إعداد جيش قوي
GÜÇLÜ BİR ORDU HAZIRLAMAK (RİBAT)
Erdemli
siyasetçinin önemli özelliklerinden biri de yönettiği ülkesi ve toplumunun dışarıdan
gelecek tehlikelere karşı korunması ile huzur ve güvenliğinin sağlanması için
güçlü bir ordu hazırlamak ve bunu yaşatmaktır.
İnsanlık
tarihi boyunca dünyanın çeşitli coğrafyalarında kurulan büyük-küçük devletler, derebeylikler,
kabileler ve topluluklar arasında sürekli olarak kısa-uzun süreli savaşlar
yaşanmış, bu savaşlarda milyonlarca insan ölmüş, kimi devletlerin varlığı sona
ermiş ve kimileri de isim, el ve konum değiştirmiştir. Bu durum halen devam
etmekte olup kıyamete kadar da sürecektir.
Müslümanlar
da bu savaşlardan nasiplerini almışlar ve çoğu zaman dinlerini, yurtlarını ve
insanlarını savunmak uğruna sayısız şehidler vermişlerdir. Bunun için Müslüman
yöneticiler hemen her dönemde güçlü ordular kurmaya ve bunları yaşatmaya gayret
etmişlerdir.
Kur’an-ı
Kerim’in birçok ayetinde müminlerin düşmanları karşısında birlik olmaları
emredilmekte ve onların kardeş oldukları, birbirlerine karşı merhametli,
düşmanlarına karşı şiddetli olmaları vurgulanmaktadır. Müslümanların cemaat
olmalarının, ayrılığa düşmemelerinin, Kur’an’a topluca sarılmalarının din ve
dünya açısından sayısız faydaları vardır. İslâm, kişiyi Allah (c.c.)’a bağlayan
ve onu gerçek anlamda kurtuluşa götüren bir dindir. Herkes kendi sorumluluğunu
kendisi taşır. Ancak İslâm en iyi şekilde, bir Müslüman cemaat arasında,
onlarla beraber yaşanabilir.
Kur’an-ı
Kerim’de Müslümanların düşmanlarına karşı savaşa hazırlıklı olmaları konusunda
‘Ribat’ kelimesi ve türevleri kullanılmaktadır. ‘Ribat’, bir işe sarılıp devam
etmek, düşmana karşı savaş atları (veya savaş malzemeleri) hazırlamak ve sınırı
düşmana karşı korumak için beklemek demektir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle
buyurulmaktadır: “Onlara karşı gücünüzün
yettiği kuvvet ve ribat atları (cihad malzemeleri) hazırlayın...”
Buradaki
‘ribat’, hem savaş için dayanıklı olmayı, hem de savaş için gerekli araç, silah
ve malzemeyi hazırlamayı ifade etmektedir. Eğer müminler, düşmanlarına karşı
hazırlıksız olurlarsa, düşmanların saldıracakları gediklerde, sınır boylarında
nöbet tutmazlarsa, yani her an saldırı olacakmış gibi hazırlıklı olmazlarsa;
düşmanları onları gafil avlar, onlara zarar verebilir, yurtlarından sürebilir
ve hatta yok edebilirler.
‘Ribat’,
aynı zamanda ibadete sarılmak, ibadete devam etmek, gönlü ve duyguları en
içtenlikli bir şekilde ibadet şuuruna bağlamak demektir. Mümin her an ibadete
hazırdır, ibadetinde süreklidir. O böyle yapmakla, düşmanlara karşı kendini
korumuş olur, imanını koruma altına almış olur. Müslümanların sınır boylarında
onların vatanlarını, ırzlarını ve dinlerini korumak için düşmanlara karşı
hazırlıklı olan İslâm askeri gibi, o da imanın yeri olan kalbinin kapısında
imanı tehlikeye düşüren tehlikelere karşı ‘ribat’ yapar, nöbet tutar, hazır
olur, ibadetine sürekli dikkat eder.
Türkçemizde
‘bağ’ anlamında kullanılan ‘irtibat’, aslında saldırgan düşmana karşı hazır
olmak demektir. Bu kelime elbette bir şeyle bağ ve bağlantı kurmak anlamına da
gelmektedir.
Ribat
veya rabıta bir âyette şöyle geçmektedir:
“Ey iman edenler! Sabredin, sabretmekte
direnin (veya yarışın), ribat yapın (cihada hazırlıklı olun) ve Allah’tan
hakkıyla sakının. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”
‘Rabıta,
ribat, murabıt’ kelimeleri daha çok birer ‘cihad’ terimidir. Bu, Müslüman’ın hem
dış düşmanlarına karşı ve hem de imanın iç düşmanlarına karşı bir cihad
anlayışını kapsar.
Ayette
geçen sabır; nefsi kendisinde bulunan zorluklara katlandırmaktır. Musabere ise,
nefsi hem kendisindeki hem de kendi dışındaki zorluklara katlandırmaktır.
Örneğin hastalık nefsin kendisindendir. Hastalığa dayanmak sabırdır. Allah
yolunda çalışmak ise nefsin dışındaki bir zorluktur. Nefsin o zorluğa
katlanması ise ‘musabere’dir. Ayette hem sabredin, hem de sabretmekte direnin,
yani ‘musabere’ edin bu anlamdadır.
Peygamberimiz
(s.a.v.) buyuruyor ki:
Bir gündüz ve gece ribat yapmak (Allah
yolunda nöbet beklemek ) bir aylık nafile oruç ve namazdan daha hayırlıdır.
Ölse bile bu işlediği amelin sevabı kesilmez. Bununla rızıklanır, fitnecilerden
korunur.”
“Allah (c.c.) yolunda bir gün murabıt
olmak (nöbet beklemek) dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır.”
“Kim Allah (c.c.) yolunda murabıt olarak
ölürse, kendisine, işlemekte olduğu salih amelin sevabı (sanki ölmemiş gibi
verilmeye) devam edilir. Rızkı da sürekli olarak verilir. Kabirdeki hesaba
çekicilerden emin olur. Allah (c.c.) onu kıyamet günü en büyük korkudan
(Cehennem’den) güvene kavuşturur.”
Âl-i
İmran sûresi 200. Ayette; gerektiği zaman düşmana karşı saf bağlamak,
Müslümanların sınırlarında onları korumak üzere nöbet beklemek, İslâm
düşmanlarına karşı devamlı hazırlıklı olmak, bir namazdan sonra diğerini
beklemek ve Allah yolunda gerektiği gibi sabırlı olmak tavsiye edilmiş
olabilir.
Görüldüğü
gibi ribat veya rabıta cihatla, sabırla, ibadetlere bağlanmakla ilgili
kavramlardır. Tasavvufçuların anladığı gibi bir anlam taşımamaktadırlar. Ne
Peygamberimiz (c.c.), ne sahabeler, ne de sonradan gelen büyük âlimler
böylesine bir rabıtaya başvurmadılar. Bu sonradan uydurulmuş bir şeydir.
Bu
ayet aynı zamanda müminlere, birbirlerine bağlanmalarını, birbirlerine destek
olmalarını, toplu bir şekilde ‘İslâm Ümmeti’
bağını güçlendirmelerini de emrediyor.
Tarihi
olaylar ve bugün içerisinde yaşadığımız gerçekler, İslâm ümmetinin çektiği
acılar karşısında bu ‘rabitû-birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun’
emri ne kadar yerindedir? Müminler inandıkları Kitab’ın hükümlerini yerine
getirirlerse gerçek anlamda Müslüman olurlar.
Âl-i
İmran sûresinin 200. Ayetinin bu şekilde de anlaşılması mümkündür. Her şeyin en
doğrusunu ise yalnızca Rabbimiz (c.c.) bilir.
Ribat
kavramı Kur’an-ı Kerim’de ‘savaş için bağlanıp beslenen atlar ve düşmana karşı
nöbet bekleme’ anlamında kullanıldığını tekrar hatırlayalım. Ancak zaman
içerisinde ‘ribat’ daha geniş bir anlam kazanmıştır.
İslâm
hukukçuları ribatı; Müslümanları saldırgan düşmana karşı korumak için
sınırlarda beklemek diye tanımlamıştır. Bu da süvarilerin (at binenlerin) atlarını bağlamalarından
(ribâtü’l hayl) gelen bir anlamdır.
Ribat
başlangıçta yalnızca nöbet beklemeyi ifade ederken, zamanla sınır boylarında
nöbet için kullanılmış ve mücahitlerin barınmaları, düşmanı gözetlemek için
yapılan yerlere ad olmuştur. Avrupa kıtasının en batısında yer alan Endülüs
(İspanya) Müslümanların elindeyken burada kurulan bir devletin adının
‘Murabıtlar Devleti’ olması da dikkate şayandır. Ribat ayrıca mücahitlerin
yetişme ve nefis eğitim yerleri, Müslümanların tehlike anında sığınma mekânları
da olmuşlardır. Bir kısmı da zamanla kervansaray gibi kullanılmışlardır.
Müminler,
Kur’an’ın emrine uyarak imanlarını ve İslâmî hayatlarını sabrederek, sabırda
yarışarak ve cihad ile korurlar. Bunun için kalplerinin, ailelerinin ve İslâm
vatanının kapılarında gereği gibi ve bir nöbetçi asker gibi beklerler.
Gönülleri de imanlarıyla ve Kur’an’la irtibatlıdır. Bütün bu özellikleriyle
ribat ahlâkı da mücahidin en önemli ahlâk esaslarındandır.
Müslüman
siyasetçi, bütün bu bilgiler, ilâhî emirler ve Peygamber (s.a.v.)’in
uygulamaları doğrultusunda yönetmekte olduğu ‘İslâm Toplumu ve Devleti’nin
huzur ve güvenliği için güçlü bir ordu kurmak, günün teknoloji ve şartlarına
göre donatmak ve bunu kıyamete kadar yaşatmak zorundadır. Bunu gerçekleştirmek
ilâhî bir emir olduğu kadar ilim ve aklın gereğidir. Çünkü tarihî gerçekler
bunu gerektirmektedir. Şayet böyle yapamazsa hem Allah (c.c.)’a karşı ve hem de
toplumuna karşı görevini yapmamış ve hatta ihanet etmiş olur. Bu özelliklere ve
anlayışa sahip olmayan siyasetçiler Müslümanların başına yönetici olarak
getirilemezler.