الأيدي التي قبّلها النبي ﷺ
HZ. PEYGAMBER (s.a.v.)’in ÖPTÜĞÜ ELLER
Büyük İslâm hukukçusu Serahsî'ninel-Mebsut adlı eserinde yer alan rivayete göre; Hz. Peygamber (s.a.v.), Medineli müslümanlar arasında seçkin bir yere sahip olan Sa'd b. Muaz (r.a.) ile musafaha yaptı. Ellerinin nasır bağlamış olduğunu fark etti ve bu durumun sebebini sordu. Sa'd b. Muaz (r.a.), ‘evladü iyalimi geçindirmek için kazma-kürekle çalışırım’ cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Sa'd'ın elini öptü ve “Allah’ın sevdiği eller” diye ona iltifatta bulundu. [1]
Bu olay o kadar ilginç ve anlamlı ki, üzerinde herhangi bir yorum yapmaya hiç gerek yoktur. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.)’in öpmek suretiyle takdirlerini bilfiil gösterdiği eller, çoluk-çocuğunun rızkını helalinden temin için çalışırken nasır tutan ellerdir. O halde makam ve mevkisi ne olursa olsun, herkesin helal kazanç peşinde olması takdir edilmelidir. Faizden ve faiz şüphesinden uzak kalmak için böyle bir yolun tercih edilmesi ise, elbette her türlü övgü ve takdirin üstünde olacaktır.
Müslümanların ekonomide güçlü olmaları şarttır. Ancak bunun meşru yollardan elde edilmiş olması da bir başka temel şarttır. Bu iki şarttan ikincisini ihmal etmek asla düşünülmemelidir. Zira böyle bir tutum, inanç adamı olmanın gereğidir. Aksi ise, güçlü olayım derken, yenilgiye davetiye çıkarmak olacaktır. Zira meşru olmayan yollardan meşru ve yüce hedeflere ulaşılamaz.
‘Faizin tozu’na bulaşmak, belki bir kısım tüccar ve iş adamı için belli ölçüde bir bir zorunluluk sonucu olmaktadır. Ancak isteyerek ve bilerek faizli işlemlere girişmek, hiç bir gerekçe ile sakıncasız gösterilemez. Hatta faizsiz bir sistem arayışını gündemden çıkarmak gibi bir sonuca neden olacağı için, İslâm dünyası çapında bir sorumluluğu da gerektirecektir. Müslüman sermayenin bu noktayı iyi değerlendirmesi, tercihini temiz ve ‘faizden arınmış kazanç’tan yana kullanması, kendi kurtuluşu olacağı kadar faiz çarpmış dünya ekonomisinin de yararına olacaktır. Zira dünya ancak böylelikle alternatif ekonomik sistemi tanıma fırsatı bulacaktır.
Toplumların yönetiminde eşitsizliklerin, haksızlıkların, zulüm ve işkencelerin, despotlukların her türlü acı ve felaketlerin kol gezdiği bu dünyanın ötesi olmasaydı, o takdirde bu dünya olabileceklerin en kötüsü olurdu. Ama burası bir tarladır. Asıl hayat öteki tarafta yani ahirette gerçekleşecek ve bu dünyada yapılanların karşılığı olacaktır. Fani kazançlar fani dünyada, baki kazançlar ise beka âleminde değerlenecektir.
“Mal ve oğullar, dünya hayatının zinetidir. Baki kalacak salih ameller ise Rabbin katında hem sevap bakımından daha hayırlı, hem de ümit bakımından daha hayırlıdır.” [2] Ayet-i kerimesi ve benzer ayetler bu gerçeği bildirmektedir.
Dünyevî (fani) kazançların peşine düşüp Uhrevî (baki)’yi unutanlar görünüşte kazançlı sayılırlar, çok kerre onlara imrenildiği de olur. Fakat gerçekte onların kazancı yoktur ve büyük bir kayıp içindedirler. Cenâb-ı Hak buyurur: “İnkâr edenlerin diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın. Bu az bir geçimdir. Sonra gidecekleri yer cehennemdir. Orası ne kötü bir barınaktır.” [3]
En kârlı kazançdünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek, en büyük zarar ise hem dünyayı hem de âhireti kaybetmektir: “O dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte apaçık zarar budur.” [4] Müminin hedefi her iki dünya saadetine kavuşmaktır. Bunun için çalışır, bunun için dua eder: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru derler. İşte onların kazandıklarından nasipleri vardır.” [5] Ahirete yönelik olmayan ve inkâra dayalı bütün ameller, kazançlar boştur. “Rablerini inkâr edenlerin amellerinin hali, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Onlar kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler.” [6]
“İnkâr edenlerin amelleri engin bir çöldeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder. Nihayet ona geldiği zaman hiç bir şey bulamaz.” [7]
Hâkimlerin hâkimi olan Allah (c.c.) herkese hak ettiğini tamı tamına verecek, gerçek anlamda kazananlarla, kaybedenler O’nun büyük mahkemesinde ortaya çıkacaktır. “Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah onlara yaptıklarının karşılığını tam olarak verir. Onlara haksızlık edilmez.” [8]
Dünyanın fani kazançlarıyla şımaranlar, başkalarına tepeden bakanlar, dünyevî güçlerini şer ve fesat yolunda kullananlar ahiretlerini tüketmiş, cehennemde kendilerine yer hazırlamış kimselerdir. “İnkâr edenler ateşe sürüklendikleri gün kendilerine şöyle denir: Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız. Onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” [9]
Ahirette insanı kurtaracak bir kazançyoksa dünyadaki kazançları da yok saymak gerekir. Hindistan’ın mistik şairi Tagore ne güzel söylemiş: ‘Bu dünyanın kalabalık panayırında günlerim geçtikçe ve gündelik kârlarla elim avucum doldukça hiç bir şey kazanmış olmadığımı hissederim.’
Sözü arifler sultanı Mevlâna’ya bırakalım: ‘Mezarda bu göze toprak dolar. Mezarı aydınlatacak nurun var mı? Bu elin ayağın gidince canının uçması için kolun-kanadın var mı? Bu hayvani can kalmayınca yerine koymak için baki cana sahip misin? Ten kazanında bir sanat öğrendin, din sanatına da bir el vur. Dünyada elbisen var, zenginleştin. Fakat bu âlemden gidince nasıl edeceksin? Ahiret için de bir sanat öğren ki mağfiret kazancını elde edesin. O cihanda pazarla, kazançla dolu bir şehirdir. Zannetme ki kazanma yalnız bu âlemdedir ve bu kazançkâfidir. Bu aşağılık nefis senden fanî kazançister. Fakat niceye dek bu aşağılık şeyleri kazanıp duracaksın? Bu dünyayı baştan başa kâr kaplasa güneşin ısısı bir görünüşte onu eritir. Can suyunu can denizine dök de uçsuz bucaksız bir deniz kesil.’
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi kazanç türlerinden hayırlı kazanç; dînî ve vicdânî ölçüler içerisinde elde edilen kazançtır. Bu kazancın içerisinde ilâhî ölçülere uymak vardır. Ticaret ahlâkı vardır. Helâl kazanma, vazgeçilmez prensiptir. Menfaatperestlik ve kandırma yoktur. Bu kazanç, dış görünüş bakımdan fazla bir artış göstermese bile bunun manevî artışı devamlı yükselir. Çünkü bu servetin infakı, hayır ve hasenatı çoktur. Ferdi, merhamet ve vicdan huzuruna kavuşturur. Böyle kullar, bütün yatarıklara karşı merhamet ve şefkatli olurlar. Bu merhamet, bize de merhamet olunmasının biricik vesîlesidir. Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyururlar: “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!”
Paranın kaderi, kişinin duygularına girer. Bir atasözünde dendiği gibi, ‘Para yılan gibidir, girdiği delikten çıkar.’
Bir kişinin malının ne kadar hak yoldan olduğunu anlayabilmek için harcama yerine bakmak gerekir.
Kazanç çeşitlerinden ikincisi olan hayırsız kazanç ise belli bir otorite ve güç etrafında elde edilen kazançtır. Bu, genellikle haksız kazançtır. Kayırma ve rüşvet gibi yollarla yığılan kanserli bir servettir. İnsanın elinde bir anda şişen balon gibidir. Bu balonların kimi dünyada patlamakta, kimi de mahşerde patlayacaktır. Bunun görünüşte artışı yüksektir. Ancak manevî tarafı, baştan sona kayıptır ve ebedî bir iflâstır. Dolayısıyla bu kazanç; infaka, hayır ve hasenata kolay kolay sarf olmaz. Belki cüz’î bir kısmı…
Üzülerek belirtmek gerekir ki, günümüzde ikinci tür kazançyolu, herkese daha çekici gelmekte ve kapitalist düzen de bunu iyice körüklemektedir. Nice mümin gönüller de bu akıntıya kapılmaktadırlar. Çok kimse, önce kazanmanın derdi ve hırsı içine girmektedir. Oysa önce elde edilecek kazancın, dünya huzuru ve âhiret hesabını yapmak şarttır. Kalpler ihtirastan katılaşıp âhiret düşünülmediğinde, insanoğlu hak-hukuk tanımayan, gaspçı ve acımasız bir varlığa dönüşebilmektedir. Yani kapitalizm, insanları ihtirastan vahşîliğe itmektedir. Bu gerçeği görmek için dünyada yaşananlara şöyle bir bakmak yeter. Para uğruna bugün yapılan sömürü ve zulümler, hangi insanlığa sığar? Bir bomba atılıyor, bitki-hayvan, çoluk-çocuk, hasta-yaşlı ayırımı yapılmadan binlerce insan öldürülüyor, sakat bırakılıyor, sefalete itiliyor. Ne merhamet var, ne şefkat! Suçsuz ve günahsız insanların kanlarıyla boyanan kanlı para, hangi insanlığı imar ve inşa edecektir?
Bu kazançlar ekseninde herkes kazanma ümidi ve kaybetme korkusuyla çalıştığı halde gerçek kazancın ve kaybin ne olduğu konusunda insanlar arasında görüş birliği yoktur. Farklı değerlendirmeler, farklı inanç ve bakış açılarından kaynaklanmaktadır. Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe inananlar için asıl kazançAllah (c.c.)’ın rızası ve ebedî saadete ermek iken ateist için bütün hedef, olabildiğince dünya nimet ve lezzetlerini elde etmektir. Allah (c.c.), kim neyi istiyorsa emeğinin karşılığını tamam olarak vermekte, kimseye haksızlık etmemektedir. İşte ayet-i kerime: “Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür. Kim de zerre kadar bir kötülük yapmışsa onun cezasını görür.” [10]
Kazanmak ve kazanılanı korumak esas olduğuna göre gerçek kazançebedî (sonsuz) olanı kazanmaktır. Zira ebedî olmayanlar kaybedilmektedir. Buna göre yalnızca dünyaya ait kazançlar sonuç itibariyle yok olmaktadır. Kaybedilmeye mahkûm kazançlar elem ve pişmanlığa dönüşmektedir. Kazanıp da kaybetmenin üzüntüsü hiç kazanamamanın üzüntüsünden kat kat fazladır. Çocuğu ölenle hiç çocuğu olmayanın üzüntüsü elbette bir değildir. Kalıcı olan kerpiç geçici olan altından daha değerlidir. “Sizin yanınızdakiler tükenir. Allah'ın katındakiler ise bakidir.” [11] Ayet-i kerimesi de bu gerçeği bidirmektedir.
Bakî (kalıcı) olanı verip fâni (geçici) olanı almak akıl kârı değildir. Dünyevî kazançlar peşindir. Akıl gözüyle ileriyi göremeyenler çocuklar gibi önlerindeki peşinin ardına düşüyorlar. Çocuğun önüne bir avuç şekerle bir avuç altın konsa her halde altına değil şekere iltifat eder. Akıl geliştikçe neyin daha faydalı ve kalıcı olduğu farkedilir. Ayet-i kerime bunu şöyle bildiriyor: “Onlar peşin olanı severler ve önlerindeki ağır bir günü arkalarına atarlar.” [12] Genellikle hayvanlarda da gelecek endişesi yoktur. Günlük yaşarlar. Kesimhaneye giden hayvanlar bir tutam otun peşinde ölüme gittiğini farkedemez. Bununla birlikte bazı hayvanlarda gelecek sezgisi vardır. Örneğin arılar ve karıncalar gelecek için yiyecek depo ederler. Bu sezgi, Allah Teâlâ tarafından kendilerine verilmiştir.
Gelecek hesabı olmayanlar yaşadıkları günün kavgasını verirler. Bütün gayretleri ise üç günlük dünya içindir. Kur’an-ı kerim buyuruyor: “Heyhat, heyhat! O size vaad edilen şey ne kadar da uzak! Bizim dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Kimimiz ölürüz, kimimiz yaşarız. Biz öldükten sonra tekrar diriltilecek değiliz.” [13]
Akıllı insan sonu yokluk olan varlığa aldanmaz. Fâni olanı baki kılmaya çalışır. Dünyanın tamamına sahip olsa bile bir gün her şeyi geride bırakıp gideceğini düşünür, gerçek kazancın âhiret kazancı olduğunu hesap eder.
Cenâb-ı Hak buyurur: “Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan ve onunla doyuma ulaşan, ayetlerimizden gafil olanlara gelince işte onların kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir.” [14]
Âhiret bağlantısı olmayan bütün kazançlar aslında saadet değil, felaket sebebidir. Haram-helal kaydından uzak Allah (c.c.)’ın razı olmadığı bir kazançhem dünyayı hem âhireti mahvediyor. Dünyanızı cehenneme çeviren haram kazançyarışıdır. Bu türlü kazançlar hem dünya hem de âhiret cehenneminin bir bakıma yakıtı durumundadır. “Altın ve gümüşü biriktirip, Allah yolunda harcamayanlara acı veren bir azabı müjdele! Bunlar kıyamet günü cehennem ateşinde kızdırılır. Onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanır. Onlara; işte kendiniz için biriktirdikleriniz! Haydi, tadın biriktirdiklerinizi, denir.” [15]
Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe inanan için kayıp söz konusu değildir. Dünyada sıkıntı çekse de ebedî hayatın mutluluğu bütün acı ve sıkıntıları unutturur. Allah (c.c.)’a ve ahirete inanmayan ise dünyada ne kadar varlık içinde yaşarsa yaşasın ebedî felaketle karşılaşınca bütün fani lezzetleri unutur. “Keşke toprak olaydım! der.” İnkâra dayalı olarak yaptıkları işler pişmanlığa dönüşür. “Böylece Allah onlara, yaptıklarını bir pişmanlık kaynağı olarak gösterecektir.” [16] Ayet-i kerimesi de bunu şimdiden bildirmektedir.
“İnkâr edenler ateşe sürüldükleri gün kendilerine: Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız, denir.” [17]
Kazanç-kayıp, kâr-zarar anlayışı insandan insana değişir. Bunun inanca ve bakış açısına göre değiştiğini yukarıda söylemiştik. Başkalarını aldatarak kazanan kendini kârlı sayar. Kumarda kazanan kendini şanslı sanar. Ölümü ebedî kayıp, üçgün fazla yaşamayı, gününü gün etmeyi kâr bilir. Bu, kâfirlerin anlayışıdır. Mümin ise başkasına kazandırdığı zaman, gerektiğinde hayatını bile feda ettiği zaman kendini kazançlı görür. Bu anlayışa dair asr-ı saadette yaşanan çarpıcı bir olay arzedelim:
Uhud savaşından dört ay sonra Âmir oğulları kabilesinin reisi Ebu Berâçeşitli hediyelerle Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi. Müşrik olduğu için Rasûlullah (s.a.v.) onun hediyelerini kabul etmedi. Kendisine müslüman olmasını teklif etti. Ebu Berâ ise açık ve net bir tavır ortaya koymadı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v.)’den kabilesini irşad için kendilerine davetçi göndermesini istedi.
Rasûlullah (s.a.v.), içine pek sinmediği halde sayıları kırk veya yetmiş olduğu belirtilen davetçiyi gönderdi. Sahabe’den Haram b. Milhanda bunlar arasındaydı. Arkadaşları onu öncü olarak gönderdiler. Âmir oğullarına yaklaşınca: ‘Durun size haber getirdim, diyerek yaklaştı ve ‘ben size Rasûlullahın elçisiyim. Bana güven (eman) verin ki konuşayım, dedi. Ona eman verdiler. Şehadet getirip onları İslâma davet etti. Davet sırasında arkadan birisi onu mızrakladı. Saplanan mızrak Haram b. Milhan’ın göğsünden çıktı. Mızrak vücuduna saplanır saplanmaz, ‘Allahu Ekber! Kâbenin Rabbine andolsun ki; kazandım gitti, dedi ve ellerini vücudundan fışkıran kana bulayıp yüzüne ve başına sürdü ve geridekiler için; kardeşlerimize haber verin ki; biz Rabbimize kavuştuk. O, bizden, biz ondan razıyız, dedi.’Böylece şehit oldu, O’nun dünya hayatı sona erdi ama en büyük makamı kazandı, Allah (c.c.) rızasını kazandı, cenneti kazandı.
Kazandım, diyen sahabinin kazanç anlayışıyla yardımdiyen adamın kazanç anlayışı elbette bir değildir. Birisine göre Allah (c.c.) yolunda fani hayatı verip ebedî saadeti kazanmak en büyük kazanç, diğerine göre ise ölüm ebedî kayıp.
Günümüzde ölüm ilanlarında falan kişi hayatını kaybetti,deniyor. Halbuki, ölümde kaybetme değil, aksine fani hayatı ebedî hayata bağlayarak ölümsüzlüğe erme söz konusudur. YunusEmre ne güzel söylemiş:
‘Ballar balını buldum, kovanın yağma olsun.
Kârdan, zarardan geçtim dükkânım yağma olsun.’
Gerçek kazanç ve kurtuluşun ne olduğunu yüce Rabbimiz şöyle bildiriyor: “Her canlı ölümü tadacaktır, yaptıklarımızın karşılığı da kıyamet günü size tam olarak verilecektir. Kim cehennem ateşinden uzaklaştırılıp, cennete sokulursa işte o kazanmış olur. Dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir.” [18]
[1] el-Mebsût, Serahsi, 345.
[2] Kehf sûresi, 18/46.
[3] Al-i İmran sûresi, 3/195.
[4] Hac sûresi, 22/11.
[5] Bakara sûresi, 2/201-202.
[6] İbrahim sûresi, 14/18.
[7] Nûr sûresi, 24/39.
[8] Ahkâf sûresi, 46/19.
[9] Ahkâf sûresi, 46/20.
[10] Zilzâl sûresi, 99/7-8.
[11] Nahl sûresi, 16/ 96.
[12] İnsan sûresi, 76/27.
[13] Müminun sûresi, 23/ 36-37.
[14] Yunus sûresi, 10/7-8.
[15] Tevbe sûresi, 9/34-35.
[16] Bakara sûresi, 2/167.
[17] Ahkâf sûresi, 46/20.
[18] Al-i İmran sûresi,3/185.