التلون
‘Televvün’, sözlükte, çok renk almak anlamındadır. ‘Televvün’, ahlâk ve sosyal bilimlerde, düşünce ve davranışlarda, kararsızlık ve sık sık değişkenliktir. Bir halde sebat etmeyip zaman zaman fikir ve hareket değişikliğinde bulunmaktır. [1]
Bu değişim, İslâmî kuralların dışına çıkmamalıdır. Kişiyi İslâm’dan uzaklaştırmamalıdır. Çünkü Yüce Allah bizleri bu konuda uyarmış ve “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa bilsin ki o din ondan kabul edilmeyecektir. O, Ahirette de kaybedenlerden olacaktır.” [2]
Kim İslâm’ın emir ve yasaklarını yani İslâmi yaşam tarzını yeterli görmeyerek batıl din ve ideoloji mensuplarının yaşam tarzına özenir onları taklit eder, onlar gibi yaşamaya çalışırsa yaptıkları boşa gidecek ve Ahiret’te de azaba uğrayacaktır.
Televvün konusunda Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“ (İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzemek isteyenler bizden değildir.” [3]
“İnsanlar içinde Yüce Allah’ın en ziyade (fazla) nefretine müstehak olan şu üç insan tipidir:
1-Mescidi Haram’da zulmeden kişi.
2-Kanını akıtmak için haksız olarak bir Müslüman’ın kanını talep eden kişi.
3-Mümin olduktan sonra İslâm’ın dışındaki yaşayış tarzını arzulayan kişi.” [4]
Mümin olmak Yüce Allah’ın insanlar için seçtiği, beğendiği ve razı olduğu “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin içindin olarak İslâm’ı beğendim.” [5] ayetleri ile ortaya koyduğu her ölçüsü, her kuralı insanları huzura, mutluluğa ve güzelliklere götüren İslâmi yaşam tarzını gönülden kabul edip yaşamakla mümkündür. Eğer kişi hem mümin olduğunu söylüyor, hem de İslâm dışı yaşam tarzını arzuluyorsa, değişerek onlar gibi olmaya çalışıyorsa bu tavır o insanın kendisini kandırmasına ve küfre düşmesine sebep olabilir. İslâm dini böyle bir değişimi, benzemeyi asla ve asla kabul etmemektedir.
Çünkü Yüce Allah bizlerden doğruluktan, hak yoldan ayrılmamamızı ve istikamet üzere olmamızı bir çok ayetinde istemektedir. “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” [6]
Fatiha sûresindeki bu ayetle, Yüce Allah (c.c.)’tan:
1-Bizi doğru yola (İslâmi yaşam tarzına, istikamete ) iletmesini,
2- Peygamberlerin yoluna iletmesini,
3-Gazaba uğramışların yolundan (yaşam tarzından, hayat anlayışlarından) korumasını,
4- Sapmışların yolundan (yaşam tarzından, hayat anlayışlarından) korumasını istiyoruz.
Değişerek onlar gibi olmak, onların yaşam tarzlarını, hayat anlayışlarını benimsemek Müslüman’ın aklına bile gelmemelidir. Çünkü Yüce Allah (c.c.) bizlerden onların yaşam biçimlerinden, hayat anlayışlarından bizleri koruması için kedisine dua etmemizi istemektedir. “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emir olunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” [7]
Yüce Allah (c.c.)’ın hitabı, ‘dosdoğru ol’ şeklinde değil; ‘emir olunduğun gibi dosdoğru ol’ şeklindedir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in, bu ayet nazil olduktan sonra üzerinde taşınması zor ağır bir yük hissettiğini ve bunun da dualarına yansıdığını kaynaklarımız bizlere haber vermektedir.
Yani biz dosdoğru olacağız. Akrabalarımıza karşı doğru olacağız, büyüklerimize karşı doğru olacağız. Ama kendi anlayışımıza göre değil, emir olunduğumuz gibi dosdoğru olacağız. Bir kişiye göre doğru olan, diğer kişiye göre doğru kabul edilmeyebilir. Doğruluk anlayışı ‘Allah (c.c.)’ın emrettiği doğrultuda olmazsa’ göreceli bir mahiyet kazanır, her şahsa göre bir doğruluk anlayışı ortaya çıkar.
“Rabbimiz Allah’tır, deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler gelerek: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaat edilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da Âhiret’te de sizlere dostuz. Esirgeyip bağışlayan Allah’ın ikramı olarak (cennette) canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir’ derler.” [8]
Kitabımız inançlı insanların inandıkları gibi dosdoğru biçimde yaşamaları durumunda büyük nimetlere kavuşacaklarını haber vermektedir.
Televvün, çoğunlukla fikir zayıflığından, nefsin hırs ve galip gelme kuruntularından doğmaktadır. Bu hastalığa yakalanmış kişiler, renk değiştirir gibi düşünce, davranış ve karar değişikliğini adet haline getirdiklerinden, bunlarla sözleşme, ortaklık, yolculuk ve istişare yapmak doğru değildir. Çünkü bunların ne zaman ne yapacakları belli olmaz. Söz ve kararlarından dönecekleri zaman bilinmediği için birlikte yapılan ileriye dönük planların tamamı sonuçsuz kalabilir.
Doksanlı yıllarda ihtida eden bir Amerikalının şu ifadeleri konumuz için son derece önemli bir örnektir: ‘Her zaman için Allah’ın var olduğunun farkında olmuş, O’nun hazır ve nazır olduğunu hissetmişimdir. Bazen bu his uzaklara kayıyordu ve çoğu zaman da onu görmezden geliyordum. Ama bu bilgiyi hiçbir zaman inkâr edemedim. Bundan dolayı, hayatım boyu, O’nun planının hakikati nedir diye araştırageldim.
Birçok kiliseye intisap ettim. Dinledim, dua ettim, bütün farklı inançlardan insanlarla konuştum. Fakat bütün bunlarda, hep doğru gitmeyen kafa karıştıran bir taraf vardı, sanki kaçan, unutulan bir şeyler var gibiydi.
Geçmişte, birçok insanın, ‘Tamam, Allah’a inanıyorum ama herhangi bir dine mensup değilim. Bana bu dinlerin hepsi de yanlış gözüküyor’ dediğini duymuşumdur. Benim hissiyatım da tam olarak buydu. Bununla birlikte, sonuna kadar bu şekilde gitmek ve salt bunu kabullenmek istemedim. Bir yaratıcı varsa, O bizi hiçbir istikamet tayin etmeden kendi başımıza bırakmaz, diye düşünüyordum. Bu istikamet hakikatin çarpıtılmış bir versiyonu olsa dahi! Bir planın, bir ‘hak din’in muhakkak varolması gerekiyordu. İşte onu bulmalıydım.
Araştırmamı yoğunlaştırdığım yer, sırf içinde büyüğüm şey olduğu için, Hıristiyanlığın değişik kiliseleri idi. Nitekim onların öğretilerinin bir kısmında bazı hakikatler var gibi geldi bana. Bununla birlikte, nasıl ibadet edeceğimiz, kime veya kimin vesilesiyle dua edeceğimiz, bizi kimin kurtuluş ve güvenliğe eriştireceği, kimin bize ‘necat’ ve ‘selamet’ vermekten aciz olduğu ve bir insanın ‘necat’a ermek için ne yapması gerektiği gibi temel şeylerde öylesine çok farklı görüş, öylesine çok ihtilaflı öğreti vardı ki!
Hıristiyanlık bana olabildiğine dolambaçlı bir yol gibi geldi. Ondan vazgeçmenin eşiğinde olduğumu hissettim. Allah’a bizim varoluşumuzla güdülen amaca dair öğretilerinin, yani öğretiyor oldukları şeyin doğru olmadığını bildiğimden dolayı bir kiliseyi terk ediyor, bir başkasına gidiyor, öylece devam edip duruyordum.
Bir gün, kitapçıda dolaşıyordum. Dinle ilgili kitaplar bölümüne göz gezdirdim. Orada büyük çoğunluğu Hıristiyanlıkla ilgili kitaplardan oluşan geniş vitrinlere gözümü dikmiş haldeyken, aklıma, İslâm hakkında bir şeyler var mı, diye bir göz atma düşüncesi geldi. İslâm hakkında gerçekte hiçbir şey bilmiyordum. Ve ilk kitabı elime aldığımda, merakım tamamen izale oldu. Okuyor olduğum şey, beni müthiş derecede heyecanlandırmıştı. Beni çarpan ilk şey, ‘tevhit’ inancıydı. Bundan sonra, İslâm’la ilgili bulabildiğim her şeyi okumaya başladım.
Okuduklarımın hepsi benim için olabildiğince çok anlam ifade ediyordu. Yap-bozun bütün parçaları mükemmel biçimde yerine oturuyor ve karşıma net bir resim çıkıyor gibiydi. Öylesine heyecana kapılmıştım ki, ne zaman İslâm’la ilgili bir şey okumaya başlasam, kalbim de küt küt atmaya başlardı.
Sonra, Kur’ân-ı okudum. Onu okuduğumda, Kur’ân okumaya muktedir olmakla gerçekten rahmete mazhar kılındığımı hissettim. Onun, Allah Resûlünün elçiliğiyle, doğrudan Allah (c.c.) tarafından gelmiş olduğunu anladım. Bu, o idi işte; hakikatin ta kendisiydi! Hayatım boyu Müslüman olmuş olduğum, ama şimdiye kadar bunu hiç bilmediğim gibi bir his içimi kapladı.
Şimdi, bir Müslüman olarak yeni hayatıma başlayalı beri, öğreniyor olduğum şeyin saf hakikat olduğunu ve beni Allah (c.c.)’a daha yakın kılacağını bilmenin getirdiği bir huzur ve emniyet hissini taşıyorum üzerimde.’ [9]
Verilen metin değişimin niteliğinin önemli olduğunu, bu temel fikrin dışına çıkaran toptan bir değişim karşıtlığının dinimizin mantığıyla uyuşmadığını, İslâm’ın göstermiş olduğu ilkeler doğrultusunda ortaya çıkan değişimlerin büyük memnuniyete karşılanacağını göstermektedir. İslâm’ı seçen şahsın bu seçimden sonra hissetmiş olduğu duygu ve hayatının olumlu bir sürece yönelişi de bu durumun kanıtı niteliğindedir.
Sevgili Peygamberimiz, yıllarca yaptığı mücadelenin özünde başta tevhit akidesiyle bağdaşmayan inançların sonra da dinin getirdiği temel ilkelerle çelişkili uygulamaların değiştirilmesi fikrini taşımıştır. Bu ne var olan her şeyin değiştirilmesi, ne de bütün uygulamaların olduğu gibi bırakılması biçiminde olmamıştır. Hz Peygamber (s.a.v.)’in bu konuda izlediği yöntemi örf ve adetlerin kabulü meselesinde açıkça görmekteyiz. Dinin ruhuna uygun olan adetler olduğu gibi devam ettirilmiş, bunlarla ilgili bir değişiklik ihtiyacı hissedilmemiştir. Ancak temel prensiplerle uyumlu olmayan örf ve adetler tamamen ortadan kaldırılmış, reddedilmiştir. Görüldüğü gibi bu alanda değişim zorunluluğu vardır.
Bir kısım uygulamalar da vardır ki; bunlar bir yönüyle dine uygunluk arz ederken; diğer taraftan da temel ilkelerle uyumlu olmayan unsurlar ihtiva etmektedir. Bu tür adetlerde Hz Peygamber (s.a.v.) ıslah yöntemini kullanarak dine uygun olmayan yönleri reddetmiş, uygun olanları ise o haliyle devam ettirmiştir. Değişim başka bir ifadeyle televvün konusunda Müslüman karakterinden beklenen davranış biçimi budur.
Televvün Hastalığından Kurtuluş Yolu
Televvün hastalığına yakalanmamak için, öncelikle Müslüman kişiliğini kazanmak gerekir. Bu kimliği kazanmak ise köklü bir İslâmi eğitim ve Müslüman bir çevre ile mümkündür. Müslüman, bulunduğu çevre şartları ne olursa olsun, kendi kimliği ile yaşadığı, ilkelerinden ödün vermediği taktirde hep saygı görecektir. Ama ilkelerinden ödün verir, kişilere ve günlere göre sürekli değişiklik gösterirse, o zaman güvenilmez bir insan olur ve asla çevresinde sevilmez.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Ali İmran sûresi, 3/85.
[3] Tirmizi, 2696.
[4] Mişkatü’l-Mesabih, 142.
[5] Maide sûresi, 5/3.
[6] Fatiha sûresi, 1/5-7.
[7] Hud sûresi, 11/112.
[8] Fussilet sûresi, 41/30-32.
[9] Metin Karabaşoğlu.