DENAET
‘Denaet’, alçak ve bayağı olma, alçaklık demektir. Denaet, ahlâk noktasından, insanı saygın konumdan aşağı düşüren kötü huydur.
Denaet özelliğindeki kişilere ‘Denî’ yani ‘aşağılık’ denir. Denî kişiler, varlık ve güç sahibi olduktan sonra ırz, namus, şeref ve haysiyeti düşünmezler. Kendi istek ve arzularını doyurduktan sonra yakınlarını ve hatta bakmak zorunda oldukları kimseleri bile düşünmeden nefislerinin ardında adeta vahşi bir hayat sürerler.
Kur’an-ı Kerim’de, bu özellikte olduğu bildirilen toplum Yahudilerdir. Ayetlerde Yahudilerin üzerine olumsuz özellikleri dolayısıyla alçaklık damgası vurulduğu şu şekilde anlatılmaktadır: “Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Meğerki Allah'ın ipine ve insanlar (müminler)ın ahdine sığınmış olsunlar. Onlar Allah'ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik damgası vuruldu. Bunun sebebi, onların Allah'ın ayetlerini inkâr etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleridir. Ayrıca isyan etmiş ve haddi de aşmışlardı.” [1]
İnsanoğlunun yumuşak huylu olma özelliği ile alçaklığı arasında belirli bir süreç takip ettiğini ifade eden İbn Kayyim el-Cevziyye, yumuşak huyluluk azaldıkça alçaklığın arttığını ifade etmektedir: ‘Yumuşak huyluluktan ayrılınca ya aceleciliğe, şımarıklığa ve hiddete, başkasını küçümsemeye veya alçaklık, zavallılık ve ezikliğe kapılır. Muhakkak ki zavallılık ve ezikliğin getirdiği yumuşaklık ile güçlülükten, izzetten ve şereften doğan yumuşaklık arasında belirgin bir fark vardır...
Şecaat huyundan ayrılınca ya sevilmeyen yırtıcılığa veya korkaklık ve pasifliğe gider. Yüce değerler uğrunda yarışmayı ve imrenmeyi bırakınca ya hasede ve düşkünlüğe, ya elindekiyle yetinmeye maruz kalır.’
Denaet, genelde ‘sütü bozuk’, cahil ve terbiyesiz insanların özelliğidir. Alçak insanların yaramazlıklarından vazgeçip pişman olacaklarını ümit etmemeli, bunların ıslah olacakları ümidi ile kendilerine güvenmemelidir. Bunlar ciddi anlamda bir kültür ve ahlâk eğitiminden geçtikten sonra ancak kendilerine güvenilebilir. Böyle kimselerden uzak durmayan insanların da bu huylardan kapma veya onlardan zarar görme ihtimali de vardır.
Alçakların bela ve sıkıntı içinde görülmeleri durumunda da onlara acımak gerekmez. Çünkü onlar, çektikleri cezayı kendi elleriyle hazırlamışlardır. Ancak şunu da eklemek gerekir ki, İslâm toplumu, bireylerinin tamamını ıslah etmek, onlara dünya ve ahirette saadet içinde olmalarını sağlamak ödevindedir.
Alçaklık kötü huyun yerine müminleri kurtuluşa erdirecek olan iyi huy izzet ve şereftir. Ayet-i kerime’de bu durum şöyle ifade edilmektedir: “İzzet; Allah'ın, Resûlünün ve müminlerindir.” [2]
Bu, Allah (c.c.)'ın kendilerini izzetli, Hz. Peygamber (c.c.) ve müminleri zelil gören münâfıklara cevabıdır. Buna göre gerçek müminler izzet, üstünlük ve şeref sahibidirler. Çünkü gerçek müminler geçici, değersiz şeylere bağlanmaz. Allah (c.c.)'tan başkasına boyun eğmezler.
Münâfikûn Suresinin izleyen ayetlerinde, “Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Biriniz kendisine ölüm gelip de, ‘Rabbim beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demeden önce size verdiğim rızıktan infak edin” [3] buyurularak gerçek müminleri izzetli kılacak nitelikler açıklanır. Bunlar ‘zikrullah’ ve ‘infak’tır.
Bu ayeti yorumlayan Elmalılı Hamdi Yazır; müminlerin her ne durum olursa olsun alçaklığa düşmemelerini, alçaklığın münafıklık alameti olduğunu şu şekilde açıklamaktadır: ‘Kuvvet, hakiki galibiyet, haysiyet Allah'ın ve O'nun aziz eylediği kimselerindir ki, onlar da Allah'ın Resûlü ve halis müminlerdir. Münafıkların izzeti yoktur, izzetleri olsaydı nifaka, yalancılığa tenezzül etmezler, dünya hayatı için sonunda Hakk'ın huzurunda yüzlerini kara çıkartacak olan o ahlâksızlıkları, alçaklıkları amel eylemezlerdi (işlemezlerdi). Binaenaleyh zilletleri kendileridir.' [4]
Tarihimiz izzet ve şeref için verilen altın sayfalar dolusu şanlı olaylarla doludur. Aynı zamanda izzet ve şerefini elden bırakmamak için canını, malını kısacası her şeyini feda eden aziz insanlarla doludur. Bunlardan bir tanesi de Alparslan’ın Malazgirt Savaşı öncesinde, üzerindeki manevi sorumluluk gereği savaştan ayrılmanın alçaklık olduğunu söylediği konuşmasında gizlidir. Alparslan, 1071'de Malazgirt Meydan Muharebesi'ne girmeden bembeyaz elbiseler giyinir ve şöyle hitap eder: ‘Bu benim kefenimdir!’ dedi. Yâni kendini cihan şöhretine değil, vecd ve heyecan içinde şehitliğe hazırladı. İhlâsı, O'nu, kendisininkinden beş misli büyük bir orduya sahip Romen Diyojen'e karşı muzaffer kıldı.
Askerine harbe girmeden şu veciz hitabede bulundu:
‘Ya muzaffer olur, gayeme ulaşırım, ya da şehîd olarak Cennet'e giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler, takip etsin. Ayrılmayı tercih edenler, gitsinler. Burada emreden sultan ve emredilen asker yoktur. Zira bugün ben sizlerden biriyim. Sizlerle birlikte savaşan gaziyim. Beni takip edenler ve nefislerini yüce Allah'a (c. c.) adayarak şehîd olanlar, Cennet'e; sağ kalanlar ise, gaziliğe kavuşacaktır. Ayrılanları ise, Ahiret'te ateş, Dünya'da da alçaklık beklemektedir.’
Mümin, nefsinin, dininin izzetini korumakla yükümlüdür. Bu ise ancak Allah'a iman etmek, hayatını O'nun emir ve yasaklarına göre düzenlemekle mümkün olabilir. Küfür, şirk, nifak, isyan ise insanı zillete, alçaklığa düşürür. Mümin imanı ile izzet kazanır. Ne var ki kendisini küçültücü, izzetini zedeleyici her türlü davranıştan kaçınmalıdır.
Gerçek mümin, izzetini korumak için küçültücü davranışlardan kaçınmak, ağırbaşlı, vakur olmak zorundadır. Fakat bu durum kibirle karıştırılmamalıdır. Şihâbuddîn Ömer el-Sühreverdî, ‘insanın nefsinin hakikatini bilmesi ve dünyevi istekleri sebebiyle zelil etmeden ona ikram etmesi’ biçiminde tanımladığı izzetin, ‘insanın nefsini tanımayarak onu kendi yerinden daha yukarı koymaya çalışması’ şeklinde tanımladığı kibirle karıştırılması tehlikesine dikkat çekerek ikisi arasındaki farkı şöyle belirtir: ‘Meskenet ve zillete düşmeden tevazu sınırında durmak, kibir ateşinin ortasına kurulmuş izzet köprüsünde durmak gibidir. Bunu becerebilen ve bu hususta sabit kadem olabilenler ancak Râsih (sağlam duruşlu) âlimler, kurb (Allah’a manevi yakınlık elde etmiş) makamına ermiş sâdât-ı kirâm ile sıddîklerdir.’ [5]
[1] Ali İmran sûresi, 3/112.
[2] Münafıkun sûresi, 63/8.
[3] Münâfikûn sûresi, 63/9–10.
[4] Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır.
[5]Avârifu'l-Maarif, Sühreverdî, s. 305.