الاستهزاء
İSTİHZA
‘İstihza’, bir kimseyi maskaralığa almak, onunla eğlenmek, alay etmek, kusur bularak bundan zevk almak, hatırını kırmak, kalbini yıkmak demektir. [1]
İstihza’nın bir diğer anlamı da hakaret ve horlamak, gülünecek şekilde ayıplamak, eğlenmektir. Bu, sözle olabileceği gibi, hareketlerle, kaş-göz işaretleriyle de olur. Daha çok böyleleri devlet adamlarıyla yüksek mertebe sahibi zenginleri güldürüp eğlendirmek için akla gelmedik maskaralıkları yaparlar. Bazıları ise kibir yoluyla istihzaya girerler. Akılsız cehaletin, sefihane duyguların sürükleyip estirdiği bu kişiler, çirkin görünüşleriyle ilim ve edebin hilm ve vakarın yüce kişiliğinden nasipsiz kalırlar. Devam ettikleri topluluklarda herkesi güldürmek için edepsiz davranış ve sözlerde bulunanlar, güya herkesi güldürdükleriyle övünseler de, böyleleri ömürlerinin sonunda gülemeyecekleri bir hüzünle baş başa kalırlar.
İstihza, (çirkinlikte) mizaha yakındır. İlacı da mizahın ilacı gibidir. Akıl ve edebin, şahsiyet ve hürriyetin engin denizinde yüzebilenler, kimseyi maskaralığa, alaya almazlar. Kimse de onları alaya alarak hor ve hakir görmez. Hadis-i Şerif’te belirtildiğine göre, dünyada iken Allah (c.c.)’ın kullarını alaya ve maskaralığa alanlar, bu davranışlarının cezalarını görürler. İlkönce Cenab-ı Hakk’ın emriyle Cennet kapıları karşılarına açılır. Onlar da tam bir sevinçle girmeye hazırlanırlar. İşte bu sırada açık olan kapılar aniden yüzlerine kapanır. Alaycı kişiler bu anda öyle kedere kapılırlar, ızdıraba düşerler ki, kalemin dili bunu anlamaktan acizdir. Tekrar bir kapı açılır. Ve istihzacıların daralan göğüsleri açılıp, kapıdan girmek isterler. Fakat kapı yine kapanır. Onlar da eleme boğulurlar. Bu tablo şiddetli bir azap olarak devam eder ve onlar sürekli bir ızdırapta kalırlar. Nitekim bu hadisi kuvvetlendirici olarak şu ayet nazil olmuştur: “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.” [2]
Göklerin ve yeryüzünün cebbar sıfatlı yaratıcısı tarafından alay edilen bir kimseden daha perişan ve daha bedbaht birinin düşünülemeyeceği hakikatini bu ayet bize gösteriyor. Gerçekten insan “Aslında onlarla alay eden ve kendilerini azgınlıkları içinde debelenmeye bırakan Allah'tır.” ayetini okurken hayalinde son derece ürkütücü ve son derece korkunç bir manzara canlanır. Yüce Allah (c.c.) bu küstahları nereye varacaklarını bilmedikleri bir çıkmaz yolda kılavuzsuz bir şaşkınlıkla debelenmeye bırakıyor.
Müminler arasındaki ilişkilerde dikkat edilmesi gereken nezaket noktaları vardır. Bunların en başında müslümanlarla alay etmemek gelmektedir. Aynı şekilde yergi ve kötülük anlamına gelen lakaplar takılması da müslümanları küçük görme tutumunun bir belirtisi sayılarak Kur’an tarafından yasaklanmıştır. Bunun içindir ki, müslümanı gücendirecek ve ayıplayacak lakaplarla çağırmak, müslümanın yapacağı bir davranış olmamalıdır. Nitekim aşağıdaki ayette gerek el, gerek dil ile maddî ve manevî olarak insanları itip kakmayı, kırıp incitmeyi, kötülemeyi, maskaraya almayı, eğlenmeyi, küçük görmeyi kaş-göz işaretleriyle alaya almayı adet edinmiş dedikoducuların asıl acınacak kimseler olduğu, asıl felakete onların uğrayacakları açık bir şekilde vurgulanmaktadır: “İnsanları arkadan çekiştirip kaş-göz işaretiyle eğlenmeyi adet haline getirenlerin vay haline!” [3]
Yine alay, küçük görme ve hakaret etme, kötü kimselerin sıfatlarıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) risaleti müddetince pek çok alaya ve hakarete maruz kalmıştır. Fakat o bunlardan yılmamış ve ilahi vazifesini eksiksiz yerine getirmeye gayret göstermiştir. Sonunda bunu başarmıştı da. Nitekim şu ayetler o zaman ki mücadeleyi açıkça anlatmaktadır: “(Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman: ‘Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?’ diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.” [4]
“Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.” [5]
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yüksek şahsiyeti, Kur'ân'ın erişilmez ilâhî ahengi ve yüceliği karşısında âciz kalıp ne bilgin ve bilgileriyle, ne edip ve şairleriyle bir üstünlük sağlayamayınca, meseleyi daha da basite ve şarlatanlığa döndürüp, Peygamber (s.a.v.) Efendimizi gördükleri zaman alaya alıp gülüşürlerdi. Böylece kinlerini, kıskançlıklarını ve acizliklerini gidermeye, kendi kendilerini bu yoldan tatmin etmeye çalışırlardı.
Bu bir bakıma tez-antitez sürtüşme ve tartışmasının bir başka safhasını oluşturmaktaydı. Dış görünüşüyle çirkin ve üzücü idi. Ama altında mutlak bir hayır ve başarının temel felsefesi yatmaktaydı. Şöyle ki; Sapık putperestler, İslâm'a ve O’nun Peygamberine saldırdıkça, dikkatler bu tarafa çekiliyor, çevre kabile ve kavimler ister istemez konuyla ilgilenme ve olup bitenleri öğrenme ihtiyacını duyuyordu. Böylece yeni doğan İslâmiyet unutulmaktan, ilgisizlikten, bir tarafa itilmekten kurtuluyor; çevredeki insanların kafasını durmadan meşgul eden aktüel bir konu halini alıyordu. Ayrıca müminler bu tür saldırılardan dolayı dinlerini daha ciddi ve heyecanlı savunma çarelerini araştırıyor ve imanları daha da güçleniyordu.
Müslümanca yaşamaya dair hayat ölçülerini insanlara öğreten peygamberimiz, müminler arası ilişkileri anlatırken şu güzel ilkeyi ortaya koymuştur: “Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.” [6]
Bu hadise göre müslümanı küçük görmek, horlamak, aşağılamak insan için şer ve kötülük olarak yeter. Çünkü müslümanı tahkir etmek Allah (c.c.)’a karşı saygısızlığın bir sonucudur. Bunun yanında bir de müslümanı, imanından dolayı, Müslüman olduğu için küçümseyenler vardır ki bunlar, -kendilerine ister çağdaş, ister demokrat, ister laik, ne derlerse desinler- daha ziyade müslümanlarla aynı imanı paylaşmayanlardır. Hakikatte ise kendileri küçük insancıklardır.
Müslüman olmayanların müslümanları hor görmesini anlamak daha kolaydır. Asıl zor ve anlaşılmaz olan, müslümanın müslümanı herhangi bir sebepten ötürü küçük görmesi ve tahkir etmesidir. Dolayısıyla bu tür davranışlara çok dikkat etmeli ve mümkün olduğunca müslümanı hor hakir görmek, aşağılamak gibi günahlardan kaçınmalıyız.
İstihza kavramı kibir ile de doğrudan alakalı bir kavramdır. Çünkü istihzanın temelinde yatan niyetlerden birisi de kibirdir. Onun için kibirli davranan bir kimse rahatlıkla başkalarıyla alay da edebilen kimsedir. Böylesine bir kibir ve büyüklenme duygusu ve hak tanımazlık ise, Allah (c.c.) saygısından yoksunluk demektir. Bu noktada takvadan yoksun olma, kibir ve müslümanı hor görme küçüklüğü, sebep ve sonuç ilişkisi içinde bir araya gelmektedir. Bu durumu Peygamber Efendimizin şu sözü de çok güzel bir şekilde anlatmaktadır: “Allah güzeldir ve güzeli sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir.” [7]
Bazı insan tipleri de vardır ki bir şeyi olduğundan farklı göstermeye çalışırlar. Yani bir konuyu küçümseyerek anlatırlar ya da olduğundan fazla göstermeye çaba gösteririler. Bu durum başkaları adına hüküm vermeye kadar ileri gidebilir. Hatta ve hatta Allah (c.c) adına hüküm vermeye kadar götürürler meseleyi. Hâlbuki dinimizin telkin ettiği inanç esaslarına göre, hiçbir kimse ve varlık, Allah Teala (c.c.)’ya tahakküm edemez. O’nu yönlendirmeye kalkışamaz. Bu hakikati Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Allah Teâlâ, falanı bağışlamayacağım hakkında benim adıma kim (yemin edip) hüküm verebilir? Ben onu bağışladım, senin amelini de boşa çıkardım buyurdu.” sözleriyle çok kesin bir şekilde ortaya koymuştur.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in bu açıklaması hiçbir insanın, hiçbir kimseyi mevcut durumuna bakarak Allah (c.c.)’ın rahmet ve mağfiretinden uzak görmeye ve göstermeye, Allah (c.c.) adına hüküm vermeye hakkı ve haddi olmadığını ortaya koymaktadır. Hele böyle bir şeyi, kendisini belli bir mertebede görerek bir başka deyişle büyüklük taslayarak yapması büsbütün hatadır. Allah Teâlâ (c.c.)’nın veya Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir beyan da bulunmadığı halde, bazı insanların cennetlik veya cehennemlik olduklarını kesin bir dille iddia etmek asla câiz değildir.
Halk arasında bu tutum değerlendirme ve iddialar maalesef öteden beri görülegelmektedir. İnsanlar kendi ayıp ve günahlarıyla meşgul olacakları, onu çok görüp bağışlatmak için çalışacakları yerde, başkalarının hatalarını büyüterek onların cehennemlik olduklarını söyleyebilmektedirler. Bu hadis, işte bu tür davranış sahiplerini bekleyen büyük tehlikeyi haber vermekte, Allah (c.c.)’ın işine karışmaya kalkışmanın çok ağır olan bedelini hatırlatmaktadır.
İstihza Hastalığından Kurtuluş Yolu
Unutulmamalıdır ki, Allah Teâlâ, şirkten başka her türlü günahı dilediği insanlara bağışlayacağını bizzat kendisi bildirmiştir. O halde şirk dışında, birilerinin günahını çok görerek veya bazı insanları küçük, hor hakir görerek, Allah (c.c.) adına şunu bağışlar, bunu bağışlamaz diye kesin bir ifade kullanmak, hele hele yemin etmek asla doğru değildir. Bu davranış -Allah saklasın- gazab-ı ilâhîyi celbedecek bir büyük kusurdur.
Bütün bunlardan sonra Müslüman bireye düşen görev istihzadan uzak durmak ve ona karşı tevazu silahıyla kuşanmaktır. Çünkü alay kibirlenmenin yakın arkadaşıdır ve rahatlıkla insanın amellerini boşa çıkarabilir. ‘Nazarlardan taşan mana ibâdullahı istihkar’ diye konuyu veciz bir şekilde açıklayan Mehmet Akif Ersoy, Allah (c.c.) kullarını hor görme hastalığının asıl kaynağının, hak tanımazlık, nefsî ve şeytânî bir kibir olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Bakara sûresi, 2/15.
[3] Hümeze sûresi, 104 /1.
[4] Enbiya sûresi, 21/36.
[5] Enbiya sûresi, 21/41.
[6] Müslim, Birr 32.
[7] Müslim, Birr 137.