HÜRRİYET

 

İslâm Birliğinin temel esaslarından biri de ‘Hürriyet’tir.  İslâm felsefesi, hukuk ve ahlâkında ‘Hürriyet’ nasıl tanımlanmaktadır?

 

‘Hürriyet’ sözlükte, insanın bağlardan, tutsaklıktan kurtulması ve bağımsızlığa kavuşmasıdır. Zıttı ise tutsaklık ve köleliktir.            

 

İnsanın en temel haklarından birisi yaşama hakkı, diğeri ise hürriyettir. Hürriyet serbest düşünebilme, serbest konuşabilme ve serbest hareket edebilme hakkına sahip olmak demektir.

Hürriyet, insanın kendisine ve başkasına zarar vermemesidir. İnsanın şahsî hürriyeti, her türlü haksız taarruz ve tecavüzden korunmuştur.

Hürriyet, Allah Teâlâ’dan başka hiçbir mahlûkun kulu ve kölesi olmamaktır.

Hürriyet, mukaddes bir hakikat, ilahî bir rahmet ve nimet olduğundan medeniyet-i hakikiyenin ruhu, kaynağı adaletin de temelidir. Zira hürriyetin olmadığı yerde adalet tecelli etmez, onun yerini istibdat ve zulüm alır.[1]

İnsanlığın esası ve şanı olan hürriyet, başkalarına tahakküm ve zulüm olarak kullanılırsa bu bir zulüm, cebir ve istibdat olur. Bu ise insanların sefalet içinde meşakkatli bir hayat sürmelerine yol açar. Zira insan, hakkı olmayan şeylerde tasarruf etmekte hür olmadığı gibi, akıl ve edebe aykırı hareketlerde bulunması da hürriyet değil, ancak sefihliktir. “İnsan zanneder mi ki, başıboş yaratılmıştır.” ayet-i kerimesi kâinatın özü olan insanın mutlak hürriyete sahip olmadığını ifade etmektedir.

İnsanlar, ancak başkalarının hukukuna taarruz etmemek şartıyla kendi fiillerinde serbesttir. Nitekim bu hakikati ifade için Bediüzzaman Said Nursi  şöyle diyor:

Belki insana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intaç eder.’ Evet, ‘İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar.  İnsanlar Allah’a karşı kul, insanlara karşı hürdürler. Yani diğer insanların onlar üzerinde baskı kurmaya ve onları tahakküm altına almaya hakları yoktur. Demek ki, hürriyet mutlak değildir. Yani, fert ve cemiyetin şartsız ve sınırsız bir hürriyeti yoktur.

İslâmiyet’te hakikî hâkim ve mutlak güç sahibi ancak Allah’tır. Zaten bizler Allah (c.c.)’dan başkasına kul olmamaya ezelde ahit vermişiz. Halik ile mahlûk arasında yapılan bu ahit, ebede kadar devam edecektir. Hangi insan vicdanının sesini dinlese ondan kula kul olmayınız, emrini işitecektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)  hadislerinde de; kula kul olmaya karşı çıkmış ve kendisinin dahi ancak Allah’a kul olmakla şereflendiğini ifade etmiştir.

Cenâb-ı Hak’tan başkasına kalbini bağlayıp, onu mabud ittihaz edenler ebedî azaba müstehak olurlar.

Bütün insanlar meslek ve meşrepleri, ırkları, dilleri, güç ve kudretleri ne olursa olsun Allah Teâlâ’nın kuludur. Kulluk ve insanlık hürriyetinde hepsi ortaktır. Hepsi aynı emir ve yasaklara tabi ve hepsi Allah (c.c.)’a ibadet yapmakla vazifelidir.

Tarih boyunca istibdat çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır. Zalim krallar, tanrılaştırılan diktatörler, papazlar ve bazı hükümet adamları otoriteyi ellerine alarak fert ve cemiyetin hürriyetine müdahale etmişlerdir.

Bu anlayış çeşitli zulüm ve istibdat idarelerinin ortaya çıkmasına ve insanların köleleştirilmesine, inançlarının engellenmesine ve birçok fikir ve ilim adamının idam edilmesine sebep olmuştur. Bu durum insanların tedennisine neden olmuştur. Bediüzzaman da bu mevzuda şöyle diyor:

‘Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun ki, benim gibi bir bedeviyi tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum.

Bundan anlaşılıyor ki, hürriyeti tecavüze maruz kalan bir insanın hakk-ı hayatı ve istiklali, şeref ve namusu da tehdit ediliyor demektir. Nitekim hür olmayan insanlar şeref ve izzetini muhafaza edemez. Başkasının hükmü altında zelil ve sefil bir hayat geçirmeye mecbur kalırlar.

Peygamber (s.a.v.) hürriyeti en güzel bir şekilde yaşayıp ve yaşatmıştır.

İslâm dini, inanç-vicdan hürriyetini, akıl ve fikir hürriyetini, konuşma hürriyetini insanlara bahşetmiştir. İnsanların inandığı gibi yaşamaları ve kılık ve kıyafetlerinde serbest olmaları vicdan hürriyetinin gereğidir.

İnsan hayatını huzur ile yaşayabilmesi için serbest hareket etmesi, hür olarak düşünmesi ve düşündüğünü söyleyebilmesi şarttır. Zira herkes dilediği gibi düşünür ve itikat eder; kendi din ve mezhebini diğerlerine tercih edebilir. İnsanın bu hakkını kısıtlamak onun hürriyetine tecavüzdür.

Hangi millette vicdan, düşünce ve konuşma hürriyeti varsa er-geç, o millet, tekâmül eder ve huzura kavuşur.

Peygamber (s.a.v.) insanları ikna edici delillerle dine davet etmiş ve hiç kimseyi İslâm’a girmek için zorlamamıştır. Çünkü insanlara dinlettirip, kabul ettirmek Allah (c.c.)’ın iradesindedir. O’nun (s.a.v.) vazifesi yalnız tebliğdir. Hidayet ancak Allah’tandır.

Cenâb-ı Hak, Peygamber (s.a.v.) vasıtasıyla bütün müminlere “Habibim söyle onlara hak, Allah’tan gelendir. Ona iman edip etmemek her ferdin kendi ihtiyarındadır.” , “Dinde zorlama yoktur.”  gibi ayet-i kerimelerde ilahî emirlerin tebliğinin icbar ile değil; ancak teklif ve ikna yolu ile yapılmasını buyurarak insana geniş hürriyet tanımıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, imtihanın gereği olarak her insana cüz-i irade verdiğinden onları fiillerinde serbest bırakmıştır. İster inanır ister inanmaz. Herkes dininde serbest ve muhtardır. İslâm idare altında müşrik, ehl-i kitap, Yahudi ve Hıristiyan hepsi dinî hürriyetleri ile yaşayabilirler. Cenâb-ı Hak, bu dünyayı ahiretin bir tarlası olarak yaratmıştır. İnsan kendi iradesiyle oraya ne ekerse onu biçecektir.

Cenâb-ı Hak insanları inanıp inanmama noktasında kendi iradelerine bıraktığı halde, insanların inancına müdahale etmek hangi insaniyetle bağdaşır?

Peygamber (s.a.v.) Müslümanların gayr-i Müslimlere bile rıfk ve mürüvvetle muamele etmelerini ve onların hak ve hukuklarına tecavüz etmemelerini emir buyurmuştur. Savaşta dahi onların kadınlarına, çocuklarına, din adamlarına, yaşlılarına, hayvanlarına, mahsullerine ve bahçelerine dokunmamalarını emretmiştir. İslâm dini karıncaya bilerek ayak basmayı men ettiği halde, nasıl olur da bir Hıristiyan’ın hukukunu ihmal eder?

Müslüman bir devlet içinde yaşayan diğer dinlere mensup insanların, vergi vermek şartıyla, can, mal ve namusları güvence altına alınıp, hür olmaları sağlanmıştır.

Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde, Kim gayr-i Müslim birine eziyet ederse onun hasmı benim. Ben de bir kimseye hasım olursam ahirette de onun hasmıyımdır. buyurmuştur. Peygamber (s.a.v.) diğer dinlere mensup olanlara hakaret etmeyi ve onları incitmeyi yasaklamış; adalet ve hürriyet nimetinden en iyi şekilde faydalanmalarını sağlamıştır.

Hürriyet bütün dinlerde yer almakla beraber İslâm, hürriyete diğer dinlerden daha fazla önem vermiştir. Bundan dolayıdır ki, başka dinlere mensup olan birçok fikir ve ilim erbabı İslâmiyet’i ‘hürriyet dini’ olarak tanımlamışlardır.

Hz Ömer (r.a.) halifeliği zamanında Kudüs’ü fethettiği zaman, Hıristiyanların serbestçe ibadetleri yapacaklarını, mabetlerine dokunulmayacağını, namus, mal ve canlarının muhafaza altında olduğunu bildirip, herkesin emniyet içinde yaşayacaklarını bildirmiş ve onlara geniş hürriyetler sağlamıştır.

Halbuki Hıristiyanlar Kudüs’ü teslim aldıkların zaman, hayret verici bir dehşet sergilemişlerdir. Bazı insanların başlarını kesmişler, bazılarını süngüleyip yüksekten taşlara atmışlar ve bir kısmını da diri diri yakmışlardır. Kadın ve çocukları sokaklarda öldürmüşler. Öyle ki, her taraf cesetlerle dolmuştur.

İşte bu hal iki din mensupları arasındaki farklılığı bütün yönleriyle ortaya koymaktadır. Bu vahşet tarihin kara lekelerinden biridir.

Tarihe hak ve adaletiyle damga vuran Osmanlılar, milyonlarca kilometrekare alanda yetmiş iki milleti hâkimiyetleri altında bulundurdukları halde, dinden aldıkları iman ve feyiz ile onların mabetlerine, inançlarına, giyimlerine, lisanlarına kısaca yaşantılarına karışmadıkları gibi, onlara geniş hak ve hürriyetler tanımışlardır. Mesela; Araplara asırlar boyunca hâkim oldukları halde onları sömürmek bir yana bilakis her sene bütçeden pay ayırarak Sürre Alayları ile özellikle Mekke ve Medine’ye yardımda bulunmuş ve onlara hizmet etmişlerdir.

 

Yine Osmanlılar balkanlara da asırlarca hükmettikleri halde orada yaşayan Hıristiyanların mabetlerine, örflerine ve yaşantılarına karışmamışlardır. Dört yüzyıl hâkimiyetlerinde bulunan balkanlarda ciddi manada hiçbir terör ve anarşi hadisesine meydan vermeyerek onların huzur ve asayişlerini sağlamışlardır.

Müslümanların şarkta ve garpta fethettikleri bütün memleketlerde fetihten evvel zulüm ve haksızlığın hüküm sürdüğü tarihle sabittir. Oralardaki insanlar bu zulümlerden inim inim inlerken, buralara ilim, ahlâk ve şefkat gibi güzel meziyetler getiren Müslümanlar, o insanların hem kalp hem de vicdanlarına hâkim olmuşlardır. Bu sayede birçok insanın Müslüman olmasına vesile olmuşlardır.

Mesela, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde gayr-i Müslimlerin din, namus, can ve mallarını muhafaza altına alarak, onların korku ve endişelerini izale edip, inançlarını istedikleri gibi yaşayabileceklerini ve ibadet yerlerine dokunulmayacağını ve hür olduklarını ilan etmiştir. Bu sayede o insanlar, vicdan, düşünce ve fikir hürriyetinin tadını almışlardır.

Yine başta Tarık bin Ziyad olmak üzere Endülüs fatihleri, orada yaşayan insanlara adalet ve merhametle muamele etmişler ve onların hak ve hürriyetlerini teminat altına almışlardır. Oradaki insanların ne örf ve adetlerine, ne giyim kuşamlarına, ne inançlarına ne de mabetlerine dokunmamışlardır. Müslümanların bu şefkat ve adaletleri karşısında bazı Hıristiyan din adamları ile birçok ilim ve fikir adamının Müslüman olduğu tarihçe sabittir.

Endülüs, fatihlerin yetiştirdiği ilim ve fen adamları sayesinde kısa bir zamanda manen ve maddeten terakki ederek huzur ve feraha kavuşmuştur. Kısa bir zamanda çeşitli meyve ağaçlarını havi bağ ve bahçeler, El-Hamra gibi gözleri kamaştıran saraylar ve muhteşem mabetler inşa edilmiş ve böylece Endülüs, medeniyetin merkezi olmuş ve Avrupa’ya üstatlık yapmıştır.

Müslüman fatihler Endülüs’te birçok medrese açmakla beraber ilim ve fen adamlarını da daima gözetip himaye etmişlerdir. İlim adamlarının himaye edilmesi sayesinde, İbn-i Rüşt gibi büyük mütefekkir ve feylesoflar; içtihat sahasında Şâtibi ve İbn-i Hazm gibi müçtehitler ve İbn-i Arabî gibi maneviyat sultanları yetişmiştir.

Nitekim bu gibi âlim ve mütefekkir zatların himmet ve gayretleriyle te’lif edilen ve dünyanın hiçbir yerinde olmayan kıymetli eserler, Endülüs’teki kütüphaneleri doldurmuştur. Melik’in sarayındaki katalog 45 cilt olup, 600 bin’den fazla eser mevcut idi.

Endülüs’teki bu terakki, Avrupalıların gözlerini kamaştırmıştır. Dolayısıyla Avrupa’nın çeşitli yerlerinden Endülüs’e ilim tahsili için birçok insan gelmiş ve buradan aldıkları ilim ve irfanı kendi memleketlerine götürmüşlerdir. Nitekim Endülüs, Avrupa’nın üstadı olmuş ve Müslümanlar Avrupa’nın ilim ve fikir terakkisinde derin izler bırakmışlardır.

Maalesef asırlar sonra güzel ahlâkın gereği olan ilim, adalet, ubudiyet ve çalışmayı bırakan Müslümanlar; bir taraftan sefahat ve eğlenceye diğer yandan da makam ve mevki kavgalarına düşerek, kadere aleyhlerinde fetva verdirmişler ve Yüce Allah onlara ihsan ettiği hâkimiyet nimetini geri almış ve Endülüs Hıristiyanlar tarafından tekrar işgal edilmiştir.

Dünyanın bir köy haline geldiği asrımızda da hürriyet ve insan haklarından dem vuranların Irak’ta, Afganistan’da ve diğer İslam diyarlarında Müslümanlara yapılan zulüm ve işkenceler karşısında büsbütün sessiz kalmaları çok düşündürücüdür.

Hâlbuki ilim, irfan ve medeniyet asrında yapılan bu zulümler hangi insan hakları ve hangi hürriyetle bağdaşır? Bu yapılanlar ortaçağ karanlığında yapılanlardan farksızdır.[2]

İslâm kelamcıları insanın seçme ve eylem hürriyetinin ona yüklediği sorumluluk konusunda belli başlı dört görüş çevresinde toplanmıştır.

 

Birinci görüş, Matüridiye mezhebi görüşüdür. ‘Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat’in bir kolu olan Matüridiye mezhebi kelamcılarına göre, insan tam bir irade hürriyetine sahiptir. Fakat eylemin (fiillerin) yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Yapacağı iş ve eylemeler Allah (c.c.) tarafından belirlenmiş değildir; insan yapacağı eylemi kendisi seçer. Buna karşılık eylemin yaratıcısı değildir. Matüridiye mezhebi Allah (c.c.)’ın yaratıcılığı ile insanın sorumluluğunu açıklamak için ‘kesb’ (kazanmak) kavramına başvurmaktadır. Kesb, yapılmasına kesin karar verilmiş kasıttır. Kesb, bir kararlılıkla eyleme yönelince Allah (c.c.), bu eylemi yaratır. Yani Allah Teâlâ insanın hür iradesiyle seçtiği eylemi bu iradeye bağlı olarak yaratır. Sorumluluk da eylemin olmasının, yaratılmasının bir sonucu değil, insanın onu seçmesinin, iradesini o yönde kullanmasının ve eylemi için gücünü kullanmasının bir sonucudur.

 

İkinci görüş, Eş’ariye mezhebinin görüşüdür. Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat’in diğer bir kolu olan Eş’arilere göre, insanda bir irade gücü ve seçme gücü vardır. Fakat bu gücün yaptığı işler üzerinde bir etkisi yoktur. İşleri belirleyen ve yaratan Allah’tır. Öyle ise insan niçin sorumludur? Kesb kavramını Eş’ariler, insanın belirlenmiş olan işe yönelmesidir ve bu yöneliş o işle ilgili sorumluluk yükler.

 

Üçüncü görüş, Cebriye mezhebinin görüşüdür. Cebriye’ye göre insan hür bir varlık değildir. İnsan için ne seçme ve ne de eylem hürriyetinden söz edilebilir. Her varlık gibi insan da Allah (c.c.)’ın mutlak iradesine bağlıdır; hayatını O’nun kendisi için belirlediği kadere göre sürdürür. Bu görüş, insanı cansız bir cisim durumuna indirgemiş ve sorumluluğu ortadan kaldırmıştır. Cebriye, cüz’i iradeyi yok saydığından Ehl-i Sünnet’e uymamaktadır.

 

Dördüncü görüş, Mu’tezile mezhebi görüşüdür. Buna göre insan, irade sahibi hür bir varlıktır. Hür iradesiyle seçer, Allah (c.c.)’ın kendisine verdiği yapabilme gücü ile eylemini yapar. İnsanın seçimini Allah belirlemediği gibi eylemini de O yaratmaz. İnsan kendi eyleminin yapıcısı ve yaratıcısıdır. İnsanın sorumluluğu da buradan gelmektedir. İnsan hür iradesiyle Allah’ın buyruklarına uyar veya uymaz. Uyması durumunda mükâfatını, uymaması halinde de cezasını görür.

 

Dolayısıyla mükâfat da ceza da insanın sorumluluğunun, seçme ve eylem özgürlüğünün, irade-i cüziyyenin bir sonucudur. Mu’tezile bu noktada, Allah (c.c.)’ın İrade-i külliyesini tanımadığından Ehl-i Sünnet’ten ayrılmaktadır.[3]

 

Yeryüzünün halifesi olarak yaratılmış bulunan insanoğluna bazı haklar ve hususiyetler eşit olarak verilmiştir. Yaşama hakkı, ilim öğrenme ve hürriyet gibi. Hiçbir kimse diğer bir şahsın bu gibi haklarını kısıtlayamaz, ne kendisinin ne de bir zümrenin tekelinde tutamaz. Çünkü bu haklar, fıtrîdir, yaratılışı ile birlikte Allah (c.c.) tarafından ihsan olunmaktadır.

 

Şu noktayı belirtmek yerinde olur: Hürriyet, ‘mutlak’ ve ‘kayıtlı’ olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hiçbir engel tanımadan, yapılan uyarmalara kulak vermeden ve dilediği gibi hareket etme serbestliği manasında anlaşılan ‘mutlak hürriyet’, kişiyi dininden ve ahlâk esaslarından uzaklaştıran bir hürriyettir ki, insanı asi ve beşerî toplulukları ‘sürü’ derekesine düşürür. Önünde durulamayan, karşısına çıkanı çiğneyen, yüce bir ideali bulunmayan; acıması yok, acıtması çok bir sürü! Bu manadaki hürriyet, ‘insanın hayvanlaşması’ diye tanımlanmaktadır.

Bu anlamdaki serbestlik, akl-ı selim sahibi her insanın nefret ettiği bir hürriyet olmakta ve dünya insanlarınca ‘anarşi’ diye isimlendirilmiş bulunmaktadır. Başıboş bir mayın halinde dolaşan, ‘hürriyet’in manasını, mahiyet ve tarifini bile doğru dürüst bilemeyen kimselerin türeyip üremesi, mutlak bir hürriyet hevesi ile yaşamaya heveslenen kimseleri hayvanî bir seviyeye düşürür.

Kayıtlı hürriyet; dinî hükümlere riayetkâr, ulvî mefhumlara saygılı, başkasının hürriyet hudutlarını çiğnemeyen, fert ve topluma zarar vermeyen, kişinin anladığı ve yaşayıp yaşattığı hürriyettir ki, insan-ı kâmil olmanın yolu da budur.

İnsana lâyık ve lâzım olan hürriyet, din ve ahlâk kaideleriyle sınırlı bulunmaktadır. Bu bağları koparan veya süflî arzuları uğrunda ihmal eden kimseler, dini ve terbiye esaslarını hiçe saymış, sonunda da dinsiz ve ahlâksız kalmış olurlar.

Hürriyet, kendi isteğimizi değil, Rabbimizin emirlerini yerine getirmek ve dinimizin bizlere yüklediği vazifeleri yapmakta ‘nefis’ engelini aşabilmektir. Dünyanın saadetlerini ve ahiretin cennetlerini içinde gizleyen ‘hürriyet’ de budur.

Nefis adına hürriyet-i küllî fikri, sahibini tam manası ile nefs-i emmareye esir eder. Bu manadaki serbestliğin takipçisi ve tatbikçisi olan insanlar, dünyada perişan ve âhirette mahzun olurlar. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetlerinde, insanın ayağının kayacağı, sapıtacağı noktalara semâvî işaretler dikmiştir. Böylece usulsüz hareketlerimize set çekmiştir.

Bir imtihan âlemi olan şu dünyada, bu gibi sınırların çekilmesi, insanın kurtuluşu için gereklidir. Hürriyet, içi dolu silah gibidir. Bahsi geçen âlet, kullanmasını bilmeyen bir çocuğa teslim edilirse büyük zararlara yol açabilir Hürriyetin ne olduğunu ve nasıl kullanılması gerektiğini bilmeyen ve fikrî olgunluğa erişmemiş milletlerin elinde oyuncak hâline gelen hürriyet, birçok değerlerle birlikte, hürriyetlerinin tamamen elden çıkmasına, sefalet ve esaret çemberi içine düşmesine sebep olur.

Cenâb-ı Hak, Âdem (a.s.) ile Havva validemizi cennete koyacağı zaman, “Ey Âdem! Sen, eşinle beraber cennete yerleş. Ondan (cennetin yiyeceklerinden), neresinden isterseniz, bol bol yiyin. (Fakat) şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de (nefsine) zulmedenlerden olursunuz.”[4]  Buyurarak, cennet nimetlerinden faydalanmalarına izin vermiş ancak gelişi güzel hareket etmelerine “Şu ağaca yaklaşmayınız!” yasağı ile sınır çekmiştir.

Bundan anlaşılıyor ki, sınırsız bir hürriyet hakkı insana cennette bile verilmiş değildir. Çünkü basit bir anlatımla, bir insanın hürriyeti bir başka insanın hürriyetinin başladığı noktada sona erer. Hatta insan canlı ve cansız varlıklara karşı da istediği gibi hareket edemez. Onun da sınırları ve kuralları vardır. Akl-ı selim ve iman sahibi bir kimsenin şerefi ile denk bir sorumluluğu vardır. Bu sebeple, hareketlerini nefsine göre değil, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına uygun olarak tanzim edecektir. Medenî insana yaraşan da bu manadaki hürriyettir.

Vicdan hürriyeti, her şahsın hak ve doğru olarak kabul ettiği inançlara, her türlü taarruzdan masun olarak sahip olabilmesi ve dinimizin emirlerini hiçbir takip ve tazyike mâruz kalmadan yapabilmesidir.

Bu hususu birkaç âyet-i kerime ile netleştirmek istiyoruz: “Bu, Allah’ın sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın!”[5]  “Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”[6] Allah Teâlâ’nın çizdiği hududa saygı gösterenlerin cennet ile taltif olunacakları,[7]  bu hududu aşanların da nefislerine yazık edecekleri[8]  Kur’an-ı kerim’de bildirilmekte; bu uyarıları dikkate almayanların akıbetleri şöyle açıklanmaktadır: “Kim de Allah’a ve Peygamber’e isyan eder, (Allah’ın) sınırlarını (çiğneyip) geçerse onu da -içinde devamlı kalıcı olarak- ateşe koyar. Onun için hor ve hakir edici bir azap vardır.”[9]

Tasavvuf ıstılahında hürriyet ‘Allah’tan başkası ile alâka kurmaktan sakınmaktır’ şeklinde açıklanmaktadır.

Tasavvufçulara göre hürriyet, kulun, yaratıklara kölelikten özgür olması, kimsenin ona hâkim olmamasıdır.

 

Kur’an-ı Kerim’deki “Kendilerinin ihtiyaçları bile olsa, kardeşlerini kendilerine tercih ederler.”[10] Ayetinde mümin kimsenin mal tutsaklığından kurtulması ve kardeşlerini kendinden daha çok düşünmesi, üstün bir ahlâkî özellik olarak tanımlanmaktadır.

 

İmam Kuşeyrî der ki: ‘O Müslümanlar, içinden çıktıkları dünya malından, gönüllerini tamamen soyutladıkları için başkalarını kendilerine yeğlemişlerdir.’

 

Yukarıdaki âyette belirtilen ‘İsâr’ kelimesi, İslâm ahlâkında Müslüman’ın başkalarını kendi nefsine tercih etmesi anlamında kullanılır. Bu da ancak din kardeşliğini ve âhiret sevabını dünya malından üstün tutmakla olur. Bu ise hırs, tamah ve gözü doymazlıktan özgür olmakla mümkündür. Hürriyetin başı budur. İnsan, dünyanın altını ile değersiz taşı gözünde bir olacak şekilde dünya sevgisinden uzak durursa tam özgürlüğe kavuşmuş olur.

 

O halde tam hürriyetin belirtisi, eşya arasında değer farkı gözetiminin kalpten çıkması, dünya varlıkları arasında bir fark görmemektir. Harise’nin ‘Kendimi dünyadan çektim, gözümde dünyanın taşı ile altını bir oldu sözü bunu ifade etmektedir.

 

Hürriyet, Allah (c.c.)’a tam kulluk ile tamamlanır. Allah (c.c.)’a sadık kul olursan, başkalarının buyruğundan kurtulursun. Fakat kim şu dünyada aklı başında iken kendisinden teklifin kalkacağını düşünür ve bir an için dahi emir ve yasak sınırı dışına çıkarsa o, dinden çıkmış olur.

 

İslâm hukuku, yukarıda bütün detayları açıklanan ve insanın toplumsal hayata ilişkin olan bütün hürriyetlerini tanımış ve bunları devlet garanti altına almıştır. İslâm Birliği kapsam alanı içindeki ülkeler ve topluluklarda bütün insanlar Müslüman veya Müslüman olmayan ayırımı olmaksızın yukarıda açıklanan hürriyet kavramı içinde yaşar ve bütün haklarını kullanırlar. İslâm Birliği başkanı, kurumları ve üyeleri İslâm ülkeleri toprakları dışındaki ülkelerde yaşayan Müslümanların da aynı hürriyet esasından yararlanabilmesi için ilgili ülkeler nezdinde gerekli çalışmaları yapacaktır.

Bunun için hürriyet İslâm Birliğinin temel esaslarındandır.

 



[1]  Hürriyet, M. Kırkıncı.

[2]  Hürriyet, M. Kırkıncı.

[3]  Şamil İslam Ansiklopedisi.

[4]  Bakara sûresi, 2/35.

[5] Bakara sûresi, 2/187.

[6] Bakara sûresi, 2/229.

[7] Nisa sûresi, 4/13.

[8] Talâk sûresi, 65/1.

[9] Nisâ sûresi, 4/14

[10] Haşr sûresi, 59/9.