الاستكبار
İSTİKBAR
‘İstikbar’ kelimesi, kibir kökünden türeyen bir sözcüktür. Sözlükte büyüklenme, kendini büyük görme, böbürlenme, insanları küçük görme gibi anlamlara gelir. Kavram olarak ise istikbar, Allah (c.c.)’a karşı kendini yeterli görerek isyan etme, insanlara karşı kibirlenme ve onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışıdır. Bir başka deyişle istikbar, kendini büyük görerek inatçı bir şekilde Hakk’ı kabul etmekten çekinmektir.
İstikbar iki yönlüdür. Birisi, insanın iyi olanı seçmesi ve büyük olmayı istemesidir ki bu, gerektiği zaman ve mekânda olursa olumludur. Diğeri, kişinin kendisinde olmayan bir vasfı kendisinde varmış gibi göstermekte ileri gitmesi, yani büyük olmadığı halde büyüklük taslaması, bununla kendine imtiyaz sağlamasıdır. [1]
Kibir, tekebbür ve istikbar birbirine yakın anlamlara sahip olan kavramlardır. Kibir sözcüğü ‘büyük olma’ anlamına gelen ‘kebûra’ kökünden türemiştir. Aynı kökten türeyen bütün kelimelerde büyüklük ve büyüklenme ile ilgili anlamlar vardır:
Kebir; büyük demektir.
Kebira; büyük şey demektir. Çoğulu ise kebâir’dir.
Ekber; daha büyük, en büyük anlamına gelir.
Tekbir; Allah (c.c.) en büyüktür, demektir.
Kibriya; büyüklük, yücelik, ululuk anlamına gelir ki yalnızca Allah (c.c.)’a ait bir sıfattır. Allah (c.c.)’tan başka hiç kimseye bu sıfat verilemez.
Tekebbür; büyüklenme, kibirlenme anlamını taşır.
Müstekbir ise büyüklenen, kibirlenen, kendini üstün gören kimseye verilen addır. İlk müstekbir, yani ilk büyüklük taslayan İblistir. O, Allah (c.c.)’ın secde emri karşısında kibirlendi ve secde etmekten yüz çevirdi.
Mütekebbir, kendini halkın en efdali (faziletlisi), en üstünü sayan, kendinden başka hak tanımayan anlamındadır. Bu sıfat da yalnızca Allah (c.c.)’a mahsustur. Çünkü bütün faziletler O’na aittir, bütün güç ve kuvvet O’nun elindedir.
Büyüklük Allah (c.c.)’a özgü bir niteliktir. Bu nedenle ‘ke-bu-ra)’ kökünün tüm türevleri genellikle Allah (c.c.)’ı nitelemek, adlandırmak, yüceltmek için kullanılır. Sözgelimi büyüklük anlamındaki Kibriya, Allah (c.c.)’ın sıfatlarındandır. Mütekebbir de Allah (c.c.)’ın güzel adlarından (esmau'l-hüsna) birisidir. Bu nedenle müslümanlar her fırsatta Allah (c.c.)’ın büyüklüğünü, yüceliğini dile getirmekle yükümlüdürler.
İstikbar Duygusu
İstikbar duygusu temelde büyüklük kuruntusudur. İstikbar edenlerin hiçbiri aslında büyük değillerdir. Onları büyük ve yüce yapacak bir özellikleri de yoktur. Ancak onlar, kendilerinin büyük olduğu kuruntusu içerisindedirler.
Allah (c.c.) şeytana soruyor:“Allah, Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, (istikbar mı ediyorsun) yoksa yücelerden misin? dedi.” [2]
Demek ki şeytanın esasen yücelikle bir ilgisi yoktur. O kendinde bir üstünlük gördü, büyüklendi ve Rabbi’nin emrini dinlemedi.
Bazı insanlar ellerindeki güçlerle, dünyalıklarla veya saltanatla (devlet gücüyle) kendilerini üstün görürler. Allah (c.c.) karşısında kul olduklarını unuturlar da kendilerini Allah (c.c.)’tan müstağni sayarlar (O’na ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı Ahireti inkâr ederler. Bir kısmı da Ahiret olsa bile yine kendilerine ait olacağını düşünürler. Çünkü onlar, ellerinde güç ve imkân var olduğunu zannederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı olduğunu kabul ederler. Sahip oldukları mal, çocuklar ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu dünyalık ve güçle insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları köleleştirmeye çalışırlar. Bu isteklerine kavuşmak için zorbalığa ve zulme başvururlar. Böylece haddi aşarak bağy (azgınlık) ederler. Arzularını gerçekleştirmek yolunda hiçbir yasak ve günah tanımazlar. İşlerine ve hayatlarına kendi ‘heva’larına göre yön vererek ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve kullanmak isteyerek Rab olmaya yeltenirler.
Böyle kimselere Allah (c.c.)’ın âyetleri hatırlatıldığı zaman ‘bunlar da neymiş’ der, alay eder ve aldırmazlar. Peygamberleri (a.s.) ve onların yolunu izleyenleri dinlemezler. Allah (c.c.)’ın huzurunda secde yapmayı kibirlerine yediremezler, ibadet onların nefislerine çok ağır gelir. Allah (c.c.)’ın hükümleri ve ilkeleri karşısında çok inatçıdırlar. Onlar aslında hem hasta ruhlu insanlardır, hem de zayıf karakterlidirler. Ancak zayıflıklarını haksız yere kibirlenerek kapatmaya çalışırlar.
Allah (c.c.)’ın âyetlerine karşı çıkışın temelinde yatan sebep gerçekten istikbar duygusudur. Aynı duygu; Allah (c.c.)’ın önünde ibadet etmekten de hoşlanmaz. Diğer insanları küçümsemek, onlara tepeden bakmak, onlardan tiksinmek, onlara hakaret etmek ve onları çeşitli tuzaklarla kullanmak niyetinin arkasında da yine ‘istikbar anlayışı’ vardır.
Yeryüzünde zulme sebep olan, dünyayı ifsat eden ve zayıfları ezen kimseler de yine bu istikbar duygusuna sahip olanlar ve bu yüzden taşkınlık yapanlardır. Nitekim bunu Firavun ve Musa (a.s.) kıssasında apaçık görmekteyiz. İstikbar duygusuna kapılan Firavun ve ona uyanların başına gelenler Kur’an’da şöyle anlatılır: “O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak işte, zalimlerin sonu nasıl oldu! Onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.” [3]
İstikbar sahibi müstekbirler, insanlara karşı haksız yere bağy’lik yaparlar. Onlara karşı böbürlenip haksızlıkta bulunurlar, onlara hükmetmeye kalkışırlar. İstikbar sahiplerinin tipik özelliklerinden biri de kendi hevalarına uymalarıdır. Onlar, kendilerini güçlü ve üstün gördükleri için ilâhi yasaları tanımazlar ve akıllarına estiği gibi hareket ederler.
Kur’an bu tip insanlardan genel olarak şu şekillerde bahseder:
İstikbar duygusu ve ahlâkı inkârcıların özelliğidir. [4]
Dünyada iken Allah (c.c.)’a ve O’nun âyetlerine karşı istikbar edenler için alçaltıcı bir azap vardır. [5]
Allah (c.c.)’ın âyetlerine karşı istikbar edenlere göğün kapıları açılmayacak, onlar deve iğnenin deliğinden geçene kadar Cennet’e giremeyecekler. Onlar için Cehennem’de ateşten yataklar hazırlanmıştır. [6]
Allah (c.c.)’a karşı ibadet etmeye istikbar duygusu yüzünden yanaşmayanların sonları da farksız olacaktır. [7]
Kullara düşen Rablerinin huzurunda kul olarak haddini bilmek, bulunduğu yeri iyice tesbit etmektir. Ya da O’nu Rab olarak bilip verdiği nimetlere şükretmektir. Güçsüz, zayıf yaşamak için başkasına muhtaç ve nihayet ölümlü olan insanın kibirlenmeye, iblis gibi Allah (c.c.)’a kafa tutmaya hakkı yoktur. İstikbar edenler büyük bir haksızlık içerisindedirler. Bu nedenle Allah (c.c.) kesinlikle istikbar edenleri sevmez. [8]
Örnek olarak ayetlerde görüldüğü gibi istikbar İblis, Firavun ve Karun gibi tipik kâfirlerin; Peygamberlerin (a.s.) davetine karşı çıkarak Allah (c.c.)’ın ayetlerini yalanlayan, peygamber ve müminleri aşağı gören, büyük bir şımarıklık ve küstahlıkla yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, insanlar üzerinde egemenlik kurarak onlara zulmeden, sömüren küfür toplumunun ileri gelenlerinin değişmez niteliğidir. Bu yönüyle istikbâr küfrün en temelli ve evrensel öğelerinden birini temsil eder. İstikbar içindeki müstekbirler, her peygamberin tebliği sırasında yaptıkları gibi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in tebliği sırasında da onun karşısına dikilmiş; Allah (c.c.)’ın ayetlerini yalanlamış, müminleri küçük ve aşağı görmüş, zulüm ve sömürü üzerine kurulu düzenlerini, saltanatlarını korumak için her türlü işkence ve cinayete başvurmuşlardır. İstikbar’ın bu evrensel niteliği, günümüzde de kâfir ve zalim düzenlerin müslümanlara karşı tutum ve davranışlarında açık bir biçimde kendini göstermektedir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şunları söylüyor: “Şüphesiz Allah şöyle diyor: ‘Yücelik ve kudret (izzet) benim izarım (elbisem), büyüklük de benim ridam (giysim) sayılır. Bunlardan biri kendisinde varmış gibi davranan olursa, onun cezasını veririm.” [9]
Allah Teâlâ (c.c.) bu hadis-i şerifte Resûlünün diliyle, her türlü üstün vasfın sadece kendinde bulunduğunu, bu sebeple kimsenin üstünlük taslamaya hakkı olmadığını anlatmaktadır. O’nun üstünlüğünü kavrayacak akla ve yeteneğe sahip olmamakla beraber, bu konuda zihnimizde bir fikir oluşması için, sadece kendisinde bulunan ‘izzet’ ve ‘kibriya’ sıfatlarını bize bir edebî sanat olan istiare ile öğretmektedir.
Allah Teâlâ (c.c.) diyor ki, her gün vücudunuzu örtmek için belden aşağı tutunduğunuz ‘izar’ var ya, işte ‘izzet’ yani yücelik, üstünlük ve kudret sıfatım da beni öylesine sarmıştır ve bu özellik sadece bana mahsustur. Sizin bir hırka gibi vücudunuzun üst kısmına giyip büründüğünüz ‘rida’, belinizden yukarısını nasıl örtüyorsa ‘kibriya’ yani büyüklük sıfatım da beni öylesine sarıp örtmüştür ve bu sıfat sadece bende vardır. Kim kalkıp da kendisine yücelik, üstünlük kudret ve büyüklük varmış gibi davranır, kendisinde olmayan bu özelliklere sahipmiş gibi çalım satarsa, işte o zaman bana ortaklık taslamış olur. Benimle boy ölçüşmeye kalkan kimseyi fena yapar, en ağır işkenceye çekip perişan ederim…
Şu halde bize yakışan Hakk’a boyun eğip halka değer vermek, her zaman başı yerde olmaktır. Hiçbir zaman sahip olmadığımız ve olamayacağımız büyüklük, üstünlük, yücelik, güçlülük gibi sıfatlara sahip gibi görünmeye çalışmak sahtekârlık yapmaya çalışmaktır.
Büyüklüğü, yüceliği bir elbiseye benzetecek olursak, bunlar Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) elbisesi gibidir. O’nun elbisesini giymeye, bunlar benim elbisemdir diye o özelliklere sahiplenmeye kimsenin hakkı yoktur.
Başka bir hadiste ise Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.”
Sahâbînin biri:
‘İnsan elbise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder, deyince şunları söyledi:
“Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir.” [10]
Allah Teâlâ (c.c.) bizi, kendini tanımak ve diğer kullarıyla birlikte, kendi mülkü olan şu dünyada yaşamak üzere yaratmıştır. Dünya O’nun, insanlar O’nun, dünyadaki her güzel şey O’nundur. Bize kullarıyla iyi geçinmemizi tavsiye etmekle kalmayıp güzel nimetlerden bol bol vermişse, kendi bileceği bir sebeple bize daha fazla lütufta bulunmuşsa, bu bizim kibirlenmemizi değil, O’na daha fazla şükretmemizi gerekli kılar. Bizden daha az nimetlere ermiş insanları hor ve önemsiz görmek, Cenab-ı Hakk’a saygısızlık olur.
Kibirli bir insan ya bu hastalığı tamamen yok olana kadar cezasını çekecek ve imanı sayesinde cennete girecek veya her şeye gücü yeten Yüce Rabbimiz (c.c.) o haddini bilmez şımarık kulunun günahını affedecek, gönlündeki kibri çıkarıp atacak ve onu tertemiz ve saf bir gönülle cennetine koyacaktır.
Günümüzde ise bu haksız büyüklük taslamanın (istikbarın) yansımalarını her yerde görmek mümkün. Kimi ülkelerde, zaman zaman, bazı zenginler, makam sahipleri, büyük şirketleri ve fabrikaları olanlar, sistemleri ve devlet düzenlerini ellerinde tutanlar, uluslar arası kuruluşlar, yöneticiler, sultanlar, krallar, şöhrete ulaşanlar ve daha niceleri istikbar ediyorlar. Allah (c.c.)’a ve O’nun koyduğu ölçülere karşı çirkin bir başkaldırı ve büyüklük duygusu içerisinde bulunuyorlar.
İnsanoğlu yeryüzünde yaşamaya başladığından itibaren bazı insanlar kendilerinde bulunan bazı güçlere dayanarak kendilerini Allah (c.c.)’tan müstağni saymışlar (yani Allah’a ihtiyaçları olmadığını düşünmüşler), hayatın yalnızca dünya hayatından ibaret olduğunu zannederek âhireti inkâr etmişlerdir.
Bunlar ‘Ahiret olsa bile bizim durumumuz daha iyi olduğu için orada da biz üstün oluruz’ iddiasında bulunarak sahip oldukları mal, mülk, otorite gibi güçlerle diğer insanlar üzerinde üstünlük kurmuşlar ve böylece küçük gördükleri bu insanları istedikleri gibi kullanmak suretiyle onları köleleştirip üzerlerinde rablık taslamışlardır. Bu müstekbirler kendilerine Allah (c.c.)’ın âyetleri hatırlatıldığında yüz çevirerek inkâr etmişlerdir.
İstikbar duygusuna sahip olan şahıs, toplum veya devlet her kim olursa olsun bunun bedelini er veya geç ödemek durumunda kalmışlardır. Bunu öğrenmek için tarihe kısaca göz atmak yeter de artar bile. Firavun en başta Allah (c.c.)’a karşı daha sonra da insanlara karşı büyüklenmişti ama neticede onun bu davranışı sonunu getirdi. Aynı şekilde Allah (c.c.)’ın kanunlarına karşı kibirlenen, büyüklük taslayan Ad ve Semud gibi toplumlar da bu sondan kaçamadı. Hiç batmayacak, hiç yenilmeyecek diye bakılan kimi devletler de tarih sahnesinden kaybolup gittiler. Onlar da haksızlık yapıyorlar, zulüm işliyorlar, büyüklük taslayarak mazlum milletleri eziyorlardı. Yaptıklarından Allah (c.c.)’ı gafil zannediyorlardı. Halbuki iş onların umduğu gibi olmadı. Çünkü Allah (c.c.) er ya da geç kibirlenenlerin cezasını vermiş, mazlumların yanında olmuştur. Bu hakikat her zaman geçerlidir. Dolayısıyla bugünkü dünyada ezilen, horlanan ve hakkı yenen müslümanlar gün gelecek bu durumdan Allah (c.c.)’ın yardımıyla kurtulacaklardır. Zalimlerin yaptıkları ise yanlarına kâr kalmayacaktır.
İstikbar Hastalığından Kurtuluş Yolu
Her işinde Kur’an ve sünneti kendisine rehber edinmek durumunda olan müslüman, şunu iyice bilmelidir ki hayat her zaman onların istedikleri doğrultuda olmayabilir. Bu durumda yapılması gereken, kendi hal ve hareketlerini tekrar gözden geçirmek bunun sonucunda da hatalarını düzeltme yoluna gitmektir. İşte bu hatalardan birisi de istikbar duygusudur ki, bu duygu bir müminde asla bulunmamalıdır. Aksi takdirde bunu sonucuna katlanmak zorunda kalacaklardır.
İstikbar hastalığından kurtulmanın en kolay yolu, İslâm ahlâkının güzel esaslarından birisi olan tevazuyu çok iyi öğrenmek, Peygamber (s.a.v.)’in yaşadığı ve baştan aşağı tevazu dolu örnek hayatı kendisine örnek edinmek ve onu yaşamaya çalışmaktır. Bu başarıldığı taktirde istikbar hastalığından kurtuluş gerçekleşmiş demektir.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Sad sûresi, 38/75.
[3] Kasas sûresi, 28/39-42.
[4] A’raf sûresi, 7/36, Kasas sûresi 28 /76-77.
[5] Ahkaf sûresi, 46/20.
[6] A’raf sûresi, 7/40-41.
[7] Ğafir sûresi 40/60.
[8] Nahl sûresi, 16/23.
[9] Müslim, Birr, 136; Ebu Davud, Libas, 26.
[10] Müslim, İman, 147.