بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أمراض الأخلاق الذميمة / الأخلاق الذميمة / الاستعجال
الأخلاق الذميمة

الاستعجال

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

İSTİ’CAL

‘İsti’cal’, bir şeyin zamanından önce olmasını istemek, bir işin çabucak gerçekleşmesi için gayret göstermek, acelecilik etmek demektir.

Acele etmek, akıllı insanların uygun bulmadığı bir huydur. İşleri yürütme sırasında, tercih ve özgürlük dizginini acele’nin eline veren kişinin sonunda o işi başaramayacağını ya da bundan pişmanlık duyacağını kimse inkâr edemez. İnsan hayatında bunun sayılamayacak kadar çok örnekleri vardır.

Araplar, acelecilik’e ‘Ümmü Nedamet’ yani ‘pişmanlık anası’ derlerdi. Çünkü aceleci kişiler öğrenmeden istemeye, anlamadan cevap vermeye, suç henüz kanıtlanmadan cezalandırmaya kalkışırlar. Bütün bunlar sonuçta insana pişmanlıktan başka bir şey vermez.

Hiddetlenen kişi sevinçli, hırslı kişi de zengin olamadığı gibi; aceleci de övülen, takdir edilen ve beğenilen kişi olamaz. Acelecilik bazen bir işi insana iki kere yaptırır. Kanatları olgunlaşmadan uçmak isteyen yavru kuş, acelesinden yırtıcı hayvanlara yem olur.

Bir Yunan filozofu kendisini ziyarete gelen krala şu öğütlerde bulunur: ‘Siz aceleciği terk ile kızgınlık ve tembellikten kaçtığınız zaman tehlikelerden her zaman korunmuş olursunuz. Çünkü acelenin sonunda pişmanlık, hiddetin sonunda kin ve hoşnutsuzluk, tembelliğin sonunda önemsiz olmak ve küçümsenmek vardır.’

Ancak hayır ve yararı açık olup fırsatın elden kaçmasından korkulan şeylerde, yani tövbe, ihsan, mükâfat ve dini görevlerin yerine getirilmesi gibi konularda; ayrıca savaşta inceleme ve keşifler sonucu anlaşılan düşman saldırısından evvel hareket ederek taarruzda acele etmek elbette ki yararlı ve hatta gereklidir. [1]

İnsan tabiatı gereği işlerinin çabucak gerçekleşmesini, dileğinin hemen kabul edilmesini ister. Halbuki işin hakikati böyle değildir. Çünkü bize iyi ve güzel görünmekle beraber zamansız ve hatta düşüncesiz yapılan işlerin doğurabileceği sakıncalar, tehlikeler her zaman mevcuttur. Dolayısıyla konunun bu yönü hatırdan çıkarılmamalı, şu anda olan biten birçok şeyin bizim için hayırlı olduğu kabul edilmelidir.

Acelecilikten bahseden Kur’an ayetleri bu konuda bizlere daha ayrıntılı bilgiler sunmaktadır: “Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Fakat bize kavuşmayı beklemeyenleri biz, azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi başlarına) bırakırız.” [2]

“De ki: (Ey müşrikler!) Ne dersiniz? Allah'ın azabı size geceleyin veya gündüzün gelirse (ne yaparsınız?). Suçlular ondan hangisini istemekte acele ediyorlar!” [3]

“Allah'ın emri gelmiştir. Artık onu istemekte acele etmeyin. Allah, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir.” [4]

“Resûlüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vâdinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” [5]

Rivayete göre, Nadr b. Haris gibi bir takım müşrikler, Resûlullah (s.a.v)’ın peygamberliğini inkar etmişler ve ‘Ya Allah, eğer Muhammed’in peygamberliği doğru ise, hemen gökten üzerimize taş yağdır veya bize acıklı bir azap getir!’ demişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi. Demek ki, Allah Teala (c.c.) dilerse kullarını işledikleri günahlar yüzündün hemen cezalandırmaz; belki tevbe eder, pişman olur ve hakka dönerler diye cezalarını erteler. Tevbe etmeyenlere de kendileri için takdir edilen belli bir süreye kadar mühlet verir, bu süre sonunda onların cezasını ya dünyada iken verir veya ahirete bırakır. Buna göre kul neyi nasıl istemesi gerektiğini bilmeli aceleci davranmamalıdır.

Bunların hepsi müşriklerin Allah (c.c.)’ın doğru yolunu, ne denli bir inatla karşıladıklarını gözler önüne sermektedir. Buna rağmen Allah (c.c.)’ın hikmeti gereği cezaları ertelenmişti. Daha önceleri peygamberlerin mesajlarını yalanlayan milletlerin başlarına geldiği gibi, onların başına da köklerini kazıyarak ve onları yok edecek bir ceza gönderilmemişti. Çünkü yüce Allah (c.c.), onların çoğunun eninde sonunda İslâm dinine gireceğini, bu dinin onlarla güçleneceğini, onlarla yeryüzüne yayılacağını biliyordu. Nitekim Mekke'nin fethinden sonra bu gerçekleşti. Tabii ki, onlar işin böyle sonuçlanacağını bilmiyorlardı, bilmeden O'na meydan okuyorlardı! Allah (c.c.)'ın onlar için dilediği gerçek iyilikten haberleri yoktu. Allah (c.c.)’ın onlar için dilediği bu iyilik, kötülüğü istedikleri çabukluktaki alelacele istedikleri iyilik değildi!

Kötülüğün çabucak gelmesini istemekten söz edilmişken, insanın dara düştüğünde nasıl hareket ettiğini gösteren bir tabloya yer verilmiştir. Bu tablo, herhangi bir zararın kendisine dokunmasından korktuğu halde, kötülüğün hemencecik gelmesini istemenin, insan tabiatında yer alan bir çelişki olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü belanın geldiği an korkmakta, tehlike geçince sanki korkmamış gibi eski haline dönmektedir. Bu durum Kur’an’da şöyle geçer: “İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!” [6]

“İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.” [7]

Bu ayetler, insanın önemli bir psikolojik yönüne işaret etmektedir: Gerçekten biz insanlar, öfkelendiğimiz, sıkıldığımız ya da bir güçlükle karşılaştığımızda, öfkelendiklerimizi için beddua eder; güçlüklerden sabır ve metanetle kurtulmak için çaba harcayacağımız yerde, acelecilik göstererek tezden kurtulmak isteriz. Bu olmayınca da, ümitsiz ve kötümser bir ruh haleti içinde, ‘Allah’ım, canımı al da, beni bu sıkıntıdan kurtar!’ gibi sözlerle kendimiz için beddua ederiz ki, bunlar doğru değildir. Doğru olan sabırlı davranmak ve her şeyi yerli yerince yerine getirmeye çalışmaktır. Çünkü Müslüman şahsiyeti böyle olmayı gerektirir.

İnsanın aceleci yaratıldığı Kur'ân'da bildirilirken, elbette bunun se­bep ve hikmetine de işaret edilir. Şöyle ki: İnsan ömrü kısadır. Yapılacak iş ise sayılmayacak kadar çoktur. Her günün, her saatin, hattâ dakikanın kendine mahsus bir değerlendirilmesi söz konusudur. Eğer insanın ruhuna acelecilik mayası katılmasaydı, hayat çok ağır seyreder, kısa ömür içinde kayda değer bir şeyler yapılamazdı. Oysa şu dünyada her iki haya­tı paralel yürütüp düzene koymak, mutlu gelecekler hazırlamak ve bizden sonraki kuşaklara övünülecek örnekler, eserler miras bırakmak gerekmek­tedir. Bu da bir yönüyle çok çalışmaya, tez canlı olmaya bağlı bir olaydır. Ne var ki, ruhumuzda mevcut olan acelecilik mayası, eğitim ve öğ­retimle disiplin altına alınmaz, kendi haline bırakılırsa, hiçbir işi doğru, kalıcı ve yararlı yapıp ortaya koyamayız. O bakımdan insanın dine, dinî ahlâka, sağlam örfe, ilim ve ilim adamına ihtiyacı vardır. İşte en doğruya, en sağlam yola ve yönteme ileten Kur'ân, bu husus­ta da bize ölçü ve metot vermekte, aceleciliğimizi programlayıp daha akıl­cı bir düzeye getirmektedir.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in Mekke'nin on üç yıllık o üzücü günlerinde, insan ruhundaki aceleciliği nasıl disiplin altına alıp hak yoluna kanalize ettiği bütün Müslümanlar tarafından bilinir. Müşriklerin ölçü ve sınır tanımaz saldırılarına, işkence ve hayâsızlıklarına karşı, acelecilik dahil, diğer bütün duygu ve düşüncelerini iman ve aklının buyruğuna vererek onları disiplin altına almamış olsaydı, zamansız karşılık vermek İslâmiyet’in yayılmasına engel olur ve belki doğduğu yerde ölmesini sonuçlandırırdı.

Böylece Kur'ân-ı Kerim’in tam (32) yerinde insanın aceleci olduğu, bir­çok şeyleri acele edip istediği açıklanarak, bunun insanın doğuştan mayasında bulunduğuna işaret edilir.

O bakımdan insanı bu havadan kurtarmak ve daha temkinli bir düze­ye getirmek gerekmektedir. Aile terbiyesi, okul, çevre ve her şeyin başın­da dinî eğitime ihtiyaç vardır. Zira en iyi şekilde tasarlanmış teşebbüsler, aceleye getirilirse bozulur. İtinayla yapılmakta olan çok önemli iş, acele karışınca rayından çıkarılmış olur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda da ölçüyü güzel bir şekilde belirtmişlerdir:

“İnsanlar! Yavaş olun! Acelecilik yapmakla sevap kazanılmaz.” [8]

Ashab-ı kiramdan bazıları, hac esnasında Müzdelife’ye bir an önce varmak için acele etmeye başlamışlardı. Bu sebeple develerinin hızlı gitmesi için onları kamçılayanlar oldu. Geride kalanların çıkardığı bu gürültü sebebiyle Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onları bu şekilde uyarma gereği duydu. Onlara aceleciliğin iyi bir davranış olmadığını vurguladı.

Buradan anlıyoruz ki sevap kazanmak düşüncesiyle hayırlı işlerde acele etmek iyi bir şey olmakla beraber, hayvanları döverek, onların canlarını yakarak ve böylece günah kazanarak yapılan işlerin hayır ve sevabı yoktur. Yani Müslüman hayırlı işleri yaparken dahi itidali, vakarı, ağırbaşlılığı ve sükûneti elden bırakmayacaktır.

Son olarak şunu da belirtmeliyiz ki, modern hayatın getirdiği bir takım olumsuz davranışlardan biri de aceleciliği ön plana çıkarmak olmuştur. Sanki insan her işinde sürekli çabuk davranmak zorundaymış gibi bir havaya sokulmaktadır. Bilhassa gençler arasında revaç gören bu durum hayatın her lezzetini tatmak adına bir sürü yanlış harekete insanları sevketmektedir. ‘Hızlı yaşa, genç öl’ cümlesinde formüle edilen bu hayat biçimi bir çok sakıncayı da beraberinde taşımaktadır. Bu sakıncalardan birisi ve hatta en önemlisi helal-haram veya sevap-günah dengesinin ortadan kalkmasıdır. Daha açık ifade etmek gerekirse dinin hayata dair kurallarının görmezden gelinmesidir. Bu tutum müslümanın kabul edemeyeceği bir olgudur.

İsti’cal Hastalığından Kurtuluş Yolu

Her açıdan orta yolu izleyen bir ümmet olma özelliği taşıyan İslam ümmeti zikredilen konuda da bu özelliğini muhafaza etmek durumundadır. Çünkü her iş veya davranış yerinde ve zamanında güzeldir. Bazen insanın sert olması gerekirken bazen da yumuşak olması gerekir. Aynı şekilde kimi zaman aceleci olmak durumunda olan müslüman kimi zaman da itidali elden bırakmayacaktır. Bunu Peygamberimiz (s.a.v.)’in ve İslâm büyüklerinin hayatlarında da açıkça görmekteyiz. Örneğin, çalıştırılan bir işçinin ücretini alnının teri kurumadan ödenmesi gerektiği buna güzel bir örnek oluşturur. Bu durum hem işçinin işine dört elle sarılmasını sağlayacağı gibi hem de hak sahibine hakkının bir an önce verilmesi gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan hareket edersek, müslüman acele edilmesi gereken konularda acele etmeli, diğer konularda ise zaman ve zemine dikkat ederek gerekeni yapmalıdır.

[1] Tasvîr-i Ahlâk, A.Rıfat

[2] Yunus sûresi, 10/11.

[3] Yunus sûresi, 10/50.

[4] Nahl sûresi, 16/1.

[5] Hac sûresi, 22/47.

[6] İsra sûresi, 17/11.

[7] Enbiya sûresi, 21/37.

[8] Buhari, Hac, 94.