الجهاد أمر الله
CİHAD ALLAH (c.c.)’IN EMRİDİR
Yukarıda meallerini sunduğumuz ayet-i kerimelerden ve aşağıda gelecek hadis-i şeriflerden kesin olarak anlaşılmaktadır ki, cihad bütün çeşitleri ve şartlarıyla Allah (c.c.)’ın emridir. Bu emir, ‘sübûtu kat’î ve manaya delâleti de kat’î’ olduğu için yani bu konuda delil olan ayet-i kerimelerin varlığı ve anlamlarının da açık ve kesin oldukları; hadis-i şeriflerin de varlığı ve rivayetlerindeki sıhhati kesin ve anlamları da başka bir yoruma imkân vermeyecek şeklide açık olduğu için farz olan bir emirdir.
Cihadın Allah (c.c.)’ın emri oluşunu tarihî seyri içinde bu emre ilk muhatap olan sahabe-i kiramın davranışları ile birlikte kısaca şöyle özetleyebiliriz: İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de yaşama şartları iyice ağırlaşmıştı ve bazı Müslümanların burada yaşamaya dayanacak güçleri kalmadığından, onlara hicret izni verilmişti. Demek ki, bu durumda onların cihadı hicret idi. Zaten bir süre sonra hicret, cihadın kendisi olacak ve bey’at (biat) etmek isteyen herkese, ilk şart olarak hicret etmesi emredilecekti.
Habeşistan’a yapılan iki hicretten sonra Müslümanlar bütünüyle ve en son olarak Medine’ye hicret ettiler. Yeni bir dönem olan Medine devrinde cihad, başka bir seyir takip etmeye başladı.
Evet, artık ‘İslâm Site Devleti’nin temelleri Medine’de atılmıştı ve bundan böyle bu yeni şartlara göre bir cihad gerekiyordu. Genel durumda bir değişiklik yoktu; bütün problem sayısal durumu şartlara uygun olarak ayarlamaktaydı. Yeri gelince hız, yeri gelince yavaşlama, bazen gaza, bazen da frene basma ve manevra kabiliyetini daima diri tutma.. Bunlar işin stratejik yönleriydi ve devrin hadiselerinin durumuna göre değişiklik arz etmesi de gayet normaldi...
Cihada izin verileceği ana kadar Müslümanlar kendilerine müşrikler tarafından yapılan saldırılar karşısında bile onlara karşılık vermiyorlardı. Bu, bir bakıma pasif direniş demekti, saldıran hep küfür cephesi oluyordu ve Müslümanlar her zaman mazlum ve mağdur durumundaydılar. Evet, maddî cihada izin verilmediği için onlar hiç mi hiç karşılık vermeyi düşünmüyorlardı. Hicretten sonra da bir müddet böyle devam etti. Nihayet cihadın diğer kanadına yani silahlı çeşidine izin veren ayet nazil oldu:
“Kendileriyle savaşılanlara (müminlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmeye mutlak surette kadirdir. Onlar, başka (nedenle) değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür. Azizdir.” [105]
Dün, kendilerine “kılıç kullanmayacaksınız!” denilen Müslümanlar, ellerinden alınmış temel haklarını ve mallarını geri alma ve çıkarıldıkları yurtlarına, yuvalarına dönme maksadına yönelik bugün kılıç kullanma izni alınca âdeta şahlandılar ve bu izni kullanacak zemini sabırsızlıkla beklemeye başladılar.
Bir müddet sonra cihad, ‘izin’ olmaktan çıktı ve bir ‘emir’ oldu. Bundan böyle artık müminler, kılıçlarıyla cihad etmeye mecburdular. Artık Bedir’e giderken âdeta cennetten davetiye almış gibi sevinç ve sürur içinde gidiyorlardı. Sanki biraz sonra, canları tehlikeye girecek onlar değildi. Hemen hepsi, bu uğurda ölmeyi iştiyakla bekliyordu. Bu itibarla da, cihada çağrılan hiç kimse, bu davete icabetten geri kalmadı. Sadece münafıklardı ki, ordu-bozanlık ediyorlardı..
Zaten onlar, her zaman böyle yaptılar ve çok defa cepheden ayrılıp gittiler..
Ayrılıp gitti ve Efendimiz (s.a.v.)’i orada terk ettiler. Hatta bazen da hiç katılmadılar. Onlar, içlerinde saflığa erememiş, gönül dünyalarında münafıklığı yenememiş, arkadaşları kavga verirken bir kenara çekilip şahsî hazlarını yaşamış bir grup sefil ruh ve bir kısım nefsin zebunu kimselerdi ki, bu tavırlarıyla da zaten karakterlerinin gereğini yerine getiriyorlardı. [106]
Allah Rasûlü’ne yürekten inanmış insanlara gelince, onlardan, mevziini terk eden bir tek insan bile gösterilemez. Diğer bir deyimle, cihad yolunda ‘vasıl-ı ilallah’ olmuş yani Allah (c.c.)’a ulaşmış olanlardan hiçbiri geriye dönmemişti. Geriye dönenler, yoldaki şaşkınlar, hakikati idrak edememiş ve ruhunda hakikatle bütünleşememiş zavallılardı.
Elbette onlar da insandı; her insan ölümü kerih ve çirkin görebilir. Kur’an-ı Kerim de insandaki bu duyguyu hatırlatarak onlara şöyle hitap etmiştir:
“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Bazen hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda daha hayırlı olabilir ve hoşlandığınız bir şey de daha şerli olabilir. Allah bilir, halbuki siz bilmezsiniz.” [107]
İnsan yaratılışının böyle olmasına rağmen müminler, kayıtsız şartsız Allah Rasûlü’ne boyun eğip, teslim oldular. Gösterdikleri bu bağlılık da, Cenâb-ı Hakk’ın, ard arda lütuflarda bulunmasına sebep oldu... Ve zaferler birbirini takip etti.
Böylece her geçen gün müminlerin gücü artıyor ve kazandıkları zaferler, en seri şekilde civar kabileler arasında da duyuluyordu. Kazanılan zaferler müminleri sevindirirken, kâfirleri de mahzun ve mükedder ediyordu.
[105] Hac sûresi, 22/39-40.
[106] İ’lây-ı Kelimetullah veya Cihad, F. Gülen.
[107] Bakara sûresi, 2/216.