التذلل
‘Tezellül’, başkalarının huzurunda çıkar sağlamak amacıyla kendisini hakir ve zelil göstermek demektir. [1]
Tezellül, tevâzunun aşırı derecesidir ki kişinin kendisini olması gerekenin altında tutması anlamına gelmektedir. Bu haliyle tezellül haram görülmüştür. Başka haramlarda olduğu gibi, bu da zaruret ile caiz olur. Dinini, canını, malını, ırzını korumak, zalimden kurtulmak gibi durumlar zaruret halleridir. Zorluk, zorunluluk ve külfet bulunduğunda, kolaylık aramak caiz olur.
Tezellül, kötü huylardan biridir. Bir alimin yanına bir kunduracı geldiği zaman, ayağa kalkıp, yerine onu oturtması, gideceği zaman kapıya kadar yanında yürümesi ve kunduraları önüne koyması tezellüle bir örnektir. Bilim adamı, yalnız ayağa kalkıp otursaydı, ona yer gösterseydi, işini, halini, niçin geldiğini sorsaydı, sorularına güler yüzle cevap verseydi, davetini kabul etseydi ve sıkıntısını gidermek için gerekeni yapsaydı tevazu göstermiş olurdu.
Hadis-i Şerifte: “Din kardeşini sıkıntıdan kurtarana (nafile) hac ve umre sevabı verilir.” buyrulmuştur.
Hz. Hasan (r.a.), Sabit Benani’ye, bir ihtiyacını karşılamasını istedi. O da, camide itikaf ediyorum, başka zaman yaparım deyince, din kardeşinin ihtiyacını gidermek için bir yere gitmenin, (nafile) hac sevabından daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun! dedi.
Makam ve mevki sahiplerinin, muhtaç olanlara ve hocaların talebelerine, makamları ve malları ile yardım etmelerinin çok sevap olması, bu hadis-i şerife dayanmaktadır. Nafaka, yani bir günlük yiyeceği, içeceği olan bir kimsenin dilenmesi, tezellül olur, haram olur. Bunun, bir günlük nafakası olmayan, başka bir kimse için veya borçlu için yardım toplaması tezellül olmaz. Fazla hediye almak için, az bir şeyi hediye vermek de tezellül olur. Ayet-i Kerime böyle hediye vermeyi men etmektedir. Alınan hediyenin karşılığını bundan fazlasıyla vermek en faziletli davranış biçimidir. Fakat fazla karşılık için hediye vermek caiz değildir. Davet olunmadan ziyafete gitmek de tezellüldür. Hadis-i Şerifte: “Davet edilen yere gitmemek günahtır. Davet olunmadığı yere gitmek hırsızlık etmek olur.” buyurulur. Nikah sahibinin davet ettiği yerde dinin özüne muhalif uygulamalar yoksa, bu davete gitmek vacib olur. Başka davetlere gitmek sünettir. Riya ve iftihar için davete gitmek yani gösteriş ve övünmek için yapılan davetlere gitmek caiz değildir. Bir menfaate kavuşmak düşüncesiyle, devlet adamlarıyla, hakimlerle, zenginlerle arkadaşlık yapmak tezellül olur. İbadet için eğilmek küfür olur. Yahudilerin selam vermelerine benzemek olur. Fakir, muhtaç demektir. İslâm’da, aslî ihtiyaçlarından başka kurban nisabı miktarı malı olmayana fakir denir.
Resûlullah (s.a.v.)’ın Allah Teâlâ’dan istediği ve övündüğü fakirlik, her zaman ve her işte, Allah Tealâ’ya muhtaç olduğunu bilmektir. Abdullah Dehlevi (r.a.), buyuruyor ki, tasavvufta fakir, muradı olmayan, yani Allah Tealâ’nın rızasından başka dileği olmayan demektir. Böyle olan kimse nafaka olmayınca, sabır ve kanaat eder. Allah Tealâ’nın yarattığından ve iradesinden razı olur. Allah (c.c.) emrettiği için rızk kazanmaya çalışır. Çalışırken, ibadetlerini terk etmez ve haram işlemez. Kazanırken de, kazandığını sarf ederken de İslâm’ın emir ve yasaklarına uyar. Böyle kimseye zenginlik de fakirlik de faydalı olur. Dünya ve Ahiret saadetine kavuşmasına sebep olur. Fakat nefsine uyarak, sabır ve kanaat etmeyen kimse Allah (c.c.)’ın kaza ve kaderine razı olmaz. Fakir olunca, az verdin, diye itiraz eder. Zengin olursa doymaz, daha da ister. Kazandığını haram yollara sarf eder. Böyle kimsenin zenginliği de fakirliği de onun hem dünyada ve hem de Ahirette felaketine sebep olur.
Her sanatı ve ticareti yapmak, maaş, ücret karşılığında mubah olan işleri yapmak, örneğin çobanlık, bahçıvanlık yapmak, inşaatta ve hafriyatta çalışmak ve sırtında yük taşımak tezellül değildir. Peygamberler (s.a.v.) ve veliler bunları yapmışlardır. Kendisinin ve çoluk çocuğunun nafakasını temin için çalışmak farzdır. Başkalarına yardım için her türlü kazanç yolunda çalışarak daha fazla kazanmak mübahtır. Hz. İdris (a.s.) terzilik yapardı. Hz. Davud (a.s.) demircilik yapardı. Hz. İbrahim (a.s.) çiftçilik ve kumaş ticareti yapardı. İlk olarak kumaş dokuyan Hz. Adem (a.s.)’dir. Hz İsa (a.s.) kunduracılık yapardı. Hz. Nuh (a.s.) marangozluk, Hz. Salih (a.s.) çantacılık yapardı. Peygamberlerin (s.a.v.) çoğu çobanlık yapmıştır.
Hadis-i Şerifte: “Evinin ihtiyaçlarını alıp getirmek kibirsizlik alametidir.” buyruldu. Resûlullah (s.a.v.) mal satmış ve mal satın almış yani ticaret yapmıştır. Satın alması daha çok olmuştur. Ücret ile çalışmış ve başkasını da çalıştırmıştır. Mudarabe şirketi ve ortaklık yapmıştır. Başkasına vekil olmuş ve başkasını vekil yapmıştır. Hediye vermiş ve almıştır. Ödünç ve ariyyet mal almıştır. Vakıf yapmıştır. Dünya işi için kimseye kızmamış, incitecek şey kimseye söylememiştir. Yemin etmiş ve ettirmiştir. Yemin ettiği şeyleri yapmış, yapmayıp keffaret verdiği de olmuştur. Latife yapmış ve söylemiş, latifeleri hep hak üzere ve insanların yararına olmuştur. Yukarıda sayılanları yapmaktan çekinmek, utanmak, kibir olur. Çok kimseler bu konularda yanılgıya düşerler. Tevazu ile tezellülü birbirine karıştırırlar. Nefis, burada çok kimseleri aldatır.
Tezellülün temelinde, daha ileri gitme, kazanç artırma, elinde olanları beğenmeme, hırs veya dünyalığını büyükte düşüncesi vardır. Böyle insanlar bulundukları durumlara şükretmezler, daha çoğuna ulaşmak için mal veya makam sahibi insanlar karşısında kendilerini olduklarından düşük gösterir, onlara boyun eğerler. Bu ise tam anlamıyla aşağılık bir durumdur. İsrailoğulları da Allah (c.c.)’ın kendilerine verdiğini beğenmediler ve daha fazlasını istediler. Şükretmeyip hep daha fazlasını istemeleri onların aşağılık insanlar olmaları sonucunu ortaya çıkardır. “Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O halde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var" demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah'ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.” [2]
Burada tezellülün işleyişi biraz daha farklıdır. Topluluk elindekiyle yetinmemiş ve bu sebeple de Yüce Rabbimiz onları olduklarının altına düşürmüştür.
Tezellülün sebeplerinden birisi de kötü işlere dalmak, iyiler ve iyiliklerden uzaklaşmaktır. Samimi, gönülden Allah (c.c.)’a bağlanan insanlar ve onlarla beraber olanlar için tezellülden bahsetmek mümkün olmaz. Çünkü müslüman dünyalık menfaatler için başkalarına boyun eğmez, kendini ezmez, aşağı sevilere indirmez. Ancak iman nuru gönüllerine işlememiş olan insanlar, menfaatleri için boyun eğmekte, tezellüle düşmektedirler ki; bunlar kötü insanlar ve kötü insanlarla beraber olanlardır. Yüce kitabımız bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” [3]
Tezellül bir aşırı uçtur ve bunun diğer ucunda büyüklenme, kibirlenme vardır. Nasıl kendini olduğundan düşük göstermek dinin ruhuna ve müslüman karakterine uygun değilse; aynı şekilde kişinin kendisini olduğundan yukarda göstermesi, büyüklenmesi ve kibirlenmesi de dinin ruhuyla, müslüman karakteriyle bağdaşmaz. Kibir ve büyüklenmenin yanlışlık ve tehlikelerine işaret eden çok sayıda ayet ve hadis bulunmaktadır. “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve öğünen kimseleri sevmez. [4]
Ayeti kerime bizlere uyulması gereken orta yolu göstermektedir. Ne tevazuda aşırıya gidip kendimizi olduğumuz seviyenin altına düşürmek ne de kibir ve büyüklenmeyle olduğumuzun üstünde görüntü vermek! Bu ikisi ortasında gerçeğin üzerinde olmak. Müslüman şahsiyetine uygun olan davranış biçimi budur.
Tezellül Hastalığından Kurtuluş Yolu
Tezellül hastalığından kurtulmanın yolu, üstünlüğü ve başarıyı Allah (c.c.)’tan beklemek, mal veya makam elde etmek için birilerine boyun eğmemektir. Yüce Kur’an bizlere üstünlüğün Allah (c.c.) katında olduğunu şöylece haber vermektedir: “Onlar, müminleri bırakıp kafirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.” [5]
Bu hastalıktan kurtulmak ancak kişinin kendisini Allah (c.c.)’a teslim etmesi yani dine gönülden bağlanması ve üstünlüğü ancak Allah (c.c.) katında aramasıyla mümkündür.
İslâm dininin anahtarı tevhittir. Tevhidin özünde de Yüce Rabbimizin dışında ne varsa hepsini yücelik mertebesinden indirmek ve tazimi ancak Allah (c.c.)’a has kılmak vardır. İnançlı insan ancak Allah (c.c.)’a boyun eğer, onun karşısında secdeye eğilir, bütün üstünlüklerin tek sahibi ve kaynağının O olduğunu bilir ve isteyeceğini O’ndan ister. Bu sosyal hayatın akışı içerisinde müslümanın insanlardan her hangi bir şey istemesinin yanlış olacağı anlamına gelmeyecektir. Elbette ki; vesileler olacak ve insanlar bu vesileleri kullanacaklardır. Ancak nihâi olarak bütün işlerin Allah (c.c.)’a dayandığı gerçeği unutulmayacaktır.
Yukarıda ifade edilen tavrın dışına çıkıp, bir kısım geçici faydaları elde etmek için insanlar karşısında eğilmek İslâm’ın müslümanlar için öğütlediği ahlâk anlayışıyla açık bir biçimde çelişmektedir. Yine bu durumu da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatına bakarak açıklığa kavuşturmak gerekecektir. O’nun huzur ve saadet kaynağı sünnetine bakıldığında, davası için kararlılıkla mücadele ettiğini, en küçük bir sapmaya müsamaha göstemediğini görmekte ve güneşi sağ elime ayı da sol elime verseniz yine de davamdan vazgeçmem, demek sûretiyle bu kararlılığı asırlara, çağlara duyurmuş olduğunu biliyoruz.
Böylesine davasına bağlı olan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in makam veya mal isteğiyle başkalarına boyun eğmesi hiçbir biçimde düşünülemeyecek bir davranış biçimidir. Hz Peygamber (s.a.v.)’e Mekke döneminde isterse servet, makam, şehrin en güzeli veya istediği başka her hangi bir şeyi verebileceklerini ancak bunun karşısında davasından vazgeçmesini istemişleridi. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise buna kesinlikle razı olmadı, Allah (c.c.)’ın kendisine yüklemiş olduğu tebliğ vazifesini icra edebilmek için tüm gücüyle mücadelesine devam etti.
İşte Müslüman da bütün hayatı boyunca bu kararlılık ve kişiliği göstermek durumundadır. Aksi halde O’nun ümmeti olduğunu nasıl kanıtlayacaktır?
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Bakara sûresi, 2/61.
[3] Yunus sûresi, 10/27.
[4] Nîsa sûresi, 4/36.
[5] Nîsa sûresi, 4/139.