VEHİM
‘Vehim’ kalbe takılan ve istenmeyen yersiz korkulara denir. Çoğulu ‘evham’dır. Halk arasında daha çok çoğul şekliyle kullanılmaktadır. [1]
Vehim’in ileri derecedeki boyutuna yakalanan insanlarda artık akli denge yok olmuş demektir. Vehim sahibi kimse doğru ve basit kıyaslamalara dahi inanmayacak durumdadır. Çok kere aklın çözümüne ve mantık yargılarına bile karşı durur.
Hz. Mevlânâ Mesnevî'sinde vehmin sâlik (yani tasavvuf yolunun yolcusu) için pek büyük bir engel olduğunu beyan etmektedir. Bu gerçekten de öylesine büyük bir engeldir ki, Hz. İbrâhim (a.s.) gibi bir peygamber bile vehme kapılınca, gözlerini ve sağduyusunu bağlayan vehim ve hayal alemi ona müşâhede ettiği yıldız için ‘İşte bu benim Rabb'imdir’ dedirtmiştir. Ayetlerde bu durum şöyle anlatılır: “İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki, kesin ilme erenlerden olsun. Üzerine gece karanlığı basınca bir yıldız gördü. ‘İşte Rabbim!’ dedi. Yıldız batınca da, Ben öyle batanları sevmem dedi. Ay'ı doğarken görünce de, ‘İşte Rabbim!’ dedi. Ay da batınca, ‘Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse mutlaka ben de sapıklardan olurum’ dedi. Güneşi doğarken görünce de, ‘İşte benim Rabbim! Bu daha büyük’ dedi. O da batınca (kavmine dönüp), Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım dedi.” [2]
“İbrahim şöyle dedi: Ben Rabbime (onun emrettiği yere) gideceğim. O bana yol gösterecektir. Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla. Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik. Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin? dedi. O da, Babacığım, emr olunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın dedi. Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: Ey İbrahim! Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır. Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek O’nu (İsmail'i) kurtardık.” [3]
Tepesinde vehim gibi bir zebellânın nöbet tuttuğu akl-ı cüz'î ise ancak mezara kadar olan şeyleri görür. Vehim zâten akl-ı cüz'înin afeti olduğu içindir ki dağ gibi muhkem akıllar bile vehmin ve hayalin denizlerinde iz bırakmadan kaybolur gider. Akl-ı cüz'îye esir olan, sonunda usanırsa, bunun ne gibi bir ayak bağı olduğunu bazen idrak edebilir de, gururundan dolayı Hakk erlerinden yüz çevirip nasıl bir vehim ve hayal denizinde çırpınıp durmuş olduğunu anlayabilir. Hz. Mûsâ ile cidalleşecek kadar akıllı ve filozof olan Firavun dahi halkın kendisini ‘Sen İlahsın, Padişahsın!’ diye ululayıp secde etmesinden ötürü vehim marazına kapılmış, ilahlık davasında azmanlaşıp ejderhâ kesilmiş, doymak nedir bilmez bir rubûbiyyet şehvetiyle malûl olmuş değil miydi? Bu ne büyük bir ibrettir!
Şehvet aklın zıddıdır; şehvetin menşei de akıl değil vehimdir. Şehveti dokuyan akla akıl denmez. O, akıl görünümü altında kendini izhar eden, fakat aslında akıl altınının kalpı olan vehimdir. Vehim hep akılla savaşır durur; ona benzer ama o değildir! Vehmin akla nisbeti, baştanbaşa vehimle mülevves olan Firavun'un ahvalinin hakikî akla (Akl-ı Meâd'a) sahip olan Mûsa (a.s.)'nın ahvaline olan nisbeti gibidir. Vehim, alemleri yakıp yıkan Firavun'a, akıl ise canlara cilâ çeken Mûsa (a.s.)'ya aittir.
Vehmin gözü perdelidir; hakîkati göremez. Ayrıca, zâhirde, vehmi akıldan tefrik etmek de çoğu kere mümkün olmaz. Bunun için her ikisini de şaşmayan ve şaşırtmayan bir mehenk taşına vurmak gerekir ki, vehmin ne kadar kalp olduğu kabak gibi ortaya çıksın. Bu işteki mehenk taşı ise Kur'an'dır ve Peygamber (s.a.v.)’in sünnetidir, vesselâm!
Vehim nedeniyle akıllı insan bile delirir gider. Yüz binlerce taklît ve istidlâl ehlini pek küçük bir vehim dahi hemen şüpheye düşürür; çünkü bunların taklîtleri de, delille bir hükme varmaları da ve hatta bütün kolları kanatları da zan ile kaimdir. Zan ise insanı kıyasa zorlar. İblîs'in ayağının kayması da kendisinin Hz. Âdem (a.s.)'den üstün olduğunu vehmetmesinden ve bunu bir kıyasla dile getirmesinden ötürü değil midir? “Allah, ‘Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten (saygı ile eğilmekten) ne alıkoydu?’ dedi. (O da) ‘Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın’ dedi.” [4]
Bu yüce bildirim bizlere vehmin ne büyük bir tehlike olduğunu göstermektedir.
Bulutlu bir günde, ya da karanlık bir gecede Kıble'yi tesbit etmek gayesiyle yapılan kıyas isabetli olur da, gökte güneş varken ya da Kâbe karşımızda dururken insanı vehme yöneltecek kıyasla ne işimiz vardır? Kıyasın hakîkatin anahtarı olduğu vehmine kapılıp da koskoca Kâbe hiç görmezlikten gelinir, ondan yüz çevrilir mi?. Kaşının üzerinden sarkmış bir kılı gördüğünde temyîz edemeyip de vehmine mağlûp olan ve bunu Ramazan hilâlini gördüm, diye Hz. Ömer (r.a.)'e müjdelemeye kalkışmış olanın durumu da ne kadar ibret vericidir! Ya bir de, kurtardığı ayının kendisine hep anlayışlı bir dost olarak kalacağını vehmeden, ama uyurken yüzüne konan sineği kovmak için ayının sineği taşla öldürmeğe kalkmasıyla yüzü de parçalanıp ölen ahmak adamın halini düşünün!
Putların anası, kendisi de bir put olan nefistir. Çünkü (herhangi bir) put bir yılandır, ama nefis putu bir ejderhâdır. Vehim ise aslında nefis, akl-ı cüz'î ve hayal ile birlikte sanki bir ayran gibi uyum içindedir. Rûh ise bu ayranın içinde gizli olan yağdır. [5]
‘Vehim bir marazdır ki düştü mü insan buna, Gerçeğini bilmeden hiç bakmadan sonuna, Bir batılı ısrarla sonuna dek savunur, Rezîl-rüsvâ olsa da bu marazla avunur.’ [6]
Şair bu korkunç hastalığı etkileyici bir anlatımla ortaya koymuştur. Vehmin özünde akılla çelişki içerisinde olmak vardır. Örneğin bir ölü ile gece baş başa kalan kimseyi korkutan akıl değil; gerçek dışı olarak zihinde ortaya çıkan vehimlerdir.
Şeytan inançlı kulları hak yoldan döndürmek için vehimlendirme yöntemini, en etkili silahlarından birisi olarak kullanır ve bu yolla insanları yersiz korkulara düşürmek, haktan, hakikatten ayırmak ister. Yüce Mevlâ’mız durumu bizlere şöylece haber vermektedir: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayasızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet vadediyor. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” [7]
Görülüyor ki; şeytanın, insanın kalbine attığı vehimlerin başında fakirlik korkusu gelmektedir. Şeytan fakirlikle korkutarak birçok insanın gerçekleri söylemelerine, doğrunun yanında olmalarına engel olmaktadır. Ancak ayetten de anlaşıldığı gibi; fakirlikle korkutmanın ardında hayasızlık ve çirkinlik vardır. Yani fakirlik korkusuna ve vehmine kapılan insanlar bu durumun devamı olarak çirkinlikler ve hayasızlıklara sürüklenecekler, Müslüman karakteriyle bağdaşmayan tavırları takınmak zorunda kalacaklardır. Yüce Yaratıcımız inançlı, O’na gönülden bağlanan kulları için kurtuluş yolunu da göstermiş, Allah (c.c.)’ın rızkının bol, mağfiretinin sonsuz olduğu hakikatini dikkate alarak hareketi emir ve tavsiye buyurmuştur.
“İşte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur, inanmışsanız onlardan korkmayın, Benden korkun.” [8]
Allah (c.c.)’a gönülden bağlanan insan, bu bağlılıkla, şeytandan gelebilecek olan korkulardan kendisini koruyabilecek, hayatı daha doğru biçimde anlamlı hale getirebilecektir.
Fakat yukarıdaki açıklama inanan insanın bütün korkulardan güvende olduğu veya hiçbir tehlikeyi önemsememesi gerektiği anlamına gelemez. Burada yanlışlığı üzerinde durulan, yersiz, gerçekle, akılla, mantıkla bağdaşmayan kokudur. Korkunun bir de Allah (c.c.)’ın imtihanı olanı vardır. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenlere müjdele.” [9]
Burada ifadesini bulan, imtihanın bir parçası olan, yersiz korku, zan ve şüphenin ötesinde gerçekten insanı dehşete düşüren korkudur. Görüldüğü gibi imtihanın bir parçası veya yöntemi olan korkunun ifade edilebilir karşılığı vardır. Bir şüphe olmanın ötesinde, açlık, mallardan veya canlardan eksiltmeye denk bir korku.
“Bu, bir de inkârlarından Meryem'e büyük bir iftirada bulunmalarından ve: ‘Meryem oğlu İsa Mesih'i, Allah'ın elçisini öldürdük’ demelerinden ötürüdür. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara öyle göründü. Ayrılığa düştükleri şeyde doğrusu şüphededirler, bu husustaki bilgileri ancak sanıya uymaktan ibarettir, kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah onu kendi katına yükseltti. Allah Güçlü'dür, Hakim'dir.” [10]
Hz İsa (a.s.)’nın öldürülmüş olduğuna yönelik iddia yalnızca vehimden ibarettir, ayet de bu vehme işaret etmektedir.
Vehim Hastalığından Kurtuluş Yolu
Müslüman insan, Kur’an-ı Kerim ve Peygamber (s.a.v.)’in verdiği bilgiler ve kendi hayatında kazandığı tecrübelerle yeryüzünün en gerçekçi insanıdır. Çünkü en sağlam ve değişmeyen bilgilerin kaynağı, onun inanç temellerinde bulunmaktadır. Onun peygamberi Resûlullah (s.a.v.) ise, sahabesinin içinde ve onlarla birlikte bir yirmiüç yıl yaşayarak her gerçeği ümmetine öğretmiş ve eğitimini vermiştir. Bu en sağlam kaynaklara dayanan geniş İslâm bilgi ve kültürü, asırlar boyunca Müslümanlar, onların ilim adamları, düşünürleri ve tasavvufçuları tarafından günümüze kadar aktarılmış ve aktarılmaya da devam edecektir. Bu kadar sağlam kaynaklı bili hazinelerine sahip bir müslümanın vehim hastalığına kapılması için bir neden yoktur. Yapacağı tek şey Allah (c.c.)’ın kitabı ve Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetine sarılmak ve böyle bir tutum içerisinde dünya hayatını tamamlamaktır.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] En’âm sûresi, 6/75-78.
[3] Saffât sûresi, 37/100-107.
[5] Mevlânâ’da Vehim Anlayışı, A. Yüksel Özemre.
[7] Bakara sûresi, 2/268.
[8] Âli İmrân sûresi, 3/175.
[9] Bakara sûresi, 2/155.