الجهاد باليد والنفس في دار الإسلام
A-DARU’L-İSLÂM’DA (İÇTE) EL VE NEFS İLE CİHAD
İslâm ülkesinde el ve nefis ile yapılan cihat, çeşitlerinin en anlaşılamayanıdır. En çok zor olanıdır. Bunun şekilleriyse pek az anlaşılmaktadır. Bunun içindir ki, çoğunlukla bunun üzerinde durulmamış, birçok âlimler ise ellerini bundan çekmiştir. Birçokları ise konudan uzaklaşmış bulunmaktadırlar. Öyle ki yalancı bir vera’ (takva) ile mesele tatil edilmiştir. Atalete uğratılmıştır.
Kimileri de kara cahilliğiyle, kimi apaçık rezilce bir korkaklıkla bu cihadı bırakmış durumdadırlar. Halbuki bu cihat, bazen farz-ı ayın ve bazen da farz-ı kifaye olmaktadır. Kimi zaman mendup olarak görülmektedir. Bunun atalete uğratılması İslâm topraklarında İslâm’ın itibar ve vakarının zarar görmesine sebep olmuştur. Bozguncuların, heva ve hevesleri doğrultusunda yürüyenlerin hâkimiyetine ve galebe çalmasına kadar işi götürmüştür. Hatta Müslümanlar üzerinde irtidat edenler bile her yerde saldırıya geçmiş bulunmaktadırlar. Bunun içindir ki, bu cihat türünün yeniden hem bilimsel (ilmî) olarak ve hem pratikte uygulanması gerekmektedir. Şayet İslâm’ın bekası isteniyorsa bu, zorunludur. Şimdi biz bunun bazı şekillerini sunmaya çalışacağız.
a) Cenâb-ı Hak buyuruyor: “And olsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler. Lanete uğratılmışlar olarak; nerede ele geçirilseler yakalanırlar ve öldürüldükçe (sürekli) öldürülürler. (Bu), daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan) Allah (c.c.)’ın sünnetidir. Allah (c.c.)’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın!” [163]
“Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihat et ve onlara karşı sert ve caydırıcı davran!” [164]
Münafıklar, kalplerinde hastalık olanlar, şehirlerde ve Müslümanlar arasında kışkırtıcılık yaparak yalan haber yayanlar, İslâm topraklarında (Daru’l-İslâm’da) olmalarına rağmen bunu yapıyorlarsa, ölümle tehdit edilirler. Çünkü ayet-i kerimenin hükmü açık ve kesindir. Gerçi kimileri şöyle diyor: Onları öldürmek, cezalarını vermek sadece imama yani devlet başkanına aittir.
Biz de deriz ki, evet bu doğrudur. Gerçi konuya ilişkin bilgiyi ileride göreceksiniz. Şayet Müslümanların bir İmamları (Halifeleri) yoksa bunlar da gücü ellerine almışlarsa durum ne olacak? Müslümanlar bunlara mı boyun eğecek? Yoksa bunlarla savaşacak mı? Şayet güçleri varsa bunları öldürecek mi? Eğer güçleri yoksa bunlara hazırlık yapacaklar mı? Bunun için gereken çalışmaları ve hizmetleri yürütecekler mi? Özellikle İslâm, artık yok olmayla karşı karşıya bulunmaktadır, o halde ne yapmak gerekiyor?
Hiç kuşkusuz farz olan durum şudur. Savaşmak için hazırlık yapacaklar, eğer güçleri varsa bunu hemen yerine getirecekler. Eğer güçleri yoksa güç yetirmek için gereken çalışmayı yapmak zorundadırlar, bu, kendilerine farzdır.
b) Müslim, Ubade b. Samit (r.a.)’ten rivayet ediyor. Ubade (r.a.) demiştir ki: ‘Biz Rasûlullah (s.a.v.)’a darlıkta, varlıkta, neşeli ve kederli zamanlarımızda, bize tercih yapıldığında dinleyip itaat etmeye, emirlik hususunda ehil olanla kavga etmemeye ve nerede olursak hakkı söyleyeceğimize, Allah (c.c.) hakkında hiç bir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza bey’at ettik.’
Bir diğer rivayet ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.v.) bizi davet etti. Biz de kendisine bey’at ettik. Bizden aldığı sözler arasında: Neşeli zamanımızda, kederli zamanımızda, darlığımızda, varlığımızda, üzerimize tercih yapıldığında dinleyip itaat etmeye ve emirlik hususunda ehil olanla kavga etmeyeceğimize dair aldığı bey’at da vardı. Ubâde:
Ancak hakkında elinizde Allah (c.c.)’tan bir hüccet bulunan aşikâr bir küfür görürseniz o başka!’ dedi.
Buharî (r.a.) de Enes (r.a.) yoluyla Rasûlullah (s.a.v.)’dan şöyle rivayet ediyor:
“Dinleyin, itaat edin, şayet başınıza tayin edilen vali başı kuru üzüm gibi saçlı, siyah bir köle olsa bile, aranızda Allah (c.c.)’ın kitabını uyguladığı müddetçe..”
Rasûlullah (s.a.v.)’dan rivayet edilmiştir, buyuruyor ki: “Sizin üzerinize bir takım emirler tayin edilecektir. Siz onları tanıyıp itirazda bulunacaksınız. Her kim hoşlanmaz-kabul etmezse kurtulmuştur. Her kim itirazda bulunursa kurtulmuştur. Fakat kim de rıza gösterir ve peşinden giderse..” Bunun üzerine sahabî: Ey Allah (c.c.)’ın Rasûlü, onlarla savaşmayalım mı? Dediler. Rasûlullah (s.a.v.), “Hayır, namaz kıldıkları sürece.” Buyurmuşlardır. [165]
Buna göre idareciler ve hâkimler namaz kılmaz olduklarında, aramızda Allah (c.c.)’ın kitabıyla hüküm vermez olduklarında, bir de küfre davet eder olduklarında, ümmeti kâfir yapma yolunda yürüdüklerinde acaba bunlarla savaşmak caiz midir, değil midir? Emir bu hususta açık ve nass ise gayet sarihtir. Mümin de feraset sahibidir, söylenileni kavrar.
c) Sahih bir hadiste İbn Mesud (r.a.)’un rivayetine göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:“Önceki ümmetler içerisinden benden önce gönderilen hiç bir peygamber yoktur ki, onlardan havarileri ve sahabesi vardı. Onlar onun sünnetine tutunuyor ve emrine yapışıyorlardı. Daha sonra gelen halefleri ise, yapmadıkları şeyleri söylüyorlar ve emr olunmadıkları şeyleri işliyorlar. Her kim eliyle (güç kullanarak, her türlü silahtan ve güçten yararlanarak) onlarla cihat ederse o mümindir. Her kim onlarla diliyle cihat ederse o mümindir. Her kim kalbiyle onlarla cihat ederse o da mümindir. Artık bunun ötesinde imandan hardal danesi kadar bir şey yoktur.”
Rasûlullah (s.a.v.) genel bir serbestiyle her mümine, kâfirlere karşı eliyle cihada izin vermiştir. Güç kullanabilir demiştir. Nitekim münkerin el ve güç kullanılarak ortadan kaldırılmasına da izin vermişlerdir, bu izin her bir mümin içindir.
“Sizden her kim bir münkeri görürse, derhal eliyle (tüm gücüyle) hemen değiştirsin. Eğer buna güç yetiremezse hemen diliyle önlesin. Şayet buna da güç yetiremezse kalbiyle buğzetsin. Bu sonuncusu ise, imanın en zayıf derecesidir.”
d) Hanefî mezhebi âlimleri derler ki:
Bu konuda ‘Esas şudur; her Müslüman kişi, bir Müslüman’ın zina yaptığını görürse, gören Müslüman’a o kimseyi öldürmesi helâldir... Buna göre: Zulümle büyüklenen, yol kesici olan, (milletten) zorla para alan, bütün zalimler en az bir değerle kıymet taşıyan bir şeyde zulmedenler, tüm büyük günah işleyenler, buna koşanların hepsinin öldürülmeleri mubahtır. Öldürenler ise yaptıklarından ötürü sevap kazanırlar...’
Nasıhî ise, eziyet yapan her eziyetçinin öldürüleceğine ilişkin fetva vermiştir.
‘Vehbaniyye’ adlı kitabın şerhinde ise, ülkeden bunları sürgün etmekle, müfsidlerin ve bozguncuların evlerine hücum etmekle fetva verilmiştir. Aynı zamanda yine bu eserde böylelerinin evlerinden çıkarılmakla, evlerini başlarına yıkmakla ve şarap küplerini kırmakla fetva vermiştir. Yani bunların yapılması bu kimselere karşı mubahtır.
Her bir Müslüman bu görevi, kişi doğrudan doğruya günaha giriştiğinde müdahale etmesi ve gerekeni yapması caizdir.
Biraz önce sunduğumuz bazı ifadeleri İbn Abidîn merhum şerhte şöyle açıklamaktadır:
Zulümde mükabir (büyüklenen): Yani üstün geldiği ve gücü olduğu için zorla ve alenen alan kimse.
Kutta-ı Tarik (Yol kesenler): Adam bir yolculuğa çıkar ve yolda bir yol keseni görse, onu öldürmesi hakkıdır. Gerçi bu yol kesici olan kimse, o kimseye karşı zarar verici bir davranışta bulunmasa da, yolcunun onu öldürme hakkı vardır. Çünkü başkalarını onun şerrinden ve ezasından kurtarması söz konusudur.
Büyük günah işleyenler: Yani fesatçılığı yapan her kimse buna dâhildir. Meselâ sihirbaz, yol kesici, hırsız, oğlancı ve insanlara zarar veren her boğaz sıkan kimse, şayet öldürülmekten başka ıslah çaresi yoksa öldürülebilir.
A’vine: Sanki bu kelime ‘Maîn’kelimesinin ya da ‘A’van’ kelimesinin çoğulu durumundadır. Aynı zamanda mana itibariyle bu kelimelerin manasınadır. Bundan maksat devlet erkânını ve idarecileri kötülük yapmaya, bozgunculuğa sevk eden, onlara bu yolda önayak olan kimse ya da kimseler demektir.
Nesefî’nin telif ettiği: ‘Ahkâmu’s-Siyase’ adlı risalede deniyor ki: Şeyhu’l-İslâm’a, a’vine’nin, zalimlerin ve yol göstericilerinin fetret dönemlerinde öldürülmesi hakkında sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: Bunları öldürmek mubahtır. Çünkü bunlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak için çalışıp duruyorlar.
Yine denildiğine göre, gerçekten bu kimseler duraklama dönemlerinde suç işlemiyorlar ve gizleniyorlar, o zaman ne yapılmalı? Demiştir ki, bu onların zorunlu bir duraklamasıdır. Şayet serbest bırakılsalar, fırsat bulsalar hemen aynı şekilde aynı suçları yapmaya koşacaklardır. Nitekim böyle olduğunu da her zaman görmekteyiz.
Demişlerdir ki: Şeyhü’l-İslâm Ebu Şuca’a sorduk, bu durum hakkında şöyle fetva verdiler. ‘Bunların öldürülmesi mubahtır. Öldüren ise sevap kazanır.’
İbn Abidîn (r.a.), Nasihî’nin fetvasına ilave olarak diyor ki: Nasıhî, her eziyet verenin öldürülmesinin vacip olduğunu belirtiyordu. Ola ki, burada vaciplik, imama (devlet başkanına, Halifeye) ya da naibine göredir. Bunların dışındaki yönetici olmayan Müslümanlara ise öldürmek vacip değil, mubahtır.
Yine İbn Abidîn merhum ‘Hücum ile...’ kelimesine şöyle bir ilâvede bulunuyor: ‘Ahkamu’s-siyase’ ve ‘el-Münteka’da demiştir ki: Bir kimsenin evinde çalgı aletlerinin sesini biri duysa, oraya derhal müdahale edebilir. Çünkü adam evinde çalgıyı yüksek sesle çalmakla ve bu sesi çevresine duyurmakla, evini eğlence yeri haline getirmiş ve evinin dokunulmazlığını yitirmiştir. Sadru’ş-şehîd bizim hanefî âlimlerimizden anlattığına göre evinde fısk ve fesadın her türünü alışkanlık haline getiren kimsenin evi başına yıkılır. Öyle ki bozguncuların ve müfsitlerin evlerine baskın yapmakta herhangi bir sakınca yoktur. Nitekim Hz. Ömer (r.a.), evinde nevha yapıp şarkı söyleyen bir kadının evine girer ve o kadını kırbaçla döver, bu esnada üzerinden yüz örtüsü düşmüş. Bunun üzerine kendisine söylenen söylenmiş, o da şöyle demiştir: Bu kadın mademki haramla uğraşıp durmaktadır. Artık bunun mahremliği kalmamıştır. Böylece bu kadını cariyelere katmıştır...
Yine Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet olunmaktadır: Kendisi içki içilen bir evi (bugünkü anlamda içkili yeri, şaraphaneleri, meyhaneleri) yaktırmıştır. Saffar ez-Zahid’den gelen rivayete göre, fasıkların evinin yıkımıyla emir verilir.’
Yine İbn Abidin ‘Onu her bir Müslüman yerine getirir...’ ifadesine şu ilaveyi yapmaktadır: Yani gerekli ve vacip olan tazir görevini yerine getirir. Çünkü bu, Allah (c.c.)’ın hakkıdır. Bu, tıpkı münkeri izale etme türünden bir şeydir. Şarî yani kanun koyucu Allah (c.c.) ise, herkesi buna görevli kılmıştır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.)’ın diliyle şöyle buyrulmuştur:
“Sizden her kim bir münkeri (kötülüğü) görürse, derhal eliyle onu önlesin...”
Ancak had cezaları böyle değildir. Çünkü bunu yüklenme görevi İslâm devlet yetkilisinden başkasına verilmemiştir. Halifeye, naibine ve valilere verilmiştir. Halbuki tazir cezası ise had cezaları gibi değildir. Bu, kazif yani iftira ve benzeri şeylerle kul için vacip olan bir hak olmaktadır. Çünkü işin davaya götürülmesiyle, ancak hâkim gereken cezayı uygular.’
[163] Ahzab sûresi, 33/60-62.
[164] Tevbe sûresi, 9/73.
[165] Müslim, Ebu Davud, Tirmizî.