56; Müsned, 2/42.
[26] Ebû Davud, Büyû’, 56; Müsned, 2/42.
[27] Müsned, 3/191.
[28] Buhârî, Hars, 15; Ebû Davud, İmâre, 37.
[29] Hayâtü’s-Sahâbe, Yusuf Kandehlevî, 1/598-599.
[30] İbn Hişam, Sîre, 3/86-87; İbn Kesîr, el-Bidâye, 4/34.
[31] Hayâtü’s-Sahâbe, Yusuf Kandehlevî, 2/88.