CİHADI TERK ETMENİN CEZASINI BİLDİREN ÂYET-İ KERİMELER
Cihadı terk etmenin cezasını bildiren ve değişik zamanlarda gelmiş bulunan âyet-i kerimlere bakalım:
“Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inananlar; mallarıyla, canlarıyla, cihad etmek(ten geri kalmaları) için senden izin istemezler. Allah Teâlâ, korunanları bilir. Ancak Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp duranlar, (geri kalmak için) Senden izin isterler. Eğer (cihada) çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah Teâlâ, onların davranışlarından hoşlanmadığı için onları durdurdu: ‘Oturan (kadın ve çocuk)larla beraber oturun!’ denildi. Sizin içinizde (sefere) çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı. Sizi birbirinize düşürmek için hemen aranıza sokulurlardı, içinizde de onlara kulak verenler vardı. Allah Teâlâ zalimleri bilir. (Onlar) Önceden de fitne çıkarmak istediler ve sana nice işleri ters çevirdiler. Nihayet hak geldi, onlar istemedikleri halde Allah Teâlâ’nın emri galebe çaldı. İçlerinden öylesi var ki: ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme’ der. İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır. Sana bir iyilik ulaşsa (bu), onların hoşuna gitmez ve eğer sana bir kötülük ulaşsa: Biz önceden (sefere katılmamakla) başımızın çaresine bakmışız’ derler, sevinerek döner (gider)ler. De ki: ‘Allah Teâlâ, bizim için ne yazmış (ne takdir etmiş) ise ancak o, bize ulaşır, bizim sahibimiz O’dur. İnananlar Allah Teâlâ’ya dayansınlar.’ De ki: ‘Bize yalnız iki iyilikten (ya gazilik veya şehitlikten) birini gözetmiyor musunuz? Ama biz, Allah Teâlâ’nın size ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle bir azap ulaştırmasını gözetiyoruz. Haydi gözetin, biz de sizinle beraber gözetenleriz.” [1]
Bu âyetlerde, gerçek müminlerle şüphe içinde bocalayanların güç şartlar karşısındaki davranışlarının tablosu çizilmektedir. Allah Teâlâ’ya ve âhirete gerçekten inananlar, mallarıyla, canlarıyla Allah Teâlâ uğrunda savaşmaktan geri kalmaz, savaştan kaçmak için izin almazlar. Fakat Allah Teâlâ’ya ve âhirete inanmayıp şüphe içinde bocalayanlar, savaştan kaçmak için izin isterler.
Eğer onlar gerçekten savaşa katılmak isteselerdi, bunun için vaktiyle hazırlık yaparlardı. Hiçbir hazırlık yapmamışlardır. Esasen Allah Teâlâ da onların sefere katılmalarını istemediği için onları geri bıraktırmıştır.
Allah Teâlâ’nın, münafıkları savaştan geri bırakması, İlâhî kanunlar gereği, onların yüreklerinde uyanan isteksizliğin ağır basması demektir Allah Teâlâ’nın yasalarının işlemesiyle uyanan bu isteksizlik, tabii olarak Allah Teâlâ’ya mal edilmiş, Allah Teâlâ onları geri bıraktı denmiştir. Çünkü her iş O’nun yasalarının çalışmasıyla olur. O halde işin gerçek faili Allah Teâlâ’dır. Bunlar katılmak istemeyince, bunun için hiçbir çaba harcamayınca içlerinde savaşa katılmama arzusu kuvvetlenmiş, böylece geri kalmışlardır. Geri kalmaları da, savaşa katılmaları da Allah Teâlâ’nın içlerinde uyandırdığı dâiyeler (etkenler sebebiyle olur. Ama onlar çaba harcamadıklarından, Allah Teâlâ’nın kanunları savaşa katılmamaları yönünde çalışmış ve onlar geri kalmışlardır.
Geri kalmakla onlara: ‘Oturanlarla beraber oturunuz!’ denmiştir. Korkup da savaşa katılmayanlar, her yerde böyle kınanır. Müslümanlar, bu sefere katılmayanların ya yüzlerine karşı ve kendi aralarında: ‘Haydi kadınlar gibi oturun bakalım’ demiş olmalıdırlar ki âyette, onların böyle söylenerek kınandığı ve bu sözü de hak ettikleri belirtilmektedir.
Allah Teâlâ’nın, onların sefere katılmalarını hoş görmemesi, samimi insan olmadıklarından dolayıdır. İslâm’a yardım için gönülden savaşmak istemediklerinden Allah Teâlâ, böyle isteksizlerin sefere katılmasını hoş görmemiştir. Çünkü bu adamların işi gücü gösteriş yapmak, arayı katmaktır. Eğer katılsalardı, Müslümanların arasını bozmaktan, aralarına fitne sokmaya çalışmaktan başka yararları olmazdı. ‘Sizin içinizde de onları dinleyenler vardır’ cümlesi, Müslümanların içinde onların sözlerini dinleyen, dediklerine inanıp uyan kimseler bulunduğunu gösterir. Onların yalan sözlerine inananlar da olunca sonunda müminlerin arası bozulur. Öyle ise bu gibi bozguncuların, mücahidler arasına katılmamaları daha uygundur.
48. Âyette, onlar daha önce de her fırsatta fitne çıkarmak, işleri ters çevirmek istemişler, Peygamber (s.a.v.)’in ve ashabının yenilip, kendilerinin iş başına geçmelerini arzu etmişler, bunun için entrikalar çevirmişler ama gerçek yerini bulmuş, onların istememesine rağmen Allah Teâlâ’nın buyruğu üstün gelmiştir.
49. Âyette, bunlardan kimi de: ‘Bana izin ver de beni fitneye düşürme (beni sıkıntıya sokma)!’ demiştir. Bu âyetin tefsirinde birkaç görüş ileri sürülmüştür: Birine göre ‘Bana izin vermemekle beni günaha düşürme, çünkü senden izinsiz geride kalırsam günahkâr olurum’ demektir. Eğer âyet bu anlamda ise bu sözü söyleyen kişi, ya alay tarzında veya inanarak böyle söylemiştir. Yahut cümlenin anlamı: ‘Bana izin ver, şu sıcak zamanda beni mahvetme’, yahut ‘Beni fitneye düşürme, seninle çıkarsam perişan olurum, sıcağa dayanamam, beni sıkıntıya sokma’ demektir. Fitne’nin temel anlamı baskı olduğundan, âyet için ‘Bana izin ver, beni sıkıntıya düşürme’ anlamı daha uygundur. Zaten bu seferin de zor şartlar içinde yapılmış güç bir sefer olduğu düşünülürse bu anlamın uygunluğu ortaya çıkar.
Âyette, seferden kaçmak isteyenlerin, bu davranışları yüzünden zaten fitneye (sıkıntı içine) düştükleri ve cehennemin onları kuşattığı bildiriliyor. Çünkü cehennem azabına dönen hareketleri kendilerini sarıp durmaktadır, ama onlar bunun farkında değillerdir.
50. Âyette, şimdi bu savaşa katılmayanlar, Allah Elçisinin zaferini istemezler. Eğer Allah’ın Elçisine bir iyilik, bir zafer ulaşırsa buna bozulurlar. Eğer Allah Teâlâ’nın Elçisi ve arkadaşları bir felâkete, yenilgiye uğrarsa, kendileri: ‘Biz vaktiyle tedbirimizi aldık, ihtiyatlı davrandık’ diye sevinirler.
51. Âyette Allah Elçisine, Allah Teâlâ’nın takdirinden başka hiçbir şeyin olmayacağını söylemesi, müminlerin Allah Teâlâ’ya dayanmaları emrediliyor. Kâinatta Allah Teâlâ’nın dilemediği hiçbir şey olmaz. Allah Teâlâ insanın bütün hayat safhalarını bilir. İnsanın hayatı, Allah Teâlâ’nın ezelde belirlediği programa göre cereyan eder. İnsan tedbirini alır, elinden geleni yapar ama Allah Teâlâ’nın takdir ettiği şeyi de kimse önleyemez. Allah Teâlâ insan için ne takdir etmişse o olur. Falan zamanda ölmesi mukadderse insan ölür, yaşaması mukadderse yaşar. Allah Teâlâ dilerse insanı zafere ulaştırır, dilerse yenilgiye uğratır.
İnsan tedbirini alır, gerisi Allah Teâlâ’nın elindedir. Savaştan kaçmak, kurtuluş çaresi değildir. Aksine insanın zillet içinde ölmesine sebep olur. Bazen savaş, şerefle yaşamanın gereklerindendir.
Müslümanlar saldırmak için değil, onurlarını korumak için savaşa gidiyorlardı. Ötede büyük bir kuvvetin Müslümanları imha etmek, yurtlarını çiğnemek için toplandığı haber alınmıştı. Bunları oturup beklemek, bile bile şerefsizliği kabul etmek olurdu. Bunun için Allah’ın Elçisi, kendisine inananların hepsini savaşa çağırmıştı. Allah Teâlâ’ya dayanıp yürümek lâzımdı. İnananlara yakışan bu idi.
52. Âyette Allah Elçisine, Müslümanların zaferini değil, felâketini isteyenleri uyarması emrediliyor. Onlara söyle: Siz, bizim ancak iki iyilikten birine uğramamızı bekleyebilirsiniz. Ya şehid olur veya zaferle döneriz. Zaferle dönmek de bizim için iyiliktir, şehid olmak da en yüce rütbedir. Ama biz, sizin ya bizzat Allah Teâlâ’nın kendi azabına veya bizim elimizle vereceği azaba uğramanızı bekleriz. Bu hareketleriniz böyle devam ederse cezasız kalmaz.
Bu âyetler, münafıklara ihtardır. Böyle olumsuz, yıkıcı tutumlarına devam ettikleri takdirde kendilerinin cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Artık münafıkların güçlerinin kırıldığını göstermektedir. Çünkü ilk devirlerde münafıkların liderleri, Medine toplumuna etkili insanlardı. Şimdi artık cezalandırılacak kadar güçlerinin azaldığı anlaşılmaktadır.
Daha önce inen sûrelerde (Münafikun ve Haşr sûreleri), münafıkların kaba, mağrur davranışları anlatılmış iken Medine devrinin sonlarında inen bu sûrede onların, sinsice, haince hareketlerini riyakârlıkla, yalanlarla örtbas etmeye çalıştıkları anlatılmaktadır. Yani davranışları, kibir ve gururdan yaltaklanmaya inmiştir. Buna sebep artık güçlerinin kırılmış olmasıdır. [2]
“Allah Teâlâ’nın Elçisinin arkasından oturmakla sevindiler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar: ‘Sıcakta sefere çıkmayın.’ dediler. De ki: ‘Cehennemin ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı!” [3]
Âyette Allah’ın Elçisiyle beraber sefere çıkmayıp geri kalan veya ona aykırı davranarak sefere çıkmayan ve bu davranışıyla sevinip övünen kimselerin, dünya sıcağından çok daha fazla olan cehennem ateşine düşecekleri belirtilmektedir. Sıcağı bahane ederek sefere katılmayanlar, bu sıcaktan çok daha fazla sıcak olan cehennem ateşiyle uyarılmaktadırlar. Demek ki gerekli olduğu zaman her hal ve kârda sefere katılmak lâzımdır. Cihaddan kaçmak, cehennem ateşine sebep olur.
Bu âyetlerde gerçek müminlerle, kuşku içinde bocalayanların, güç şartlar karşısındaki davranışları çizilmektedir. Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla Allah Teâlâ yolunda savaşmaktan geri kalmaz, kaçmak için bahane aramaz, izin almazlar. Fakat Allah Teâlâ’ya ve âhirete inanmayıp kuşku içinde bocalayanlar, savaştan kaçmak için bahaneler uydurup izin alırlar.
“Ey iman edenler, kâfirlere itaat ederseniz sizi (gerisin geri küfre) çevirirler ve (dünyada da, ahirette de) büyük zarara uğrayanlardan olursunuz. Hayır, sizin yardımcınız Allah’tır. O yardım edenlerin en hayırlısıdır.” [4]
“Eğer (emr olunduğunuz bu cihada) çıkmazsanız (Allah) sizi pek acıklı bir azaba duçar eder, yerinize sizden başka (itaatli) bir cemaat getirir. Siz O’na hiç bir şeyle zarar yapamazsınız. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” [5]
“Allah’a iman edin, Rasûl ile cihada gidin’ diye bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet sahibi olanlar Senden izin isteyip: ‘Bırak bizi, (harbe gidemeyip) oturanlarla beraber olalım’ dediler.” [6]
“Onlar oturanlarla beraber olmalarını hoş gördüler. Kalplerine mühür vurulmuş onların. Bundan dolayı onlar (cihadda olan hikmeti, gayeyi, Rasûle uymadaki saadeti, ondan geri kalmanın mutsuzluğunu) iyice anlamazlar.” [7]
“Ey Rasûlüm, o hicreti terk edenlere de ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, akrabalarınız, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret, hoşunuza giden meskenler, size Allah ve Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” [8]
“(Henüz iman kalplerinde yerleşmemiş olduğundan Hudeybiye seferinden) geri kalan bazı bedeviler sana şöyle diyeceklerdir: ‘Mallarımız ve ailelerimiz bizi, (seninle Hudeybiye seferine çıkmaktan) alıkoydu. Onun için bize mağfiret dile!’ Onlar, kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylerler. (Ey Rasûlüm, Sen onlara) de ki: ‘Eğer Allah size bir zarar dilerse yahut size bir fayda dilerse, artık O’nun dilemesinden sizi kim koruyabilir? Doğrusu Allah bütün yaptıklarınızdan haberdar bulunuyor.”
“Daha doğrusu siz (ey münafıklar), zannettiniz ki, Peygamber ve müminler bir daha ailelerine dönmeyecekler. Bu zan da kalplerinizde yerleşti. (Allah, Peygambere zafer vermez diye) kötü zanda bulundunuz da helâke düşen bir kavim oldunuz.” [9]
“(Ey Rasûlüm, Hudeybiye seferinden) geri kalan o Bedevilere de ki: “Siz yakında çok kuvvetli olan cengâver bir kavimle harp için çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız yahut Müslüman olurlar (da kurtulurlar). Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Şayet bundan önce yaptığınız gibi, cihaddan dönerseniz, sizi acıklı bir azap ile cezalandırır.”
“(Savaşa çıkmamak hususunda) Körlere günah yok, aksağa günah yok, hastaya günah yok. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah, onu (ağaçları) altından ırmaklar akan Cennetlere koyar. Kim de (Allah’a ve Peygambere itaat etmekten) yüz çevirirse, onu acıklı bir azap ile cezalandırır.” [10]
“Bedevilerden özür ileri sürenler, Tebük savaşından geri kalmak için kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler de (yerlerinden kıpırdamayıp) oturdular. Şüphe yok ki, bunlardan kâfir olanlara çok acıklı bir azap isabet edecektir.” [11]
“İman edenler keşke bir sûre indirilseydi (de) cihad etseydik, diyorlar.” Derken açık ve kesin bir sûre indirilip onda savaş anılınca, kalplerinde maraz (nifak) bulunanları görüyorsun: Sana öyle bir bakış bakıyorlar ki, ölümden baygınlık gelmiş kimsenin bakışına benziyor. Onun da başlarına gelmesi pek yakındır.”
“Fakat onların vazifesi bir itaat ve güzel bir sözdü. Sonra (cihadın farz olduğuna dair) emir kesinleşince, Allah’a sadakat gösterselerdi, elbette haklarında daha hayırlı olurdu.” [12]
“Bir de münafıklar, kendilerine emrettiğin takdirde, muhakkak (savaşa ve hicrete) çıkacaklarına en kuvvetli yeminleriyle yemin ettiler. (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: (Yalan yere) yemin etmeyin. Sizden istenen halis bir itaattir. Şüphe yok ki Allah, bütün yaptığınız ve yapacağınız şeylerden haberdardır.” [13]
“Tebük savaşına iştirak etmeyip geri kalan münafıklar, Rasûlullah’a muhalefet ederek oturup kalmalarıyla sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele etmeyi çirkin gördüler ve: “Bu sıcakta harbe çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır. Keşke anlayabilselerdi.”
“Artık kazandıklarının cezası olarak az gülsünler ve çok ağlasınlar.”
“Eğer Tebük savaşından sonra Allah, Seni Medine’de kalan münafıklardan bir kısmının yanına döndürür de başka bir savaşa çıkmak için Senden izin isterlerse, de ki: ‘Artık benimle beraber ebediyyen sefere çıkamazsınız., beraberimde olarak hiçbir düşmanla savaşamazsınız. Çünkü ilk defa, oturup kalmayı arzu ettiniz. (Tebük seferine çıkmadınız) Şimdi de geri kalan kadın ve çocuklarla oturup kalın.” [14]
“Kendilerine: ‘Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekâtı verin’ denilmiş olanlara bakmaz mısınız? Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir topluluk, Allah’tan korkar gibi hatta daha şiddetli bir korku ile insanlardan korkuyor. Onlar: ‘Ey Rabbimiz, üzerimize şu savaşı neye farz kıldın? Ne olurdu bizi yakın bir vakte kadar geri bırakaydın!’ dediler. Onlara şöyle de: ‘Dünyanın zevki pek azdır. Ahiret ise sakınanlar için muhakkak hayırlıdır ve kıl kadar haksızlığa uğramazsınız.”
“Her nerede olursanız, ölüm size erişir; velev ki, tahkim edilmiş yüksek kalelerde bulunun. Bununla beraber onlara (münafık ve kâfirlere) bir iyilik gelse: ‘Bu, Allah’tandır’ derler. Bir musibet de geldi mi: ‘Bu, Senin uğursuzluğundandır’ derler. (Ey Rasûlüm) de ki: ‘Hepsi (iyi ve kötüyü yaratmak) Allah’tandır.’ Fakat bu topluluğa ne oluyor ki, Kur’an’ı anlamaya yanaşmıyorlar.” [15]
“O münafıklar sizin hâlinizi gözetleyip beklerler. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) olursa derler ki: ‘Biz sizinle beraber değil miydik, bize de mal ve ganimetten verin.’ Fakat kâfirlere bir zafer hissesi düşerse, kâfirlere hitaben: ‘Biz, size yardım ederek üstünlüğünüzü temin etmedik mi? Size müminlerden gelecek ziyanı önlemedik mi? (Bizi de ganimete ortak yapın)’ derler. Artık Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verir ve Allah elbette, kâfirler için müminler aleyhine bir yol (imkân ve delil) verecek değildir.” [16]
“Diğer bir takını kimseleri de bulacaksınız ki, hem sizden emin olmak, hem de kendi kavimlerinden emin kalmak isterler. Her ne zaman fitneye çağırılırlarsa, o tarafa döner içine düşerler. Eğer bunlar sizden çekinmezler, barışınızı kabul edip taarruzdan ellerini çekmezlerse, kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. İşte bunlar aleyhinde size açık bir ferman ve salahiyet verdik.” [17]
“(Ey müminler! Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar (Mekke’liler) gibi olmayın. Allah, onların bütün yaptıklarını kuşatıcıdır.” [18]
“O sırada münafıklarla, kalplerinde bir hastalık bulunanlar (henüz İslâm’ı kabul etmekle imanları kökleşmeyenler), şöyle diyorlardı: ‘Bu Müslümanları, dinleri aldattı.’ Halbuki Allah’a tevekkül edip O’na güvenen galip olur. Çünkü Allah (her şeye) galiptir; (yaptıklarında) hikmet sahibidir.”
“Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura ve ‘Tadın Cehennem azabını’ diyerek canlarını alırken bir görmeliydin!..” [19]
“Eğer davet olundukları sefer, bir dünya menfaati ve orta yollu bir sefer olsaydı, mutlaka senin arkana düşerlerdi. Fakat zahmetli ve yorucu mesafe (Tebük seferi), kendilerine (bazı müminlere) uzak geldi. Bununla beraber: ‘Eğer gücünüz yetseydi, elbette sizinle beraber sefere çıkardık’ deyip yakında Allah’a yemin edecekler. Böylece nefislerini helake sürükleyeceklerdir. Allah biliyor ki, gerçekten onlar yalancıdırlar.” [20]
“Eğer o münafıklar savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, davranışlarını kerih gördü ve onları evlerinde alıkoydu ve kendilerine: ‘Oturun, oturanlarla beraber’ dendi.” [21]
“Gerçek sizden öylesi (münafık) vardır ki, ağır alacaktır. Eğer size bir felâket gelirse diyecek ki: ‘Doğrusu Allah bana ihsan etti. Çünkü onlarla beraber savaşta bulunmadım.”
“Ve eğer size, Allah’tan fetih ve ganimet gibi bir lütuf gelirse, sanki kendisi ile aranızda hiç bir tanışıklık olmamış gibi muhakkak şöyle diyecektir: ‘Ah, keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir nimet ve ganimete ereydim!” [22]
“Ey Rasûlüm, (Tebük seferi’ne giderken seninle alay eden münafıkların) eğer kendilerine, hakkımda niçin böyle dediniz? Diye sorarsan: ‘Biz, ancak lâfa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile âyetleriyle ve O’nun Peygamberi ile mi eğleniyordunuz?”
“Boşuna özür dilemeyin. Siz iman ettiğinizi söyledikten sonra, içinizdeki küfrü açığa vurdunuz. İçinizden bir kısmını bağışlasak bile, diğer bir kısmını, suçlarında ısrar ettiklerinden, azabımıza uğratacağız.” [23]
“Münafıklara şöyle de: ‘Siz bize, ancak iki güzelin (zafer ile şehidliğin) birini gözetleyip bekliyorsunuz. Biz ise, Allah’ın, kendi tarafından veya bizim elimizle size bir azap indirmesini gözetliyoruz. Haydi bekleyin, durun, biz de sizinle beraber gözetleyiciyiz.”
“Ey Rasûlüm, münafıklara de ki: ‘İster gönül rızası ile ve ister rıza göstermeyerek harcayın, sizden asla harcadıklarınız kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, bir fasıklar topluluğu oldunuz.”
“Harcadıklarının, onlardan kabul edilişine engel ancak şudur: Allah’a, Peygambere küfretmeleridir. Namaza ancak tembel tembel geliyorlar, verdiklerini de ancak istemeyerek veriyorlar.” [24]
[1] Tevbe sûresi, 9/44-52.
[2] Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş.
[4] ÂI-i İmran sûresi, 3/149-150.
[9] Fetih sûresi, 48/11-12.
[10] Fetih sûresi, 48/16-17.
[12] Muhammed sûresi, 47/20-21.
[14] Tevbe sûresi, 9/81-83.
[15] Nisa sûresi, 4/77-78.
[19] Enfal sûresi, 8/49-50.
[22] Nisa sûresi, 4/72-73.
[23] Tevbe sûresi, 9/65-66.
[24] Tevbe sûresi, 9/52-54.